Sokaklarına Çocuk Kusan Şehir?
İnsanlığın yaratılışı izah, var olanla ötesi hakkında düşünme ve buna dair açıklamaları, muhtelif mitolojik verilerle günümüze kadar ulaşıyor. Mesela, Japon mitolojisine göre birbiriyle hem kardeş, hem karı-koca olan Gök (İnazagi) ile Yeryüzü (İnazami) kaostan ayrıştıktan sonra gökyüzünün yüzen köprüsünden, tanrısal mücevherlerle süslü bir mızrakla okyanusu karıştırarak, ilk kara parçalarını yaratırlar. Sümer inanışına göre başlangıçta gök ile yer birdi. Daha sonra gök ile yer, tanrılar tarafından ayrılmıştır. İnsan düşüncesi maddi dünya/var olan üzerinden zihninde kategoriler ile varlığın mantığını süzmeye çalışır. Var olurken özüyle kendi ama şekliyle başkalaşan varlığı bu varoluştan sezmek, idrak etmek ise zorlu bir düşünce yolu olarak insanlığı hep meşgul etti. Metaforlar, semboller, alegoriler, teşbihler hep bu yolda var olandaki varlığı yahut vücut bulan hakikati anlamaya çabasının tezahürleridir.
İnsan metafizikle, manayla kendisini ve maddeyi yükleyerek var oluşunu varlık alanına taşıyabilen bildiğimiz tek canlıdır. Kültürü tarih dışı görüp uygarlığı tarihi bir kategori gören Aliya belki de bu sebeple de sanatı varlığın zaman mekân ötesine ulaştıran doğasıyla anlar.
Vahdet/varlık vücuda nasıl geçer? Yahut vücutta vahdetin tezahürü nasıl olur? Mevcudun makulesi ve mefkûresi nedir? Varlık nasıl var oluşa döner yahut geçer; kendisine yabancılaşma çilesine katlanarak çile ile kendisine yabancılaşarak çile çekmek için varlık varoluşu kendi dışında neden var eder?
Algılanabilen, duyumsanabilen, dokunulabilen, ölçülebilen, gözlenebilen hali hazırdaki dünyanın gerçek mefhumunun esaslarını teşkil ediyor. İlericiliğin dinmez mottosu pozitif olanın amentüsünden sapmamak. Var olanın mabedinden insanı ve evreni tanımak. Vücutta kalmak, düalizme dalmak ve birliği irtica saymak.
Zaman tüneli ve mekân kapısından varlık bize var oluşun dünyasından bakmaya başlar. Bizde bir parçası olarak ona bakarız. Lakin bize bir imkân vererek bırakır bu dışarıya; akıl, düşünme imkanı, idrak. Düşünerek varlığı sezecek bir kuvve. Duyuların ötesini görebilmek; kızıl ötesi ışınları gören bir gözlük takıp gözümüzün gördüğünün ötesine bakabilmek gibidir bu.
Kendini bilmek çabası ya da çilesi bunu düşünmekle anlamak arasındaki o gerilim midir bilinmez.
Türk şehri İslamî devrede merkezine neden cami mimarisini koyar. Maddi tezahürün sembolize ettiği sanat kültürün hangi muhtevasını göstermek ister. Mekân ve zaman içinde insanı şehrinde nerede görmek ister. Varoluşun bu maddi tezahüründe hangi varlık derdi meknuzdur.
Vücut bulan şehirde hangi vahdet makulesi görünmek dilerdi. Varoluş varlık içinde yabancılaşarak insana hangi çile köprüsünde saadet bahçesini göstermek ister? Mabedin dışındaki sadelik ve yücelik ile içindeki tezyinat; hatlar, çiniler vs. insana varlığın hangi var oluş mesajıyla ulaşır. Şehrin merkezindeki mimari biçimi ve üslubuyla manasının mefhumu fısıldamak istercesine dikilir.
Merkezde bugün yer alan bir maden en uygun iş merkezi mekânlarını işgal eden bir tarihi kalıntı durumuna düşer. Duyumsanamayanla ilgisini kesen bir zihin için fonksiyonu yoktur. Vücut var olanı açıklamanın tek ölçütü olduğunda vahdet manadan düşer. Vahdet kendisine vücuttan varmayı yahut vücutta hiçleştikçe varlıkta var olmayı öğretmek istercesine bir gerilim içine koymuştur insanı.
