Rusya’nın Suriye’ye Ayak Basması Bağlamında 1957 Krizini Hatırla(t)mak
Tarihle düşünmek demek bir coğrafyanın değişenleri ve değişmeyenlerini dün bugün dengesinde görerek geleceği düşünmektir. Canımızı yakan şehitlerimiz ve İdlib genelindeki olayları gözlerken, düşüncemizi de genişletmek için Rusya'nın bölgedeki varlığını hatırlayarak bugüne bakmak faydalı olabilir.
Sovyet Rusya'nın bölgeye gelişini sağlayan sebepleri, Suriye'deki vaki karışıklıklar ve zaman ruhunun dayattığı batılı sömürge karşısında, Arapların denge arayışı noktasında düşünmek gerekir: “1953 Ekiminde yapılan genel seçimlerde Çiçekli'nin Kurtuluş Hareketi Partisi'nin çok büyük çoğunluk elde etmesi, Çiçekli'nin diktatörlüğüne ve Baas Partisi de dahil diğer siyasi partilerle arasının açılmasına sebep olmuştur. Bunun neticesi olarak da, Çiçekli, 25 Şubat 1954 de askeri bir darbe ile iktidardan düşürülmüştür. Bu tarihten sonra Suriye'nin siyasi hayatında Baas Partisi'nin birinci plana çıktığını görüyoruz. Bu gelişmede, Baas'ın 1955'ten itibaren Nasır'ı desteklemeye başlaması bilhassa büyük rol oynamıştır. Nasır'ın Bağdat Paktın'a cephe alması ve silah alış-verişi ile Sovyetlere doğru kayması, Baas ile Nasır'ın münasebetlerinin gelişmesine yol açmıştır. 1956 Nisanından itibaren de Baas, Mısır'la birleşme fikrini savunmaya başlamış ve bu konuda bir çok gösteriler düzenlemiştir. 1956 Süveyş buhranı ve İngiltere ve Fransa'nın Mısır'a saldırmaları, Baas ile Mısır'ı birbirine daha da yaklaştırdığı gibi, Arap dünyasında hem Batı aleyhtarlığını ve hem de sol akımların tesirini arttırmıştır… Bu gelişmeler, Suriye'nin komşuları Türkiye, Irak ve Ürdün ile İsrail ve Lübnan'da büyük heyecan uyandırdı. Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin bir "Moskova uydusu" haline geldiği idi. (Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s. 259)” Türkiye-Suriye arasında yaşanacak ilk krizin taşları da bu tarihi şartlarda, soğuk savaş dünya düzeni içinde Arapların Sovyetlere olan eğilimleri gölgesinde olacaktı. Bu aslında milletlerarası düzende tarih dışı kalan Ortadoğuluların Avrasya-Atlantik arasındaki savrulmasının tarihinin de trajik bir sayfası idi. Olayın bir diğer dersi ise Suriye'de yaşanan karmaşaların bu küresel müdahaleler doğrultusunda Türkiye'yi olumsuz etkileyeceği ve bunun aşılması noktasında elimizdeki argümanların tek başına bizi kenara çekmeye yetmeyeceği idi. Amerikan hegemonyasının tahkim edildiği 50'ler dünyasında Sovyetler ile dehşet dengesi için P5 düzeni kendi pratiğini icra etmekteydi. Tarihle düşünemeyince, Obama retoriğine fazla mana yüklediğimiz süreçte Suriye'de yaşanan son gelişmeleri tam odağında okuyamamak sınırlarımıza insan ve dehşetten oluşan bir selin yığılmasına yol açıverdi. Yeni kaosu yönetmek konusunda tecrübeli küreseller ise planlarını tatbike başlamışlardı bile. Buradaki en yakıcı ve meçhul süreç ise hala PYD meselesinin neye evrileceği sorusudur.
Amerikan hegemonyasının tahkim edildiği 50'ler dünyasında Sovyetler ile dehşet dengesi için P5 düzeni kendi pratiğini icra etmekteydi. Tarihle düşünemeyince, Obama retoriğine fazla mana yüklediğimiz süreçte, Suriye'de yaşanan son gelişmeleri tam odağında okuyamamak, sınırlarımıza insan ve dehşetten oluşan bir selin yığılmasına yol açıverdi. Yeni kaosu yönetmek konusunda tecrübeli küreseller ise planlarını tatbike başlamışlardı bile. Buradaki en yakıcı ve meçhul süreç ise hala PYD meselesinin neye evrileceği sorusudur.
