Prof. Dr. Osman Turan-Büyük Malazgird Zaferi ve Anadolu’da Türk Destanı-1

-----

Malazgirt Meydan Muharebesinin 958. Yıldönümünde bu büyük zaferi ehlinden okumak en doğru yol olacaktır düşüncesiyle Prof. Dr. Osman Turan'ın Büyük Malazgird Zaferi ve Anadolu'da Türk DestanıTürk Yurdu, S. 276, Ağustos 1959, s. 1-8 başlıklı makalesini, 60 yıl sonra, önemine binaen kamuoyunun bilgisine ve ilgisine sunmak istiyoruz.

Türkler, tarihte uzun asırlar boyunca, cihan hâkimiyeti mefkûresine inanmış, ve bunun gerçekleşmesi için mücadele etmiş bir millet olmakla başka kavimler arasında çok mümtaz bir mevkie sahiptirler. Daha doğrusu maddî, manevî kudret Türklerin tarihte çok defa yer yüzüne taşmalarına, hâkimiyetlerini üç kıt'a üzerinde yaymalarına âmil olmuş ve bunun icabı böyle bir mefkûre doğmuştur; veya bu ülkü, Türk kudretinin gelişmesine ve dünya fütûhatına yardım etmiştir. İngilizce bir tetkikle mevcudiyet ve şümulünü meydana koyduğumuz üzere, İslâm'dan önce ve sonra, iki büyük devrede türlü delil ve belirtileriyle göze çarpan bu mefkûre, M.Ö. II. asırdan XVI. asra kadar, yani 1800 yıl gibi cidden çok uzun bir zamana şamil olarak, Türk tarihinin azamet devirlerini içine alır. Oğuznâme'de de akisler bırakmak suretiyle Oğuzhan (Mete) ile başlayan ve V. asırda Attilâ ile nihayet bulan birinci safhada Türkler, HunHiong-nu ve sair adlarla, Uzakdoğu'dan Avrupa'nın içlerine kadar hâkimiyetleriyle birlikte yayılmışlardır. Orhun Abideleri ve diğer kaynaklarla sabit olduğu üzere, cihan hâkimiyeti mefkûresi, Gök-Türkler zamanında daha şuurlu ve belirli bir mahiyet alır. Gök-Türkler ve tâbileriyle Türk hâkimiyeti birinci devredeki coğrafi sahalara kadar intişar eder, İslâmiyet'in kabulü ile bu şuur İslâm mefkûresiyle de birleşerek yeni bir takım dinî ve kutsî unsurlar kazanır ve daha fazla kuvvet bulur. Selçuklular ve kolları ile fütûhat sahasını değiştiren bu mefkûre, İslâm dünyasıyla Anadolu'ya hâkim olmak üzere, daha istikrarlı ve azametli bir devreye intikal eder. Türklerin cihan hâkimiyeti hamlelerinde, dördüncü devreyi teşkil eden, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurulması ile Akdeniz havzasında bulunan birçok eski kavim ve medeniyetlerin yurdu Türk fetihlerine girer. İlk defa, Akdeniz olmak üzere, bu hâkimiyet karalardan denizlere de intikal etmiş olur, Türkler, bu sefer, Akdeniz'e ve Orta Avrupa'ya kadar yeni bir medeniyet ve hâkimiyetin mümessili olurlar. Orta Asya, İran, Hindistan ve bütün Şarkî Avrupa diğer Türklerin hâkimiyetine girmekle bu mefkûre kudretinin son mertebesine erişir.

Türk kudretinin, dört devrede yaptığı bu büyük cihan hâkimiyeti hamleleri, tabiatıyla, millî tarihin pek çok zaferlerle dolmasına sebep olmuştur. Lâkin Malazgird Meydan Muharebesi bunlar arasında cidden müstesna bir mevkii işgâl eder. Hatta onun bu istisnaî durumu, geniş ölçüde Türk tarihinin hudutlarını aşar ve doğurduğu büyük neticeler dolayısıyla, beşerin mazisinde en ehemmiyetli hadiselerden birini teşkil eder. Çok umûmî bir tarih bilgisi ve şuuruna sahip bir Türk aydını için bile Malazgird Zaferi, bize yeni bir devre açmakla ve yeni bir vatan hazırlamakla, derin bir mana taşır. Lâkin hadise, modern bir tarihçi görüşü ile mütalaa edilince onun derhal cihanşümul ehemmiyet ve tesirleri göze çarpar. Bu sebeple, bu büyük zafer günü millî bir bayram olarak kutlanmaya, kutsîleştirilmeye ve bize bugün ile birlikte bu vatanı bahşeden Alparslan da “Millî Tarih'in Arslanı ve Garp Türkleri'nin Atası” olarak tazim ve tebcile layıktır. Nitekim İslâm'dan önceki Türkler'de Gök-Türkler'in kurtuluş ve hâkimiyetine delalet eden “Ergenokon Bayramı”nı asırlarca dinî ve millî bir gün olarak tes'it etmişlerdir.