Türk mitolojisinin bir unsuru ile kendimize dönelim. Eski Türk mitolojisinde Ayzıt güzelliğin sembolüdür. Süt gölünden getirdiği damlayı çocuğun ağzına damlatır ve çocuğa ruh verir. İnsan yavrularını, kadınları, hayvanları ve hayvan yavrularını korur. Simgesi, Kuğu kuşlarıdır. Ayzıt'ı simgeleyen kuğular kutsal sayılır ve dokunulmaz. Kuğu aslında kutsal bir kızdır. Bu kız kuğunun beyaz tülünü üzerine giyince kuğu, çıkarınca kız olur. Güzellik ve koruma düşüncesini yan yana getirip bunu kuğu sembolizminde var eden düşünce vücut bulan metafiziğin mitolojik bir unsurla nasıl hayat dâhil olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Var olan kuğu şeklinde güzelliğin ve korumanın hatta hayat vermenin sembolü haline geliverir. İnsan fikri ve ruhu arar durur. Çocuk ve süt hakikatinin Ayzıt ike hayat katan mitoloji kuğunun kanatlarıyla yükselir sonsuzluğa. Fikir mi Ayzıt'ı var eder var olan mıdır Ayzıt'ın sahibi?
Şehri mana eyleyen var olanı mıdır, var eden mi? Merhametin sokakları mıdır yoksa sokakları merhamet eyleyen güzellik midir şehri var eden? Çocuklarımızın öldüğü, öldürüldüğü, taciz edilip, tecavüze uğradığı yerlere şehir demeye dil varır mı? Hangi manadan soyunduk ki bu çirkinliğe Ayzıt sembolizmi müdahil olamaz. Güzellik, koruma ve hayat (zevk-i selim, kalb-i selim ve akl-ı selim) şehrimizin kuğularına ne oldu? Şehrimizde var olanın varlık tasavvuru insan sabitesinden kopunca kültür ve sanat bile putları göstermeye başlıyor sanki.
Medeniyetimizin insan odağı çocuklar konusunda bizi hassas kılıp şehrin sokaklarını korunaklı ve merhametli kılmıyorsa varoluş da, varlık da, bizim onda dair âlimane tespitlerimizin zamana ve mekâna kusulmuş ifrazat olmak ötesinde haysiyeti kalır mı? Şehir çocuk kusarsa yollarına Ayzıt süt değil kan damlatır ruhlara, kuğu da akbabaya döner… Vahdet vücuda geçtiği en saf şeklin zedelenmesinin bedelini neyle sorar?
Makuliyet kaybı mevcudiyetin geçmiş ve gelecek arasındaki yeri ve irtibatını muğlaklaştırır. O vakit ne vahdet kalır ne vücut sürüklenme başlar. Kader, determinist bir kafes olmayıp makuliyet içinde olanlar için yol haritasıdır. Şehir ve akıl imtizaç ettiğinde varlık kendisini varoluş içinde göstermeye başlayabilecektir. Makuliyetin şehirleri müstakil zihniyeti ile tüm sübjektif bakışların ötesinde mevcudiyetimizi merhamete taşır, biçim şehirler ise ruhumuza sırt dönüşümüz olarak yabancılaşmamıza yol olur. Bir şeyin varlığını duyularımızla bilip, varlıklarına inandığımız somut varoluş alanları kadar, aklımız ve düşünce ile bildiğimiz merhamet gibi soyut varoluş kavramları hayat içinde ve insan ile var olduğunca varoluşu güzelleştirerek korur, bunu göz ardı ederek inanmak söze tapıp öze kâfir olmaktır. İlletimiz/delilimiz şekil değil öz oldukça zamanı aşarak geleceğe yürümek yolunda önümüz açık olacaktır. Tarih ve felsefesi yöntemiyle bakış bizi “öz”ün tezahürlerine, kültür ve sanat yöntemi ile kavrayış ise “öz”ün kapısına, sahih din ise bizi o kapıdan içeri götürebilir.
Kötülük sınırsız ama sonsuz değildir, yalnızsa sınırsız sonlu olanla sınırlandırılabilir diyen Simone Weil sokaklarımızdaki kötülüğün sınırları ve bunu aşmanın sonsuzlukla kurulacak alakaya nispetini anlattığı yerden çocuk kusan sokaklara bakmak icap etmez mi?