Yoksa çağdaş Pompei’ler mi kuruyoruz?
Kanaatimce; Mimari, insan ruhunun bir sezgi ve duyuşu, mühendislik ise bu sezginin taşa işlenmiş halidir.
Atalarımız, mimariye bir medeniyet projesi olarak bakmışlar, şehirler fethetmek kadar, şehirleri inşa ve ihya etmenin önemli olduğunu idrak etmiş, bu idraki kurdukları ve yaşadıkları şehirlere yansıtmışlardır.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde, İstanbul, eski ihtişamının son günlerini yaşayan, yorgun, yıkık ve harabe bir şehirden ibaretti.
İşte bu İstanbul için Fatih, “Bizim için bu şehri fethetmek küçük cihattı. Asıl büyük cihad bu şehri bize göre yeniden imar ve ihya etmemizdir” demiştir.
Bu medeniyet anlayışı Osmanlı şehirlerini çepeçevre kuşatmış, imar ve inşada zirveye çıkan medeniyet zevki İstanbul'un bazı camilerinin duvarlarında yer alan kuş evlerine kadar yansımıştır.
Osmanlı medeniyet anlayışında; şehir ve mimari insanı giydirip süsleyen bir elbise gibiydi. Şehirleşmenin odağına insan alınır, sonra şehir ona göre imar, ihya ve inşa edilirdi.
Bunun için Yahya Kemal Beyatlı Aziz İstanbul eserinde şunları söylüyor:
“Osmanlı Türkleri İstanbul'u yalnız bir sûr çerçevesi içinde değil, çok daha geniş mikyasta bir çerçeve içinde imâra koyuldular. Daha elli sene evveline kadar İstanbul, Eyüb, Üsküdar ve Boğaziçi semtleri yeryüzünde görülmüş semtlerin en güzelleriydi; her biri diğerinden başka, kendine benzer, şekli ve havası birbirinden çok farklı semtlerdi. Bir semtten diğerine geçerken, bir yıldızdan bir yıldıza geçmiş kadar başkalık duyulurdu.
Eskiden İstanbul semtlerinde görülen tenevvü, rûhâniyetten, hayat şevklerine kadar, derece dereceydi. Eyüb, Kocamustâpaşa, Üsküdar'ın bâzı köşeleri uhreviydi; buraları, Maurice Barres'in: “Bâzı semtlerde rûh eser!” diye tasvir ettiği yerlerdi.
İklimden anlıyan gerçek ve hassas bir sanatkâr, İstanbul'un eski semtlerinden herhangi birini, meselâ: Koca Mustâfapaşa semtini, yâhut Eyüb'ü yâhut Üsküdar'ı yâhut da Boğaziçi'nin henüz millî hüviyetini muhâfaza eden herhangi bir köyünü seyredince kat'î bir hüküm vererek derdi ki: “Bu halk bu iklimde ezelden beri sakindir ve bu iklime bu mîmârîden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz.''
Modern zaman insanı pusulasını şaşırdı. Her şey tam tersine döndü. Şimdi şehirler, binalar, siteler yapılıyor. İnsana burada bir hayat kurması, barınması dayatılıyor. Şehir kalıplarının içine adeta insan dökülüyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehiri'ni, Yahya Kemal Beyatlı'nın Aziz İstanbul'unu, Şehirlerin Ruhu'nu okumadan, Saadettin Ökten, Turgut Cansever gibi bilgeleri dinlemeden şimdi doludizgin yeni şehirler inşa ediyoruz.
Milattan sonra 79 yıllarında inşa edilmiş Pompei, 200 bin nüfuslu, çağının en modern, en müreffeh ve konforlu şehirlerinden biriydi. Şehrin kanalizasyon sistemi, sokakları, kaldırımları, çarşıları vardı. Ne var ki vardıkları son nokta hüsran oldu. Şehir, sonradan gelenlere ibret olacak şekilde helak oldu.