Tarihin büyük dönüm noktalarından birini teşkil eden Malazgird Zaferi'nin ilk mühim neticesi, şüphesiz, İslâm ve Hıristiyan dünyalarının kaderini değiştirmekle meydana çıkar. Gerçekten Hıristiyanlık ve İslâmiyet, kendi iman ve görüşlerine göre birer dünya nizâmı ve akide birliği kurmak gayesiyle, bütün ortaçağlar boyunca, birbirleriyle hâkimiyet ve üstünlük mücadelesine girişmişlerdi. Hıristiyanlık putperest Roma, Yunan ve Yakın Şark'ın kargaşalık halinde bulunan inançlarını yıkarak kendi düşüncesine uygun manevî bir ahenk kurmaya çalışırken yeni çıkan İslâmiyet daha anî ve mucizevî bir hayatiyet hamlesiyle ve daha cihanşümul bir dava ile ortaya atılarak, yalnız onun genişlemesini durdurmadı; bizzat Hıristiyanlığın yayılmış olduğu ülkelerde bile ken­di medeniyet ve akidelerinin hâkimiyetini de kurmaya muvaffak oldu. Bununla beraber İslâm, ilk hamle ile, Sâsânî İran'ı derhal yıktığı halde Hıristiyan dünyasının lideri Bizans İmparatorluğu'nun sadece kanatlarını kırabilmiştir. Akdeniz'in doğu, batı ve cenûp sahillerine süratle sahip olan Müslümanlar bir kaç asır kadar da bu denizde hâkimiyetlerini muhafaza ettiler. Öyle ki İbn Haldun'un müstehziyane ifadesiyle, Hıristiyanlar uzun müddet, Akdeniz'de artık bir tahta parçası bile yüzdüremiyorlardı.

İslâm âleminin büyük kudretine ve Müslüman medeniyetinin göz kamaştırıcı üstünlüğüne rağmen, asırlarca karalarda ve denizlerde ric'at eden Hıristiyan dünyası bir türlü mukavemetten vazgeçmiş değildi. Böylece, bugünkü tabiri kullanmak caizse, bu iki âlem birbirinden “demir bir perde” ile ayrılmış olarak yan yana yaşadı. Bu vesile ile sadece şu kadarını kaydetmeliyiz ki bu perdenin beri tarafında, İslâm hâkimiyetinde bulunan Hıristiyanlar daima din hürriyetine ve yaşama haklarına sahip oldukları halde, öte tarafta Hıristiyanların hâkimiyetinde kalan Müslümanlar, yalnız Ortaçağ'da değil, yeni zamanlarda bile bu imkânlara sahip olmadılar. İslâm orduları yaz-kış, asırlarca Bizans topraklarına saldırdı ise de Toros silsilesi-Erzurum hattı ötesinde devamlı bir fetih vuku bulmadı Hatta İslâm medeniyetinin en yüksek seviyeye eriştiği X. asırda artık İslâm kavimleri hayatiyetini kaybettiği ve siyasî, dinî ve içtimaî mücadeleler İslâm dünyasını büyük bir buhrana sürüklediği için Bizanslılar derhal müdafaadan taarruza geçtiler; büyük İslâm bölgelerini istilâ ve hatta bizzat, halifelik merkezlerini bile tehdit ettiler.