Bu şartlar altında bölge ülkeleri Suriye'de vaki bu gelişmelere karşı diğer sömürgecinin gölgesinde çıkış aramaya başladılar: “Suriye'nin komşuları Türkiye, Irak ve Ürdün ile İsrail ve Lübnan'da büyük heyecan uyandırdı. Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye'de bir "köprübaşı" kurdukları ve Suriye'nin bir "Moskova uydusu" haline geldiği idi. İsrail Başbakanı Ben Gurion Başkan Eisenhower'e gönderdiği mesajda, "Suriye'nin milletlerarası komünizmin bir üssü haline gelmesi, zamanımızda hür dünyanın karşısına çıkan en tehlikeli hadiselerden biridir" diyordu. Gerçekten, işin aslına bakılırsa, çarlık Rusyası zamanından beri ilk defa olarak Sovyetler bu anlaşma ile bir Orta Doğu ülkesine ayak basmak imkanını elde ediyorlardı. Zira, bu anlaşma ile bir çok asker ve sivil Sovyet uzmanı Suriye'de bulunmak imkanına sahip oluyordu. (Armaoğlu, s.259)” Komünizm tehlikesi ile batı yeni müdahale imkanı bulurken, aynı batı sebebiyle Rusya Orta Doğu'ya ayak basma imkanını da buluyordu. Yani küresel güçler birbirleri lehine olarak bölgede varlıklarını teyit etme imkânını bizzat “yerlilerin” talepleri ile gerçekleştiriyorlardı. İki ölümden birini tercih etmek isteyenler için ölümün mukadder olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu kriz içinde Türkiye doğrudan etkilenen bir ülke oldu ve Sovet-ABD soğuk savaşı gölgesinde Suriye'de yaşanan gelişmeler ateşi ve tehditleri sınırlarımıza kadar getirdi. “Irak Kralı Faysal ve Ürdün Kralı Hüseyin İstanbul'a gelerek Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile görüşmelerde bulundular. Bu görüşmelere Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson da katıldı. Başkan Eisenhower ise, Başbakan Menderes'e gönderdiği mesajda, Suriye'nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün'ün bu ülkeye karşı askeri bir harekâta girişmek zorunda kalması halinde, Amerika'nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi. Türkiye'nin bu tedbirleri Suriye'yi yumuşatmak yerine, aksine Türkiye-Suriye münasebetlerini gerginleştirdi. Gerek bu gerginlik, gerek Birleşik Amerika'nın ağırlığını Türkiye tarafına koyması, Sovyetleri Suriye tarafında bütün ağırlıkları ile yer almak üzere harekete geçirdi. Bütün ağırlıkları ile diyoruz, zira Sovyet Başbakanı Bulganin, 10 Eylül 1957 de Türkiye Başbakanı Adnan Menderes'e gönderdiği mesajda, Türkiye'nin Suriye sınırlarına yaptığı kuvvet yığınağı ile Amerika'nın Türkiye'ye yaptığı silah sevkiyatından Sovyetlerin duyduğu endişeyi belirtti ve Suriye'ye karşı girişilecek askeri bir "macera"nın mahalli çapta kalacağı sanılıyorsa, bu hesabın çok tehlikeli olduğunu, zira İ'inci ve İİ'inci Dünya Savaşlarının böyle mahalli askeri hareketlerden çıktığını söyledi.(Armaoğlu, s.259-260)” Nihayet gerginlik içerisinde büyük güçler bölgede varlıklarını sağlayıp güçlendirirken “yerliler” için bağımlılık ilişkileri gölgesinde varolma durumu yahut tarihte savrulma devam ediyordu.
Rusya yeni bir Suriye krizi ve yeni bir zaman ruhunda hareket ediyor. Arap Baharı sürecinde oluşan şartlarda, Suriye'de yeniden köprübaşı oluşturarak, bu sefer adeta tapuyu alırcasına bölgeye katı bir güçle yerleşirken İran gibi bir müttefikle sahada kontrolü bu güce ve zorbalığa dayalı olarak dayatırken ABD, PYD tandeminde Daeş bahaneli varlığını yeni şartlarda dönüştürerek teyide çalışıyor.
1957 krizi ABD'nin Türkiye'ye destek açıklamaları ve Nasır'ın duruma bir şekilde müdahalesi ile aşıldıysa da Osmanlı sonrası dünya düzeninde Sovyet-ABD soğuk savaşı içerisinde sömürge sonrası Suriye'nin dengelerinin Türkiye'yi olumsuz etkilemesi olayı olarak bu kriz dikkat çekicidir. Bugün İdlib'de sıkışan şartlar içinde Türkiye iki büyük güç arasında bu sefer daha da kritik ve can yakıcı şartlarda çıkışın yollarını arıyor. Bu şartlarda Suriye'nin kuzeyi için ajandaları ve çıkarları malum bu iki güç ve İran gibi bölge devletlerinin bu ateşi aleyhimize ne kadar harlayacakları ve mahut planların sınırlarımızda nasıl bir etki yapacağını düşünmek gelecek adına hayatidir. Türkiye masaya otururken kozlarla değil de aman şu ateş sönsün kafasıyla gelsin gibi bir strateji güdülüyorsa bunun sonuçlarını ön görebiliyor muyuz? İsrail bunun neresinde duruyor? Boşalan Suriye'de doldurulacak yerlerde İsrail'in emelleri neler? Rus-ABD-İsrail mutabakatı PYD ve İsrail'in emelleri konusunda uzlaşarak Suriye'ye nasıl bir gelecek biçecek? Türkiye işte tam burada sınırlarındaki etnik/ırkçı hassasiyetlerle oynanan oyunu bozmak için sürdürdüğü diplomasi ve askeri atakları ile bu krizi geçirebilecek mi?
Mazi/Tarih müstakbele yol olamıyorsa hafızasını yitiren birisinin hatıralarından ne farkı kalır?
Kahraman şehitlerimize rahmet dilerken, aziz ailelerine sabır ve baş sağlığı diliyorum.