ŞEYH EFENDİNİN POLİTİK SIRRI (8) HASIRCI ve PADİŞAH

-----

     (Menemen Tertibinin sahibi Şükrü Kaya'nın Başına Gelenlerden 150 yıl önce yaşananlar)

Derviş Mehmet Efendi Bağdat'ın arka sokaklarındaki bir çarşıda hasırcılıkla geçinen kendi halinde bir şahıstı. Beş yıl kadar önce Bağdat'ın  sayılı zenginlerinden biriydi halbuki.. Çok sayıda hanları, hamamları vardı. Kendisinden zorla haksız vergi ve zorunlu bağış almaya çalışan zamanın Bağdat valisi ile  takışmış bundan dolayı devlet  tarafından dışlanmıştı. Önce devlete karşı isyan ediyor diye yaftalanmış, sonra hapse atılmış  en sonunda da elindeki bütün malvarlığı alınmıştı.(1)

Derviş Mehmet Efendi  öyle badireler yaşamıştı ki bu olaylar sırasında önce eşi onu terk etmiş, daha sonra da yuvası dağılmıştı. Bir çok eski dostu dahi onu arayıp sormaz olmuştu.

Bu zor günlerinde Bağdat'ın vicdan sahibi bazı ileri gelenlerinin  araya girmesi ile hayatını zor kurtarmış, önce hapisten çıkmış sonra da dostlarının verdiği parayla Bağdat'ın arka sokaklarında açtığı bu hasırcı dükkanında hasırdan eşyalar üreterek geçimini sağlamaya başlamıştı. Dicle Nehri'nin kenarında yetişen kamış ve ülkede bol olan hurma ağaçlarının dallarından yapılan sepet, sandalye, kuş kafesi, süpürge ve yelpaze gibi el işi hasır ürünlerini yapıyor, bunların Bağdat çarşılarında satılmasıyla kıt kanaat geçinmeye çalışıyordu.

Derviş Mehmet Efendi'nin hasır yapmak dışında hayattaki tek farklı meşgalesi, haftanın bir günü şehrin uzaklarında, Dicle Nehri kenarında yer alan Halidi Dergahına gidip sohbet dinlemekti. O gençliğinde bu yola girmiş eski bir dervişti ama paraya pula kavuşunca dergahın yolunu unutuvermişti. Ara sıra Ramazanlarda dergahta fakirler için iftar verir bununla övünür dururdu.

………………….

Günlerden bir gün sohbetten sonra Şeyh Efendi onu yanına çağırarak halini hatırını sordu. Derviş Mehmet Efendi pek fazla dayanamadı. Gözyaşları içerisinde yaşadıkların anlattı Şeyh Efendi'ye. Hem padişahı hem de Bağdat valisini şikayet etti… Şeyh Efendi Onun bu haline çok üzüldü ve ona şu tarihi menkıbeyi anlattı: Bizim pirimiz Halidi Bağdadi Hazretleri'nin yaptığı tebliğ ve irşat çalışmaları Sultan II Mahmut'un gözde adamlarından Halet Efendi'yi nedense rahatsız etmişti. Dergahın  dağıtılması ve Şeyhimizin sürgüne gönderilmesi için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Bir gün ben ona sormuştum: “Efendim niçin onunla ilgili bir beddua etmiyorsunuz? Sizin  tebliğ ve irşat çalışmalarınıza karşı savaş açmış durumda” demiştim.

Halidi Bağdadi Hazretleri,(2) Mevlana Hazretlerini kastederek “Ben Halet Efendi'yi (3) Konya'daki Çelebi'ye  havale ettim” demişti.

Bu sözün sırrını önce anlamamıştım. Yaklaşık 10 gün geçtikten sonra ilginç bir şey oldu. Halet Efendi'yi önce saraydaki görevinden alıp Konya'ya sürgün ettiler. Sonra da Konya'da idam ettiler. Böyle olunca Halidi Bağdadi Hazretleri'nin sözünün sırrını anlamış oldum.

Şeyh Efendi bu menkıbeyi anlattıktan sonra  gözlerini semaya doğru kaldırarak “Sen merak etme! Men dakka dukka!  Gün Ola Harman Ola! Gün gelir o saraydaki azametli padişahı Allahu Teala, Bağdatlı bir hasırcının eline düşürür” dedi.

Derviş boynunu büktü ve dergahtan ayrılıp hasırcı dükkanına gitti. Şeyh Efendi'nin söyledikleri garibine gitmişti doğrusu…İstanbul'daki koskoca padişah Bağdat'taki  bir hasırcının  eline nasıl düşecekti? Acaba Şeyh Efendi gönül almak, onu teselli etmek için mi öyle söylemişti? Aklı almadı, söylenilenleri unuttu gitti.

Aradan yıllar geçti Sultan Abdülmecit vefat etti. Saraydaki bürokratların yeni padişahın iktidarının peşinden koşması çok şiddetli olurmuş. Saraydaki bürokratlar ölen padişahın ardından biraz ağladıktan sonra yeni padişaha biat etmek üzere onun yanına koştular. Ölen padişahın cenazesi yatağının üzerinde sahipsiz ve yalnız kaldı. Uzun bir süre sonra padişahın cenazesinin bu halde kalmasına vicdan sahibi bir hademenin gönlü elvermedi.

