Surdaki Delik yahut Mekanik Dualizm

-----

İnsan ruh mudur, sinir mi? İnsan iyilik, doğruluk ve güzelliğin zaman içinde şekillenip mekânda teşekkül ediği sahanın öznesidir. Özünde iyilik, sözünde doğruluk ve gözünde güzellikle bütünlüğünü yaşar. Bu noktada varoluşundaki her bölünme varlığın ondaki tezahürünün silinmesine ve yabancılaşmaya yol açar. Modernite insanı böler. Kant ahlakında insan bölünmüştür. İnsan bir yandan akıldır bir yandan hayvan; bu meyanda bir düalizm insanı birlikten uzaklaştırmaktadır.

Birliğin adresi nedir? Aşk imiş her ne var alemde diyen bir ses…

İnsan kendisini düşüncesinde mi tanır, yoksa bedeninde mi?

Kültür insanın düalizmi aşarak varlıkta birliği bulduğu şey midir? Düşünce ve mekân insanileşerek mahsus bir üslupla kimlik kazanır. İnsanın ben ve kendilik düşüncesini vatan mefhumuyla birleştirmesi ile kimlik ve milliyet zuhura gelmez mi? Düşünceyle kendini idrak eden birey, coğrafya ile idrakini forma sokarak kendi otantik varlığını var eder, farklılığını sezer. Millet kavramı bu bakımdan düalizmden kurtulmuş aklın birliğidir. Mekanikleştirici modernist düalizm ise insanı bölerek ya ruhçu ya da bedenci bakışın eksik tanımlarına sokarken ben idrakini de kültürden koparıp ideolojik yapaylıklara hapsetmiştir. Orada ideolojik kategorilere bölünmüş istatistiki insan grupları vardır.

Yaradan namazın vaktini mekâna bağlarken icrasını düşünceye tevdi etmiştir ki ikisinin tahakkuk zemini insan bedeni ve ruhudur yani hayattır. Hayat içinde okunan ezanlar hayatı var eden gerçekleri birleştirir.

Vatan bir düşünce midir yoksa bir mekân mı?

İbn Haldun'un asabiye dediği o sinir manasındaki şey bedevi halimizin mekândaki düşüncemizin gelişerek devlet ve medeniyet kurmasını sağlayan o sırrın esası düalizmin aşılıp vahdette birliğin haliyle umranın teşekkülü değil midir?

Tanrı insanı kendi imgesinden yarattı. İnsan ise imgenin fenomenine takılıp kendine yabancılaştı. Kendisine imgeden oyuncaklar yaptı. İnsanın metafizik kaybını fiziki tesellilerle gidermek istemesi sadece yaraya tuz dökmek olmuştur.

Her insan bir kapıdır. Kimisinden girer sonsuza yürürsünüz, kimisi ile evden çıkmak bile muhaldir. Hayat bize bu cümleden nice kapılar sunar. Çalmasını bilen için pek çok hikâye ile hayat bizi kendi sırrımıza taşır.

İnsan mekanik değil dinamik ve organik bir bütünlüğü temsil eder. Vahdet bunun için bütün içinde bölünmemek noktasında değerlidir. Varlığı düalist ve mekanik gören bakış onu mühendisliğe indirger ki insan bir biyolojik robot olmak ötesinden mana taşımaz. Düşünen bir mekanizma. Dramın varlığı ise bunun ötesinde insanın çok yönlü bir birlikteliğin varlığı olduğunu gösterir.

Sanat insanın bu ikiliği aştığı en değerli bir alan olarak bu açıdan düşünülmelidir. Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında. Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait bu meşhur mısralarda aslında buraya kadar yazdıklarımızın hülasasını görmek yanında, sanatın nasıl bir kültür fenomeni olduğu da görülüyor. Ruhtaki aydınlığın maddeye aksi, sonluluk içindeki sonsuzluk; yani insan… İnsanın ruhu ve bedeninin buluştuğu zemin hayattır. Onu inkâr yahut bölmek, mekanik bir makine haline getirmek işlevinin bir parçasını yok etmek olmaz mı? Anadolu irfanı bu meseleyi çok zarif çözer: Havalanıp gönül gezme yüceden Turab ol Hak ile yeksanı gözet İkilik perdesin kaldır aradan Cihanı halk eden sultanı gözet.

