Soğan Isırıp Elma Yedim Sanmak yahut Küreselleşme
Turnalar Turnalar Telli Turnalar Samah Dönenlerde Çarha Girenler Şahdan Bir Elma Geldi Elma Ne Güzel Elma İçi Turunç Dişi Turunç Ne Güzel Elma Eğlenin Turnalar Ben De Varayım Haber Salalım Yoldaş Olalım, derken Pir Sultan Abdal şahtan gelen o elma ile neyi kast eder? Elma ile cennetten kovulan insan kefareti elma ile mi ödeyecektir? Elma gelirken bize tohumunu da ulaştırır yani sonsuzluk döngüsünün esası. Yani vahdetin çekirdekten ağaca ağaçtan elmaya ve elmadan tohuma sembolik devri midir murad edilen? Çocuk, elmayı görmedikçe kokmuş soğanı elinden bırakır mı hiç?, diyen Mevlana Göklerle yeri bir elma farz et. Tanrının kudret ağacından bitmiş!, kelamıyla kızıl elmamıza götürür bizi. Böyle yap da “Tanrı için sever”lerden sayıl. Çünkü Ahmet'in ağacında biten elma ondadır, diyerek Pir Sultan'ın şahdan gelen elmasını gösterir bize. Hülasa-i kelam; soğan simülasyon, sürüklenmek ve sürüleşmek ise elma kendi olmak, süreklilik ve mensubiyettir.
Tarihin sonu ile ilgili tezler bağlamında kendini bu sürecin mümessili sayanlar insanlığın bir maddeci mağaraya hapsedip, pozitivist mancınıklarla ruhlarımızı dövmeye devam ediyorlar. Dünyayı küreselleşme ideolojisine sokarak travmatik bir modernleşme süreci ile kendisini sürdürmek isteyen çıkar merkezi kendini dayatmanın bir başka kavramını daha üretti. Teknoloji bu ideolojinin en büyük stratejik ortağı. Sürüklenmek ve sürüleşmek olarak gerçekleşen bu süreçte yaşanan şey tek tip bir klonun tüm akıl ve ruhları kendileştirmesidir. İstediğiyse özgürleşmek kılıfı altında kendin olmaktan vazgeçip onun kavramlarıyla yaşayan bir insanımsıya dönüşmektir. Bu akıl ister ki onun aklı ide düşün, fikriyle anla ve ruhuyla sev. Onun medyasıyla doğrularını, onun sanat çevreleriyle güzelini, onun siyasi paradigmalarıyla iyini belirle. Hız ve hazla başı dönen insanımsılar müştakane koşarlar küresel ışıklara. Aydınlandık sandıkları mabetlerde mağaralara girip oynaştıkları gölgelerle ödüllerini alıp çıkarlar.
Bu kısır döngüden yahut bu sürükleyen ve sürüleştiren hız ve haz döngüsünden çıkış için yol nedir?
Öncelikle kavramlarımızı tarihsel ve altın çağcı zeminlerde aramamaktır. Zira zaman ve mekâna giren her aşkın kendisine yabancılaşarak insanileşir, görevini görür mana parıldar ama bir süre sonra yorulur, söner ve anlamı yitik bir kabuğa döner. İşte biz o devrin değil o devrin esası anlamların kaynağıyla irtibat yollarını düşlemeli ve düşünmeliyiz. Kendine samimi olmakla başlamaktır esas olan işe. Modern zamanların her türlü taşeronluğuna geleneğin kışırlarını paketleyip kendisini altın çağ safsatasıyla pazarlamak ise küreselci cesetlerin cüce kuklalarının işidir. Hz. Muhammed mağaradan tüm putları tevhid çekiciyle kırılmış olarak çıktı.
Altın bir çağı özlemek yahut muhayyel bir altın çağ kültü ile tarihin sonunu sağlayacak ilerlemeye girmek bizim medeniyetimize ait bir anlayış olmadığı gibi hakikate ne kadar yaklaştığı da ayrı bir meseledir.
Bu bakımdan tarihle ilişkimiz bir bulaşmamız ocağı arayışımız mesabesinde olmalıdır. İnsan olmamızın tüm sırları da ayıpları da orada saklıdır. Tarih ne döngüsel ne ilerlemeci bir mecrada cereyan etmez. Tarihin mecrası bir ben var benden içeri “o günleri insanlar arasında döndürür dururuz” esasında gerçekleşir. İlerleyende dönende bir manadır. Değişimde dönüşümde yitiğimiz olan o mayadır. Zaman üstü ve mekân dışı zannedilen ama içimizde en derunumuzda yaşayan bir sonsuzluktur o.
