Türkistanlılık 13: Birunî-İbn Haldun yahut Tarih

-----

Türkistanlıların büyük düşünce zirvelerinden biri de Birunî(953-1051)'dir. Harizm'de neşet eden bu büyük bilim insanı Türklerin medeniyetimiz çevresinde beşeriyete ve medeniyete en büyük katkılarından birisini yapan bir büyük düşünce aydınlığıdır. Şüphesiz onun tefekkürümüze en büyük katkılarından birisi tarih alanında oldu. Bu cümleden Birunî'nin tarihe dair fikirlerini değerlendirirken Türkistanlılar için diğer önemli bir kaynak olan İbn Haldun ile karşılaştırarak okunduğunda tarih üzerine düşünme ve tarihle düşünme kültürümüzün geleneği, sürekliliği ve derinliği hakkında fikir sahibi olabilir ve gelecek çalışmalarımızı da bu zemin üzerinde bina edebiliriz.

Tarih biliminin verilerini ve açıkladıklarını, tarih felsefemiz bağlamında anlar ve anlamlandırırız. Dünya ve hayat görüşümüz bu ikisinin mecmuası olan bilgi ve tezahüre intikalimizle doğru orantılı olarak gelişir. Tarih, bize potansiyellerimizi/kuvvelerimizi hangi şartlar ve süreçler bağlamında şekillenmesiyle fiili zemine taşıyıp, teşekkülümüzün hangi biçimlerle ve muhtevalarla beşeriyet ve milli varlığımız için doğamızın bizi taşıdığı o yere ne kadar yakınlaşıp uzaklaştığımızı gösterir. Bu tarihteki etkimizin irdelenmesidir. Tarih varlığımızın evi olduğu kadar varoluşumuzun müstakbeli içinde mümkünlerin mahfazasıdır. Bu bakımdan tarihi düşünmek ve tarih düşüncemizin mazisine bakmak nerden gelip nereye gidebileceğimize dair fikirler devşirmek adına önem taşır. Mesele maziyi nakletmek değil hâlihazırdaki meselelere gelecek perspektifli çözümleri bu geçmişteki özlerden de yararlanarak bulmaktır. Türkistanlıların medeniyetçi milliyetçili zaviyelerinden tarih ile alakaları vulgar zeminden entelektüel bir genişliğe kavuşmak durumundadır. Mevcudu, makul olan ile mefkûreye taşımak zorlu ama zorunlu bir dava olarak durmaktadır.

Tasavvurlarımız doğru bir bakış açısı ve felsefeye dayanmaz yahut kendimize hakikate götürecek bir müstakim yol ve yöntem bulamazsak âlemde izimiz görünmez olur. Birunî bu cümleden tarih felsefemize yadsınamayacak katkıları olan bir düşünürdür. İbn Haldun öncesi dönemde bu sahada ortaya koydukları ile bugün bizlere Türkistan'dan büyük bir aydınlık ulaştırmaktadır. “İnsan, âlemin ve cüzlerinin nizamının, üzerinde devam ettiği tedbirleri/yasaları ve bu yasaların hakikatlerini incelemeye bigâne kalamaz. Abdullah Duman, Bîrûnî: İlmî Kişiliği, Tarih Anlayışı Ve Yöntemi, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, X/2 (Kış 2010), s. 24.” İnsanın tarih, düzen ve bunun esaslarına dair düşünmesi tarihle felsefi boyutta alakanın esasını oluşturur. İster metafizik ister yapı noktasından bakılsın insan Birunî'nin ifade ettiği gibi bu incelemeden bigâne kalamamıştır. Tasavvurlarımız ve bunlara dair tasdiklerimiz bize tenkit ve temyiz cihetine giden yolu açar. İşte tam burada Birunî'nin bize gösterdiği değişim ve yeniden oluş yani kevn ü fesat âlemin nasıllığına dair izahına geliriz. “Milletler/medeniyetler için tıpkı insanların ölümü gibi yok oluşa benzeyen çeşitli haller ortaya çıkar. Topyekûn yok olmasa da yeryüzü imardan boş kalır ve harap olur. Sonra, onların kalıntılarından yeniden ortaya çıkar. Onların durumları kabaca düşünüldüğünde, en az ihtiyaç içinde oldukları başlangıç dönemine benzer. Sayıları ve sosyalleşmeleri (uygarlaşmaları) arttıkça ihtiyaçları da artar. Onlar arasında sanatlar/zanaatlar belirmeye başlar. Günler geçtikçe gelişir ve zirveye ulaşıncaya kadar kompleks hale gelir. Zirveden sonra, düşüş (çöküş) başlar. Fiil halindeki durum, kuvveye dönüşünceye kadar olaylar birbirini izler. Nasıl olursa olsun milletler (medeniyetler) için bu durum döngüseldir. Bütün çevrimleri değil de bir tek döngüyü al. Durumun, âlemin sonradan yaratıldığını söyleyenlerin görüşlerine aykırı olmadığını göreceksin. (Duman, a.g.m., 27).” Değişim kanunun içinde cari devri süreklilik anlayışı Birunî'nin tarih felsefemize önemli bir katkısıdır. Fiil halinde olanın kuvveye dönüşmesi şeklindeki yaklaşım hâlihazırdaki medeniyet coğrafyamız ve uygar dünyanın insani kesimlerindeki mevcut durumu aydınlatır niteliktedir. İnsanlığa dair gerçek tasavvurlar hayat içinde eylem ve amel olmaktan çekilip potansiyel birer “var”a dönüp, alacakaranlıktaki gölgeler ve nakil kavramlar uygarlığın yegâne parametresi olarak dayatıldığında çöküş halini tespit yanlış olmayacaktır. Tespitler ve tasavvurlarımızın tasdiklerinin muhtevasındaki dürüstlük ve isabet ise bizim gerçeğe ne kadar dair olup olmadığımızı cihanşümul zeminde ortaya koyacaktır. Medeniyet döngüsünün tek bir kültür alanına münhasır olmayıp değişerek farklı zeminlerde ortaya çıktığını gösteren Birunî Türkistanlıların geleceği için bu manada bir çıkış noktası mahiyetinde tarih felsefemize hala vaki bir katkıyı yapmaktadır. Bu çöküş felsefesi çıkışın cevabını da içinde taşır. Burada mukayese babında İbn Haldun'un, Malum olsun ki, tarihin hakikati, âlemdeki umrandan ibaret olan insan cemiyetinden (insanî ictimaî) haber vermektedir. Bu da âlemin umranı ve bu umranın tabiatına ârız olan vahşilik, ehlileşme, asabiyetler, insanların yekdiğerine galip olmak yolları gibi haller ve bundan meydana gelen mülk, hanedanlıklar, bunların mertebeleri, kazanma, geçinme, ilimler ve sanatlar gibi insanların iş ve çalışmaları ile edinmiş oldukları meslekler ve bu gibi şeylerden olmak üzere tabiatı icabı umran doğan diğer ahvaldir. Mukaddime, S. Uludağ, s.199 ” tespitlerini Birunî ile birlikte hatırlar ve düşünürsek Türkistanlıların tarih tasavvurları için ne kadar güçlü bir maziye sahip olduğunu görebiliriz. Tarihin yapısı ve yasaları üzerine bu düşünceler şahsiyetimiz başta olmak üzere dünya ve hayat görüşümüzü önemli ölçüde belirleyeceğinden tarihe doğru bakış ve dikkatli bir değerlendirme gücü bakımdan fevkalade faydalı olacaktır. Miyarsız ayar olmaz!