Bizi kendimize ve imgemize yabancılaştıran bu Kartezyen düalizm de nedir?

Bu iş Aristo'ya kadar uzanır. Aristoteles'in ruh yaklaşımında yer alan form-madde karşıtlığı yahut energeia ve entelekhia bakış açısı felsefede Descartes ile asırlar sonra bir kere daha karşılık bulacaktır. Yunan ile köken bulan modernite ruhu burada aşikârdır elbette. Descartes zihni bedenden ayrı bir töz şeklinde değerlendirmiş ve tüm gerçek bilgilerin kaynağının zihnin dolaysız algısıyla teşekkül ettiğini ileri sürmüştür. Bu elbette modernitenin diğer bir mahzuru olan mekanize etme hastalığını da berberinden getirmiş ve O, bedeni bir makine olarak görmek durumunda kalmıştır. Buna ilaveten on sekizinci yüzyılda fizik mekanik bir nitelik kazanmış ve zihinden bağımsızlaşan doğa bu andan sonra Newton'un etkisiyle tümüyle mekanik bir yapıya indirgenmiştir. Bilimin sınırları içerisinde doğanın ancak Newton'un öne sürdüğü mekanik yasalarla açıklanacağına yönelik kanının yaygınlaşması, felsefede de doğanın mekanik bir yapıda olup olmadığına ilişkin bir tartışma başlatmış. Mekanik yasalar inorganik olan ile organik olan arasındaki devamlılığa olanak tanımamaktadır. Bunun için dinamik bir doğa anlayışına gereksinim vardır. (Oya Esra BEKTAŞ, Schelling'in Dinamik Doğa Tasarımı, http://www.flsfdergisi.com/sayi23/329-348.pdf) İşte hayatın monist ve dinamik yönü bu Descartes-Newton çerçevesi ile düalist ve mekanik bir boyuta indirgenir, modernizmin düşüncemizi yabancılaştıran, bizi kendimize ve imgemize uzak kılan temel sıkıntılarından biri de budur ve aşılmalıdır. Hayatın organik bütünlüğünün bozulması insanı kendi imgesine her zaman yabancı kılmıştır. Bu bakımdan Descartes ile başlayan Kartezyen gelenekte zihin ile beden arasında bir bölünmenin varlığından söz edilir. Bu bölünme ile hayat bölünür ve Descartesçı düalizmde hiçbir zaman tam birliğe ulaşılmaz, birliğe ulaşmadığı gibi zihin bu bakış açısından merkezdedir. Descartes düşünce ve uzamın/mekânın varlığından hareket etmesi nedeniyle zihin ve bedenin farklı niteliklerde olduğunu varsayarak doğalı imgelerimizi parçalar. Bu bakışta zihin ile bedenin tözlerinin farklı olduğu varsayılır. Nitelik olarak da farklılık vardır; zihin düşünce, beden ise bu anlayışta mekân ile muttasıftır.

Alman idealizminin önemli isimlerinden, Kant ile Hegel arasındaki önemli geçiş noktası olan F. W. Joseph Schelling bu bahsedilen arızayı görerek düalizm karşısında monizmden, mekanizm karşısında ise dinamizmden yana taraf olarak bu modern sıkıntıyı aşmayı düşünmüştür. Schelling'e göre eğer tasarımlarımızın nesneye karşılık geldiğini görmek istiyorsak, zihin ile beden, Ben ile dış dünya ya da insan ile doğa arasında baştan beri süregelen bir ayrım olduğunu var saymak yerine, ikisi arasında organik bir bütünlüğün olduğunu göstermemiz gerekir.  

Evrim ile kökenlendirilmek istenen insan işte bu düalist ve mekanik çerçeve içinde evrene sıkıştırılarak hakiki gayesinin ve varoluş imgesinin uzağına düşmüştür. Hayat insanı bütünü ile anlayan ve varoluş imkânlarını sunan gerçekliğimizdir. Ruh, düşünce ve beden arasındaki bölünme kimlik ve kendilik bilincini de zedelediğinden insanın metafizik ve fizik sahadaki kaosu katlanarak devam etmektedir. İnsanın modern zamandaki anlam arayışının temel saiklerinden birisi de bu bölünmüşlük sendromudur.

Ne olacak bu ülkenin ve insanlığı hali diyenlere naçiz bir derkenardır.

Vesselam