Suriye’nin Geleceği
Suriye kördüğümü nasıl çözülecek? Bu soru son zamanlarda akılları meşgul ediyor. Göçmenlerin geniş alanlara taşan hareketleriyle daha gerçekçi olarak buradaki felaketin sesleri daha geniş bir alanda duyulmaya başladı. Sayın Cumhurbaşkanının son açıklamaları sahada devam eden şiddete rağmen diplomasi odaklı yeni gelişmeleri düşündürüyor. Bu arada sahada Türk tankları ilerlemeye başladı. Terör üreten bir ortama kendi dilinden bir cevap veriliyor. Irak ve Suriye'deki sonuç ülkemizin milli güvenliği açısından önem taşıyor ve buna dair devlet itirazını diplomasi ve dış politikanın son unsuru askeri seçenekle cevaplıyor. Bölgede ise PYD odaklı planlar aleyhimize işletilmeye çalışılıyor. Biden ne getirip ne götürecek?
Rejim, muhalifler ve sahada yeni ortaya çıkan unsurlar (PYD/PKK-DAEŞ vb.) ortamında nasıl bir uzlaşı sağlanarak anlaşmazlıklar çözülebilecektir; sorunlar çözülerek şiddettin yaygınlaştığı ortamda unsurlar arasında iletişim nasıl sağlanacaktır; müzakere kimler arasında ve nasıl gerçekleşecek; buna dair kapsamlı programlar kimlerin garantörlüğünde nihayet bulacaktır. Askeri operasyona başladığımız ortamda bu güçler kartlarına yeniden bakacaktır. Bu vekaletçiler Suriye'nin geleceğinden hangi planın taşeronuysa ona hizmete devam edecekler bu aşikar.
Türkiye, İran ve Suudi Arabistan bölünmemiş bir Suriye tercihini ifade ediyorlar. ABD ve Rusya tandeminde beliren Suudi ve İran tavırları, Suriye'de gelinen son duruma kadar bir mevzileşme gösterse de çözümün konuşulduğu şu günlerde bu ülkelerin müşterek bir yaklaşımla Suriye'nin bölünmemesinin, Esed rejiminden bile önemli bir realite olarak ifade ederek Esed rejiminin süreçte değişmesini sağlayacak bir ateşkes ve yeniden yapılanma sürecini desteklemelidirler. Bölgede oluşacak böyle bir bütüncül bakış açısı küresel aktörler ve bölgedeki küresel yerel aktörün hareket alanını daraltabilir. Bunlara dair cevaplar belki de biraz da ABD ziyareti sonrası Türkiye'deki aktör davranışlarında gözlenebilecektir. Türkiye bu noktada İran ve Suudi Arabistan ile realist ve yapıcı bir bakış açısını ve anlayışı öncelikli görmelidir. Tarihi ve kültürel bağlar taşımamız bu sürece katkı sağladığınca önemli olmalı, bunun olmadığı yerde bunların değerini yitireceği ve derinliğin kaybolacağı unutulmamalıdır. Unutulmaması gereken diğer bir konuda aktüel maslahatlar bir yana İran ve Suudi Arabistan'ın tarihi arka planının “Türk” karşıtlığına dayalı olduğudur. Lakin bu da güncel konular açısından aktör davranışlarındaki muhtemel sapmaları ön görmenin dışında öncelikli bir durum olarak görülmemelidir.
Bu noktada, gerek Suriye'de varılacak bir üçlü mutabakat ve buna diğer bölge ülkelerinin iştirak ettirilmesi, gerekse Suudi-İran diyaloğunun önünün açılmasında bir köprü işlevi görülmesi mezhepsel ve etnik sorunların hallinde Türkiye'nin stratejik gereklilikleri gibi görünüyor. Küresel ve yerel unsurlarıyla oyun sürüyor.
Bugün uzun vadeli iki temel sonuç karşımızda: Türkiye'de patlayan bombalar ve Suriye'nin kuzeyinde var edilen federatif görüntü. Değişik zamanlarda yaşanan terör olayları ya etnik bir hedefi ya askeri bir hedefi ya da masum hedefleri gündemine alıyor; lakin arkasından çıkan yer Suriye ve azmettiriciler ise bölge ve küre bazındaki tüm tartışmalı olduğumuz çevrelerin vekâletçisi PKK/PYD ve IŞİD. Hülasa tüm olaylar gerek Türkiye'nin içinde vaki operasyonlar gerekse de bölgede gerçekleşen hadiselere karşı duruşumuzla alakalıdır. Bölgede etki alanını genişleterek hedeflerine varmak isteyen tüm güçler kırılganlıklar üzerinden kaosa oynamaktalar. Korku ile sindirilmek istenen Türk toplumu da bir nefret ideolojisinin hedefi haline getirilmek istenmektedir. PYD ve IŞİD benzeri vekâletçilere gördürülen bir operasyon, bir hibrit savaş devam ediyor. Bu sonuçlar bugün bizi Suriye'de operasyon seçeneğine getirdi.
Bütün bu diplomasi süreçleri Suriye'de sağlıklı bir zemin ve garantörlerin adil tutumlarıyla gerçekleşecek olursa bir gün Suriye'de çatışmanın yerine yeniden düzenin sesini duymaya başlayabilir. Göçmen akınının Avrupa'ya taşmış olması umurlur ki sorunun çözümüne daha samimi yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlar.
Türkiye olarak istiklal ve istikbal yolunda kendi hikâyemizi kurgulamaya devam ediyoruz. Suriye Orta Doğu kaosunun Arap Baharı hareketleri ile ortaya çıkan stratejiler bataklığı halinden çıkarak yeniden küllerinden dirilecek midir? Yoksa küresel aktörlerin bir yüz evvelki Osmanlı sonrası parçalanma sürecinin yeni bir kavşağında mıdır bunun gelecek günler gösterecektir. 100 yıl öncesini unutmamak lazım!