Birunî tarihin yapısına bu yaklaşımı akabinde tarih bilgimizde yanlışlara yol açan meseleleri de ortaya koymuştur. Ayar için miyarı verir. İbn Haldun'da da gördüğümüz üzere bu tespitler halen bilim ve insana dair vaki durumları ortaya koyan, yenilerek hatırlanmasıyla ufuk açacak nitelikte tespitlerdir. Tarihçinin iç tenkidi, yani doğruyu yanlıştan ayırmada gösterdiği zaaf, gerçeği istemeden yahut kasıtla çarpıtmasının sebeplerine dair ortaya koyduğu meseleler bugün ideolojik, etnik yahut sair vesilelerle ortaya konulan tarihçilik kusurlarını göstermek noktasında hala aktüeldir: “a-Habere kaynaklık yapan kimse, içinde yaşadığı toplumu överek yüceltme veya kendinin içinde yaşamadığı bir toplumu kötüleyerek değerini düşürme yoluyla kendisini üstün bir konuma getirmek için yalan söyleyebilir. Böyle davranmasının sebebi aşırı sevgi veya öfkedir. Bîrûnî'ye göre, bu iki duygu ile hareket etme, insanlar tarafından hoş görülmediği gibi haberin sıhhati açısından da olumsuz bir etkiye sahiptir. b-Habere kaynaklık yapan kimse bazen bir topluma karşı bir hadiseden dolayı borçlu veya öfke (kin) durumunda olduğundan dolayı yalan söyler. Bu durumda biraz önce açıklandığı gibi habere kaynaklık yapan kişinin yalan söyleme sebebi muhabbet veya üstünlük sağlamaktır. c-Habere kaynaklık yapan kimse bazen tabiatındaki düşüklük ya da doğruyu söyleme cesareti gösteremediğinden dolayı yalan söyler. d-Habere kaynaklık yapan kimse bazen yalan söyleme karakterine sahip olduğu için yalan söyler. Bu tür nakilciler ahlâk ve kişilik bozukluğu yüzünden yalan söylemeden duramaz. e- Habere kaynaklık yapan kimse bazen cahil olduğu ve kendine söylenenleri soruşturmadan yalan haber veren kaynaktan aynen taklit ettiği için yalan söyler. Duman, a.g.m, 29.” Aşırı sevgi ve öfkenin tarihçiyi adaletten uzaklaştırdığı tespiti bugün en modern ve bilimsel çevrelerin temel kaziyelerinden biridir. Tarihçinin şahsi sevgileri, öfkeleri, kinleri, garazlarının, yapısının ve cahilliğinin tarihin bilgisini doğru olmayan bilgilerle nasıl doldurduğunu göstermektedir.  İbn Haldub ile beraber bu tespitleri hatırladığımızda şüphesi tarihe dair bakışımıza katkı sağlayacak güçlü bir zeminle karşılaşırız: “Haberlere yalanlar karışmasını icap ettiren sebepler var. 1-Fikir ve mezheplere taraftarlık bu sebeplerden birini teşkil eder. Çünkü insana kişisel olarak, haberleri işittiği ve kabul ettiği vakitlerde itidal halinde bulunur ise, haberi hakkıyla inceler ve doğrusunu yalanından ayırt edip haberin doğruluğu açık bir surette belli oluncaya kadar düşünür. Bir fikir, mezhep ve inanca taraftarlık karışır ise, insan ilk ağızda, kendisine uygun olan haberleri kabul eder, bir fikir ve mezhebe meyil ve taraftarlık, insanın dikkatle düşünerek haberi tenkit gözünden geçirmesine ve incelemesine mani olur ve yalanı kabul ve nakleder. 2-Haberlere yalan karışmasını icap ettiren sebeplerin bir diğeri de, haberleri nakil ve rivayet edenlere inanmaktır. 