Sarayın deposunda Bağdat'tan gelmiş hasırlar vardı. Bu hasırlardan birine bir arkadaşı aracılığıyla padişahın cenazesini sardı ve bir iple de bağladı. Sonra da oradan sessizce ayrıldı. Daha dün  her şey iki dudağı arasında olan padişah şimdi hasıra sarılmış bir şekilde (4)  ölüm döşeğinde yatıyordu.

Talihin tecellisi padişahın cenazesinin sarıldığı hasır, Derviş Mehmet Efendi'nin dokuduğu Bağdat hasırlarından biriydi….

Derviş Mehmet Efendi'nin Şeyh Efendi'nin yıllar önce söylediği sözün bu şekilde gerçekleştiğinden haberi bile olmadı.

Mazlumun Bağdat'ta dokuduğu hasır, İstanbul'da saraydaki padişahı gelip bulmuştu…..

……………………..

Menkıbenin Dipnotları:

1) Osmanlı Devletinde sorunlar artık kronik hale gelmişti. Ahmet Cevdet Paşa'nın naklettiğine göre; Sultan 1.Abdülhamit Döneminde göreve gelen her sadrazam sancaklara karşılığında ücret alarak vezirler tayin ediyordu. Vezirler de ödedikleri ücreti çıkarmak için halka vergi salıyorlardı. Ne var ki  bu sancakların geliri yetmediğinden sancak vezirleri türlü zulümlere başladılar.(Cevdet Paşa,1973:58)

Valiler huzursuzluk arttıkça şu bu sebeple sık sık azlolundukları için, vezirler Anadolu'dan Rumeli'ye, Rumeli'den Anadolu'ya böyle yer değiştirdikçe, her yeni gelen, bir öncekini aratırcasına, uzun yolların dehşetli masraflarını daha ilk aylardan çıkarmaya bakıyorlardı. Ülkenin bayındırlığı, yeni memurluk yerinin zenginliği ve esenliği hatırına gelmeden dağıtıp harcadıkları parayı yarı yarıya olsun toplayabilmenin kaygısına düşüyorlardı. Bu yüzden, fukaranın ellerindekini alıyorlar, ayan diye eyaletlerinin şu bu köşesinde sözü geçen kimselere yeni pâyeler verip onlardan peşin para koparıyorlar, bu defa da öylelerinin yeni soygunlarına göz yummak durumunda kalıyorlardı. Koydukları vergileri, yüklettikleri haracı veremeyenlerin mallarını göz kırpmadan yok pahasına satıp isteklerini elde ediyorlardı. (Cevdet Paşa,1973:315-316-317)

2) Mevlana Halid (1776—1827, Arapçada Şeyh Halid el-Bağdadi veya el-Nakşibendî olarak bilinir).Dönemin İslami hareketleri geniş bir çeşitlilik gösteriyordu ve Osmanlı karşıtlığı veya öbür dünyaya odaklanmış olmak bunların bir kısmının Osmanlı'daki yeniden canlanma hareketini desteklemelerine mani oluyordu. Bu yüzden Nakşibendiliğin Hindistan kökenli Müceddidiye kolunu benimseyen ve diğer tarikatlar arasında bile "asrın müceddidi" olarak kabul edilen Iraklı bir şeyh çok daha büyük bir önem kazandı. Halid el-Nakşibendi Halidiye tarikatını kurdu. Türkçede kendisi Mevlana Halid, tarikatı da Halidiye-Nakşibendiye olarak tanındı. Mevlana Halid'in öğretileri ve yarattığı örnek, kurduğu tarikatı Batı İslam dünyasında Nakşibendiliğin en yaygın ve etkili kolu ve kalıcı etkiye sahip bir hareket haline getirdi..(Findley,2015:19-20)

3) 9 Kasım günü Halet Efendi, dostu müftü ile azlolundu. Halet Efendi mevkii ile beraber hayatını da aynı zamanda kaybetti. Devletin siyasetini o zamana kadar idare eden adam, onun kafasını Padişaha getirmiye memur edilen kapucu tarafından Konya yolu üzerinde yakalandı. Birkaç gün sonra Halet Efendinin kafası, bir yıl önce mahvolmağa ve ölüme sürüklemiş olduğu ihtiyar Tepedelenli Ali Paşa'nın kafasını teşhir ettirdiği yerde, bir sırığa takılarak dikildi. (Yorga,1948:294)         

4) 25 Haziran 1861 de Sultan Abdülmecid'in ölümü ile yeni bir dönem  başlamış gibi görünüyordu. Bir yandan ölü Padişah yatak odasında adi bir hasır üstünde bırakılırken, öte yanda alayişli bir surette tebrik edilen yeni Padişah Sultan Abdülaziz tebrikleri kabul ediyordu. (Yorga,1948:539)