Modern çağın insanları olarak bizler, ‘Acaba yeni Pompeiler mi inşa ediyoruz?' diye endişeleniyor insan.
Halbuki şehirlere ruhunu veren insan ve onun inşa ettiği medeniyettir.
İmparatorluğa 90 yıl baş şehirlik yapmış Edirne bile; Selimiye'yi çıkarın, üç şerefeli ve eski camiyi bir kenara bırakın, 136 bin nüfuslu kocaman bir Trakya kasabası haline geliverir.
Biz şehirlerimizi hatta mezarlıklarımızı kendi ellerimizle acımasızca yok ediyoruz.
Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1971 yılında Tercüman Gazetesi'nde yazdığı bir yazıda Tarihi Karacaahmet Mezarlığımızın nasıl talan edildiğini büyük teessürle şöyle anlatıyor:
“619 senelik tarihimizin gömülü bulunduğu Karaca Ahmed Mezarlığı yok oluyor. Yani dostlarım, tarihimizin bu kısmının canına okuyoruz.
Karaca Ahmed'e en büyük felaketi, maalesef 1950-60 arasında Karayolları getirdi. Mezarlar usûl ve erkânı ile, yani kemikleriyle lahitten çıkarılarak ve yeni bir lahit açılarak üstüne taşları naklolunacaktı. Bir defa bir ilgili, ne vakıflardan, ne belediyeden hele kültürümüzü koruyacak Millî Eğitim'den kimseler gelip görmedi. Söylenenleri duymadı, ikazlara önem verilmedi. Daha doğrusu bunlarla ilgili olanlar da ortalıkta yoktu. Şikâyeti dikkate alacak bir makam bulamadık. Tarihimizi en büyük saygısızlık ve usûlsüzlüklerle burada, eski şerefimizi de ayaklar altına alarak yapmadığımız fecaat kalmadı.
Biz eski ve mühim taşları yok etmekle kalmıyor, millî kültürümüz ve sanatımızı da maalesef bilmeyerek, bunun muhafazası icap eden kısımlarını da bugünkü kültür davamızla alay edercesine mahvediyoruz.
Bir defa şunu unutmayalım ki Karaca Ahmed Mezarlığı diye küçük görüp her vesile ile tırpan atmakla bir tarihî açık hava Türk-Müslüman heykel ve taş üzerinde süsleme müzemizi yok ediyoruz.”
Süleymaniye Camii'nin hatlarını yazan dönemin ünlü hattatı Ahmet Karahisari'nin kabri için, Evliya Çelebi “Beyoğlu Sütlücesinde Çavuşbaşı Camii haziresinde medfundur” diyor.
Heyhat ki şu an, Çavuşbaşı Camii yok ki, Karahisari'nin kabrini bulabilesiniz.
Son döneme damgasını vurmuş Mimar Kemalettin'in mezarına bile, Nuhkuyusu'nda yol çalışmaları sırasında kadir bilir bir vakıf memuru tarafından sahip çıkılmasaydı, bugün Beyazıt'taki yerinde olmayacaktı.
Bir yabancı filozof “Tanımlamalar masum değildir” diyor. Şehirlerimizi bizden alan insanlar işe kelimelerimizden başladılar ve ‘şehir' yerine ‘kent' tanımını dilimize pelesenk ettiler.
İnsanın içinden kentleşmede kat edilen bunca mesafeden sonra; ‘Alın kentlerinizi! Geri verin bize Şehirlerimizi' diye seslenmek geliyor.
Yahya Kemal Beyatlı'nın İstanbul ile ilgili yazdığı aşağıdaki şiirini okumadan herhalde neler kaybettiğimizin farkına yeterince varamayız.
Gelmek' çün ikinci bir hayâta,
Bir gün dönüş olsa âhiretten:
Her rûh açılıp da kâinata,
Keyfince semâda bulsa mesken;
Tâlih bana dönse, nâzikâne;
Bir yıldızı verse mâlikâne;
Bigâne kalır o iltifâta,
İstanbul'a dönmek isterim ben.