3- Haberlere yalan karışmasının bir sebebi de maksatları unutmaktır. Haberleri nakledenlerin birçoğu, gözü ile görmesinden ve işitmesinden maksadın ne olduğunu bilmez. Haberi zannına ve tahminine göre naklederek yalana katlanır. 4-Haberlere yalan karışmasının sebeplerinden biri de, haberin doğruluğu vehmine kapılmaktır. Bu inan ekseriyetle haberi nakledene inanmaktan ileri geliyor. Diğer bir sebebi de, halleri olaylarla karşılaştırma keyfiyetini bilmemektir. Çünkü hâl ve haberler karıştırılarak belirsiz bir hâle getirilmiş ve başka şekle sokulmuş olduğu için, haberci hâli gördüğü gibi nakleder. Hâlbuki şekil değiştirilmiş olduğundan vaki de hakikate uygun değildir. 5-Haberlere yalan karışmasının bir sebebi de haberi nakledenlerin, övmek ve hâlleri güzel göstermek ve bu sayede şöhretlerini yaymak maksadıyla, yüksek derece ve mevki sahiplerine yaranmalarıdır. Bu yolla doğru olmayan pek çok haberler yayılır. İnsanların övülmeye düşkün oldukları bellidir. İnsanlar, şeref ve servet gibi dünya nimetlerine bakmaktadırlar. Ekseriyetle faziletlere rağbet etmezler ve fazilet sahipleri ile bu meziyetleri elde etmek için yarışmazlar. 6-Yalan haberler karışmasının, andığımız sebeplerinin hepsinden daha önemli diğer bir sebebi var ki, bu da (dünyanın insan yaşayabilen bölgelerinde yaşayan kavimlerin ve cemiyetlerin yeryüzünü imarından ibaret olan) umranın ve diğer tabirle içtimaî hayatın tabiatının (tabiî cereyanının) hallerini bilmemektir. Çünkü cereyan eden hadiselerin, o hadiseler gerek zati (kendinden) ve gerek fiili (ve arizî) olsun, her hadisenin kendisinin zatına ve kendisine mahsus olan bir tabiatı ve arizî olan hâlleri bulunması zaruridir. Hadiseyi işiten kimse, hadiselerin ve hallerin varlıktaki tabiatlarını ve bunların icap ve taleplerini bilir ise, bu bilgiler o kimsenin haberin doğrusunu, yalanından ayırt etmek üzere yapacağı incelemelerine yardım eder. Haber ve hadise hangi neviden olursa olsun, bu usul incelemeler için en mükemmel bir metottur.” İbn HaldunMukaddime, (Ter. Zakir Kadiri Ugan), c.1, İstanbul, 1990, s. 82-84.” Buradaki nakiller geçmişin bilgisini ezberlere sunmak değil esasa dokunan bu tespitler ile mevcuda doğru bakmak, tarihle varoluşumuzu doğru düşünebilmek yolunda birkaç taş koymak amacına matuftur. Zira tarih tasavvurumuzla oynandığında en iyi niyetler ve niyetliler bile büyük tahribata sebep verebilir. Miyarla ayar verecek akil nerede?

Tarih, Türkistanlılar için var olmak, şahsiyet ve hareket demektir. Tarih metafiziğini kökeni, süreç ve gaye bağlamında tespit edemeyen tasavvurlarını ve tasdiklerini bu tespitler ve bir tenkit geleneğine isnat ettiremeyen toplumların geçmişleri parlak bile olsa potansiyel/kuvve haline çekilen birikimlerinin onların “an”ına ve geleceğine fiili bir katkı sağlayamayacağı aşikârdır. Türkistanlılık bizi ideolojiye değil insanlığımızın milli değer olarak beşeriyete değer kattığı o anlamın bilgisi ve felsefesine bağladıkça gelecek anlam ve değer kazanır. Tarihle düşünememek maziye hürmetsizlik müstakbele kayıtsızlıktır; tarihi kutsamaksa hepsini yok etmek! Vesselam