Yâr Adını Desem Olmaz

-----

<p>Geçenlerde yaklaşık bir asır evvel tutulmuş bir Osmanlı medrese kaydında bütün öğrencilerin isimlerinden sonra “efendi” kelimesinin yazılı olduğunu görünce Amerika’da insanların kendisinden büyük insanlara yalnız ismiyle seslenmesini garipsediğimi ve bunu başaramayıp benden yaşça büyük olan hocalara en azından dear (sevgili, aziz) kelimesini kullanarak biraz rahatladığımı hatırladım. Aslında isimle birlikte “sayın, bey, hanım vb.” ifadeleri kullanmayı pek sevdiğimi söyleyemem. Çünkü bu hitap kelimeleri bende hep “resmi, soğuk, mesafeli” çağrışımlar yapmıştır. Ama bizden yaşça büyük olanlara veya yeni tanıdığımız, yeterince samimi olmadığımız insanlardan da bunları esirgeyemeyiz.</p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Türkçemizin güçlü taraflarından biri olan akrabalık adları kültürümüzde yaygın olarak kabul görmüş ve tanımadığımız insanlar için de kullanılmıştır. Herhalde “abi /ağabey, abla, amca, teyze, dayı, dede, nine” diye seslendiğimiz büyüklerimizin büyük çoğunluğu gerçekte akrabamız değildir. Yine “amcaoğlu, dayıoğlu”, hala - teyze, oğulları veya kızlarının dışındakilere de çoğunlukla bunlarla seslenir ve bununla yakınlaşır mutlu oluruz. Ama yeni yetme “kuzen” öyle değil! <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Hazır bu sevimsiz kelimeden söz açılmışken söyleyelim. Bilmem farkında mısınız, amca-hala-teyze-dayı oğulları ve kızları azalınca bu “adı batasıca” imdadımıza yetişti. Hayat boşluk kaldırmaz, demişler. Nasıl ki çevremizde / yakınımızda, adlarını anne ve babalarını da hatırlayarak andığımız zatı muhteremlerimiz şimdi burada mevzubahis olmayan sebepler yüzünden azalmaya başlayınca artık dilimizin bu zenginliği de yerini o biçimsiz ve samimiyetsiz kelimeye bıraktı. Bırakacak&hellip; Aman bırakmasın!<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Çevremizde “hocam veya üstadım” diye seslendiklerimizin büyük kısmı da gerçekte hocamız veya üstadımız olmamıştır. Yine kardeşim veya dostum diye seslendiklerimiz de öyledir. Ama bunları duyunca karşımızdakine güvenir, ilk defa gördüğümüz insanlar arasında olsak dahi yabancılık çekmeyiz. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Kimileri kendilerini tanımayan insanların onlara akrabalık adlarıyla seslenmelerinden hoşlanmaz. Tıpkı Karacaoğlan gibi; <i>“Bir kız bana emmi dedi, neyleyim” </i>türküsünü söyleyip bunu büyük bir saygısızlık addederler. Tabii Karacaoğlan ve takipçileri çok da haksız sayılmazlar. Çünkü abi veya abla mesabesindeki birine amca / emmi (emi) veya teyze / hala denmez. Yakınlığı nezakete kurban edemeyiz. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">İnsanlar tanımadıkları kimselerin kendilerine akrabalık adlarının yerine “beyefendi, hanımefendi” denmesini istemelerinde bence sorun yok. Hatta daha uygun olabilir. Çünkü bunlar da kültürümüzde kabul görmüş oldukça ince birer hitap ifadeleri. Ancak kimileri kültürümüzün ince ve derin bir örneği noktasındaki karı kocalardan birinin diğerine adları yerine bu şekilde hitap etmesine şiddetle karşıdır. Öyle ki bu karşı duruş, kimilerini dede ve ninelerimizin hanım veya beylerine bu hitaplarda bulunmalarını kabalık (!) olarak görme gafletine dahi düşürmüştür. Hâlbuki bunlar Erzurumlu Emrah’ın “<i>Tutam yâr elinden tutam</i>” türküsüne eşlik ederken bu türkünün / şiirin devamında yer alan “<i>Yâr adını desem olmaz / Düşer dillere dillere</i>” mısralarına hiç itibar etmezler. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Tabii büyüklerimizin bu tutumlarını sözüm ona hor görenler, kendi isimleri yerine sonu “&hellip;ım, &hellip;im” ile biten hitap ifadelerine bayılırlar. Hatta bunları muhataplarının cep telefonlarında kendi isimleri yerine yazmak adeta gizli bir anlaşma gibi ülke sathına dahi yayılmıştır. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Rahmetli Necip Fazıl üstadımız olsa şöyle derdi: <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">“Siz 21. asrın ifşacıları, ceddinizin mahremiyet ve hassasiyetinden habersiz misiniz? <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Türk kültürünün bu ve benzer konudaki hassasiyetlerini yer yer Mary Montaqu’nun “Şark’tan Mektuplar” adlı eserinde görebiliriz. Montaqu, bir İngiliz sefirinin karısı olarak 18. asrın başında İstanbul’a seyahat etmiş ve buradaki tecrübelerini anlatmıştır. Yabancıların gözüyle yazılan kitapların pek çoğundan farklı olarak Türk aile hayatını da görebileceğimiz bu kitapta kültürümüzün bu ve benzer ince taraflarına tesadüf edebiliriz. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Mustafa Kutlu üstadımız ise bu yazıyı şöyle bitirirdi:<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Hayırların celbi, şerlerin defi için ne lazım? Hadi onu biz söylemeyelim de bunu siz bulun&hellip;<o:p></o:p></p>