İnsanın kadın ve erkekten vaki yaratılışı, milletlere ayrılan gerçeği ve tanışanız diyerek var olan hakikati üstünlüğü bir “mana”ya bağlarken, tarih felsefemize ve insanlığımıza bu gerçeği söyler. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selimin manasının sergilendiği tarih için zaman zaman parlayan ve sönen bu mana var oluşu izlenmesi gereken bir asıldır. Mesela insanlığın bir bencillik yahut iftira tarihi yazılsa tarih herhalde gözümüze çok farklı görünürdü. Yahut insanlığın en insani şehirleri tarihi diye bir çalışma yapılsa farklı insani tezahürlerin bu anlam tayini ile nasıl bunu başardıklarını düşünmek tüm milletler için ilham verici olurdu. Lakin bu milliyetsizleşme ve kültürsüzleşme değildir. Milletsizleşme küreselleşmeci ideolojisinin tek-tip bir insancılıkla zihnimize kazmaya çalıştığı en büyük kazıklardan olduğu da tam bu yerde söylenmelidir. İnsanilik, hayırseverlik gibi dışı olumlu ve mefhumu itibariyle yozlaşmış bakışlarla bahsettiğimizin hiçbir alakası yoktur. Demokrasi içine saklanmış küreselci markacılar ise her şekle girerek o ülkenin damarlarında akmaya çalışırlar. Hülasa insanlık tarihte altın çağ aradıkça çağları altın kılacak gerçeğe uzak kalacaktır. Hikmet Müslümanın yitiğidir nerede bulsa alır sözüne kulak veren ilk Müslümanlar bunu Beytü'l-Hikme süreci ile bir medeniyeti gerçekleştirecek imkâna dönüştürdüler. Kültürümüzün milli çerçevesinde mensubiyet şuurumuzun mesuliyeti bizi bu medeniyetin manalarını aramaya ve hayata değer olarak kendi üslubumuzca aktararak âleme nizam ve insanlığa huzur vermeyi yüklüyor. İçimizde olan o taşrayı dışımızda aradıkça kendimize bigâne kalmaya devam edeceğiz. Bu babda tarih hem devamız hem belamız oluyor.
Küresel sürüklenmeye ve sürüleşmeye karşı süreklilik ve mensubiyetle mukabele etmekle içimizdeki ve tarihimizdeki kelimelerde meknuz esası keşfetmek. Meknuz sözlükte saklı diye görülür; hâlbuki dilde kelimeleri kökleriyle düşünerek yaşatırsak bu yazıdaki kelamın maksudu da belki aşikâr olur. Meknuz, kenz yani hazine kökünden gelir; birinde yahut bişeyde meknuz olması bir şeylerin ondaki hazineleri keşfetmeyi de ima eder, elbette şuur buna varıyorsa. Saklı ise iması meçhul bir kelime. Fatih devrinde saklı olan demekle meknuz olan dediğimizde birinci de olumsuz imalar olabilecekken ikincisi medeniyet derdimize devam olarak konuşur bizimle. İşte içimizdeki sırrın keşfi, yitiğimizin yeniden bulunması içimize, tarihimize bakarken altın bir çağa değil aşkın bir zamana bakmamız gerektiğini unutmamak gereği burada ifade edilmelidir. Bu bakımdan tüm şahsılar, devirler ve süreçler bu manaya bağlı olarak anlamlı olacaktır. Mevhum bir var oluşu yüklediğimiz her gerçeklik hayal kırıklığımız olmamak için bu açıya dikkat gerekir. Merhum Nevzat Kösoğlunca dersek; bilginin neticesi bir iman ve onun sonucundaki amel ve bunların birliği bir üslupla bizdeki meknuz meçhulleri aşikâr etmiyorsa, yani medeniyet ve kültür bizi umrana taşımıyorsa zincirde kopukluk var demektir.
Kuduretten verdi balı Bahanesi oldu arı Şimdi dinle ahuzarı Arı inler bal içinde, der Pir Sultan Abdal. Balın bahanesi arı ise arı bal içinde inler ise bal ahuzarıyla şahın elmasındaki manaya varis olmak, içimizdeki sonsuzlukla sonsuzluktaki içimizin aşikârımızdaki sırrı, sırrımızdaki aşikârı görerek sürüklenmemek ve sürüleşmemek için mağaradaki simülasyondan dışarı başımızı çıkarmak vakti ne zamandır? Noksandan münezzeh Tanrı, bir elmalık meydana getirmede, onları ağaçlara, yapraklara benzeyen harfler içinde gizlemede, derken Mevlana kelam içindeki kemali görmek için söz içre meknuz özü anlatır. Soğan yiyip elma yedim sanmak mevcut tuluatın, içine düşülen halin bir trajik tasviri gibidir.
Not: Hocalı'da Ermeni soykırımında can veren gardaşlara rahmet olsun!