İslâm dünyasının, iç ve dış tehlikelerle böyle bir buhrana maruz kaldığı bu asırdadır ki Tükler İslâmiyet'i kabul ve XI. asırda da Selçuk İmparatorluğu'nu tesis etmek suretiyle İslâm dünyasına taze bir kan aşıladı ve onu inhilâlden kurtardılar. Bununla beraber Selçuk İmparatorluğu'nun kuruluşundan (1040) Malazgird Zaferi'ne (1071) kadar, geçen 30 yıl zarfında, henüz Bizanslılara karşı kat'i bir teşebbüse geçilmiş değildi. Zira bu devrede Selçuklular İslâm dünyasının iç meseleleri ve birliği ile meşgul bulunuyorlardı. Bu sebeple uzun müddet Türk-Bizans münasebetleri küçük ölçüde mücadelelerden ibaret kaldı. Nüfus kesâfeti ve yersizlikten sıkıntı çeken ve birbirini sıkıştıran göçebeleri Boy Beyleri idaresinde aileleri ve sürüleri ile göçerek, kendilerine yurt ve hayvanlarına otlak bulmak maksadıyla Anadolu sınırlarından içeri giriyorlardı. Selçuk hükümdarları, İslâm sultanı sıfatıyla, Müslüman memleketleri ve ahalisini korumak için, bu insan akınını Orta Asya'dan Anadolu'ya doğru sevk ediyorlardı. Müslümanların ve bizzat halifenin şikâyet ve arzuları da Müslüman ülkelerini bu akınlardan korumaya matuf idi. Esasen Selçuk Devleti de bu nüfus kesâfetinin bir baskısı neticesinde kurulmuştu. Bu suretle bütün boy beyleri, bütün göçebeler kendilerine yurt bulmak için Anadolu'ya göçmek zaruretini kavramış ve bu husus herkesin şuuruna yerleşmişti. Tuğrul Bey ve Alparslan tarafından yapılan Şarkî Anadolu seferleri; Kutalmış, Afşin, vesair kumandanlar idaresinde sevk edilen bazı merkezî kuvvetler müstesna, Malazgird kadar Anadolu'ya yapılmış Türk akın ve fetihleri hep bu göçebe Türk boylarının eseri idi. Boy Bey­leri idaresinde Anadolu'ya giren Türkler Sivas, Kayseri ve Konya'ya kadar ilerlemişler birçok bölge, şehir ve kasabaları işgal etmişlerdi.  Fakat bu fetihler henüz kat'i bir mahiyette olmadığı gibi Selçuk-Bizans hudutlarında da esaslı ve hususiyle hukukî bir değişiklik bahis mevzu değildi. Bu sebeple Bizans toprakları içinde Anadolu'da, Türkler henüz bir takım mahallî veya muvakkat adacıklar halinde bulunuyor ve seyyar koloni teşkil ediyor idi. Öyle ki Bizanslılar bunlar üzerine kuvvetler sevk ettiği zaman göçebeler ya mahsur bir durumda kalarak mücadele eder veya büyük kuvvetle karşılaştıkları zaman bölgeyi terk edip başka bir sahaya giderlerdi. Fakat tamamıyla çekilmek ve Anadolu'yu bırakmak bahis mevzuu de­ğildi. Zira onlar için tekrar Türkistan'a dönmek hem faydasız, hem de imkânsızdı. Binaenaleyh Oğuz Türkleri ya Anadolu'da kendilerine yurt bulacak veya orada ölecekler idi.

Malazgird Muharebesi'ne kadar ne Bizans'ın Türkleri Anadolu'dan çıkarmak teşebbüsleri bir semere vermiş ve ne de İslâm'ın iç meseleleri ile meşgul bulunan Selçuk Devleti, bu kısmî istilâları kat'i bir fütûhat şekline sokarak ırkdaşlarına emin bir yurt sağlamak, İslâm'ın bu eski rakibini ezerek tarihî vazifesini ve cihangirlik mefkûresini gerçekleştirmek imkânını bulabilmiştir. Nitekim, Mısır'da hâkim bulunan Şiî Fatimî Devleti İslâm dünyasının birliği ve selâmeti için ciddi bir engel teşkil ediyordu. Hatta Tuğrul Bey zamanında onun mevkii bir derece sarsılmış ve bu sebeple de İstanbul camiinde namına okutulmakta olan hutbe, Abbasî Halifesi ve Selçuk Sultanı adına çevrilmiş idi. Lâkin Şiî'ler, henüz Selçuklular idaresinde bulunan Sünnî İslâm dünyasıyla rekâbet iddiasından vazgeçmiş değildi. Bu Sünnî-Şiî rekâbeti dolayısıyladır ki Malazgird Muharebesi arifesinde Alparslan Bizanslılarla değil Fatimîlerle hesaplaşmak zaruretini duyarak Suriye seferine çıkmış bulunuyordu.