ŞEMAİL-İ ŞERİF ve ÜMMET-İ MUHAMMED
Önceki yıllarda Türkiye'nin önemli çağdaş hat koleksiyoncularından Mehmet Çebi'nin sahip olduğu dünyanın en büyük Hilye-i Şerif koleksiyonunun sergisi İstanbul'da Ayasofya içinde açılmıştı.
Hilye-i Şerif; Peygamber Efendimizin fiziki görünüşünü ve hallerini Hz. Ali'nin kısa anlatımından oluşan Arapça metnin, hat sanatıyla yazılmış bölümünden oluşuyor. Günümüzde hattın dışında birçok geleneksel sanatın katkısıyla sanat değeri çok yüksek Hilye-i Şerif tabloları ortaya çıkıyor.
Bu vesileyle bir berekete vesile olur ümidiyle Hilye-i Şerif metnini paylaşmak istedim:
Hazreti Ali, (ALLAH ondan razı olsun), Hazreti Peygamber (ALLAH'ın salat ve selamı Onun üzerine olsun)' i vasfettiği zaman, şöyle buyurdu:
Hazreti Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa ne düz uzun saçlı; saçı, kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi (yuvarlak) yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında 'Nübüvvet Mührü' vardı. Bu Onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu, en arkadaş canlısıydı. Kendilerini ansızın görenler Onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler, fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, Onu her şeyden çok severlerdi. Onu tanıtmak isteyen kimse; 'Ne Ondan önce, ne de O'ndan sonra O'nun bir benzerini görmedim' demekten kendini alamazdı.
Hilye-i Şerif'te Peygamber Efendimizi anlatan son cümle çok çarpıcı geldi bana: Onu tanıtmak isteyen kimse; 'Ne Ondan önce, ne de O'ndan sonra O'nun bir benzerini görmedim' demekten kendini alamazdı.
Peygamberi Hz. Muhammed, işte böyle mümtaz bir şahsiyet iken, ahir zamanın bir alameti olsa gerek, ümmeti Muhammed alabildiğine sıradanlaştı. İşimiz sıradan, toplantılarımız sıradan, ürünlerimiz sıradan, konuşma ve davranışlarımız sıradan....
Halbuki kişisel gelişimciler bugünlerde sıradanlıktan kurtulmanın çaresi olarak 'seçilmiş davranışı' öneriyorlar. Gerçekten de seçilmiş davranış sahibi insanlar yeni yüzyılın efendileri oldular.
Geçtiğimiz haftalarda dünyaca ünlü bir akademisyenimizi ziyarete gittik.
Uzun yıllar bulunduğu ABD ve Avrupa ülkelerinin üniversiteleriyle Türkiye'nin üniversitelerini karşılaştırırken şöyle bir tespitini aktardı: “Avrupa'da üniversiteler ve laboratuvarları geceleri de akademisyenlere açıktır. Gece 03:00'te de üniversitenin laboratuvarına gittiğinizde bir kısım insanları orada çalışırken bulabilirsiniz. Bizde ise gündüz 3'te (15:00) bazı akademisyenlerimiz 'fakülte binasından kendimi nasıl dışarı atabilirim?' diye düşünüyorlar. Eşi arıyor, akademisyen gidip çocuğunu kreşten alıyor.”
İnsan hüzünle düşünüyor. Bu iki çalışma temposu aynı kulvarda yarışabilir mi? Gündüz uyuyan bir akademisyen ve onun ülkesiyle, gece çalışan bir akademisyen ve onun ülkesi hiç aynı olur mu?
Bizde sıradanlaşma dalga dalga toplumun her katmanını sarmış durumda.
Hatta bu konuda özenli ve dikkatli olduklarını sandığımız dindarlarda bile durum farklı değil.
Toplantılar asla vaktinde başlamaz, vaktinde bitmez.
Randevulara vaktinde gidilmez, bazen bir kişiyi 10 kişi bekler.
Söz verilir sözünde durulmaz.
Randevu ayarlanır, randevuya gidilmez.
Emanet alınır geri verilmez.
Herkes nezaketi kendisine karşı bekler, kimseye karşı nezaket göstermez. Bir küçük teşekkürü etmekten aciz nice büyük adamlarımız mevcut….
Telefon açarsan ulaşılamaz. (Çünkü bazı insanlar telefon açıldığında hemen ulaşılacak kadar fani, bazı insanlar hemen ulaşılamayacak kadar yoğun, meşgul ve ruhanidir.)
Ziyaret edersin, ziyaretini iade etmez. (Çünkü bazı insanlar sadece ziyaret kabul edecek kadar ruhani ve önemli şahıslardır.)
Daha kötüsü, toplantı saati, randevu saati, emanete özen konusunda dikkat gösterenler de 'geçimsiz' ilan edilir.
Sonra da 'Ne olacak bu ümmeti Muhammed'in hali?' diye her defasında 'kontrataktan gol yemiş kalecinin şaşkınlığı' ile etrafa bakılır.
Şemail-i Şerif de ortada, ümmeti Muhammed'in hali de ortada...