Nesebten Sebebe Ortadoğu’yu Düş(le)/(ün)mek
Ortadoğu adıyla bile bize yabancı bir kavram. Öz vatanında üretilmemiş bir yama. Küresel hesaplar perspektifinde bir yön çizimi, cetvellerle sınırları belirlenen bir coğrafyanın makus adı. Etnik ve mezhepsel kördüğümle, vekaletçi terörle yönetilmesi kolay bir mekan. Hiçbir umran teklifine gerek olmadan; hayatta kalmayı, en basit şartlarda yaşamayı, asgari hukuku, azami geri kalmışlığı vaad edip, olmakla ölmek arasındaki insanları razı etmenin kolay olduğu bir yer. İbn Haldun'un yaklaşımıyla “nesep” derdine düşmüş, medeni yaşamak için “sebeb”i kalmamış bir coğrafya.
“Bugünün Ortadoğu”sundan nesepten sebebe nasıl çıkılacağının, uzlaşma ve umranın nasıl mümkün olacağının imkânları düşünülecekken, daha fazla şiddettin enstrümanlarını üretmekten başka akıl üretemeyen yerlilerle ile gözlerini diktikleri coğrafyayı daha çok nasıl böleriz de yönetirizi düşünen efendiler arasında boğulan bir yer.
İbn Haldun'un mekânın ve insanın sosyolojisine dair ifadelerini hatırlamak, perspektifimizi yeniden yerli olana çevirmek zamanı ne zaman gelecek. Amerika'da oturduğu yerden buralara nizam vermeye çalışan devşirmeler ile vekaletçi uzantılar etnik ve mezhepsel yarılmalar üzerinden “nesep” peşine düşürmeye çalıştıkları coğrafyanın insanlarını ne kadar bölerlerse sınırların da o kadar bölüneceğini öğrenmişler.
Etnik ve mezhep üzerinden alt kimliklere bölündükçe fay hatları kırılan, kırılan hatlar üzerinden kaosa düşen kaoslar derinleştikçe krizler ve çöküşler yaşayan coğrafya kendine bir yaşama “sebeb”i bulamayacak mı? Uzlaşmayı ve umranı vaad eden bir “sebep” Selçuklu ve Osmanlı çizgisinde asırlarca bu coğrafyaya rengini vermişken bu ayılamama hali ironiktir. Mefkure, umran ve şahsiyet unutulmuştur. Bedevi düzeydeki haller öne çıkarken hadari düzeyin kavramları görünmez olmuştur. Bu hale ne Trump'tan ne de AB'den deva beklemek beyhudedir.
İbn Haldun, sosyolojik olarak hadari/ bedevi bakış açısıyla şehirli ve çevre ilişkilerine organik bir açılım sergiler. Tarihin geçmişten farkı onun kendinde gerçekliklerini ve buna dair insan hareketlerini tespit etmekle alakalıdır. Modernizmin lime lime ettiği hayatlarımızda, bugün medeniyet arayışımıza bedevi kökenlerimizin bizi var eden ama belirli zihniyet düzeyinden sonra ayrıştıran yapısını düşünme ve yakınlaşmayı sağlayacak zihni ve fiili dönüşümün gereklerini tefekkürü ilham eder. Medeniyet arıyorsak önce bedavetten yana tavrımızı netleştirmemiz lazımdır.
Sosyolojik zihnimizi oryante etmek adına İbn Haldun bize önemli bir aydınlık sunar. Şehirleri olmayanların ve şehirlerinde şahsiyet bulmayanların medeniyeti olmaz. Ortadoğu'nun bugünkü bedevi nesepçi kafaları hadari sebepçi bir umranı üretmekten uzaktırlar.
Dünün Bilad-ı Şam'ındaki umran bugünün Ortadoğusunun Suriye'sinde kaybolmuştur. “Sebep” asabiyesini kaybetmiş kitleler “nesep” asabiyeleri (etnik-mezhep-çıkar) peşinde savrulup durmaktadır. Sebebi olmayanların hadareti olamıyor, nesep peşindelikse bedevilikten öte bir imkân sunamıyor. Dönüşümün dinamiği bu değişim dinamiğine oturmadıkça da bir ülkenin ruhu Çelebi Mehmet'in mezarında yazılan nasırul'-ibad, amiru'l-bilad, dafiu'z-zulümat ve'l-fesat düzeyinde olamıyor. Yani insanlara yaşanası bir hayat alanı, bunun üstünde imar ile ihya olan coğrafya ve insanlar, nihayet buradaki ahlaki dirayeti sağlayacak olan zulüm ve fesatı engelleyecek bir ilkeler bütününü üretmiyor.
Asabiye bölge insanı için dönüşümün dinamik merkezi olarak anlaşılmalıdır. Çağın ve zamanın ruhuna uygun olarak mevcut zeminin şekillenerek insanın, coğrafyanın kendi şahsiyetini bulmasının esası asabiyesinin içeriği ve bunun nasıl yönetildiğine bağlıdır. Selçuklu ve Osmanlılar bunu başardılar. Bu noktada “neseb asabiyesi ve bedevilik” bir negatif kavramdan ziyade bir düzey olarak görülmelidir. Zira her toplum yola bu birleştirici temel kavramlardan başlar. Menşe, süreç ve gaye bu bağlamda teşekkül eder. Toplumun asabiye ile başlayan dönüşüm iradesinin yola başlayacağı nokta. Bu noktada nesebin çizdiği zihniyet dünyasının da evrilmesi beklenecektir. Buradan hadarete gelen yol yine bir zihniyet halinin perspektifini sunar. Bu noktada bir sebep üretilerek artık hayata nesebin tek düze ve renkli yapısının yerine uzlaşma ile çok yönlü ve renkli bir başka teşekkülü söz konusu kılar. Bu dinamizmi bir toplum ve devletin yerel düzeyde küçük bir yapımı, bölge devletimi yoksa küresel bir güç mü olacağını mı belirler.
İbn Haldun “Mülk ve hanedanlık asabiyetin ulaşmak istediği bir gayedir. Hadaret de bedeviliğin ulaşmak istediği bir gayedir. Hanedanlık ve mülk (devlet), âlemin ve umranın sureti (formu)dir. Tebaa, şehirler ve sair ahval (itibariyle âlem ve umran) da tümü ile o suretin maddesini teşkil eder.” Bu tespitler bize asabiyenin bir toplum, grup veya kişi için siyasete dair ulaşmak istediği dönüşüm dinamizmi açısından önemi gözlenir. Asabiye burada bir sistem, rejim, yöntem olabilir. 21. Asırda Türk asabiyesinin siyaseten ulaşmak istediği noktada Başkanlık nerede duruyor? Bu soruya bedeviliğin gayesinin hadarilik olduğu da eklenirse; 21. Asırda Türk asabiyesi ve yapısı nasıl bir sistem ve umran düşünüyor. Coğrafi ve toplumsal maddemiz nasıl bir forma dönüşecektir? Bu dönüşüm asabiyemizim yeni bir dinamizmini belirleyecek midir? Bize bir sebep verecek midir? Osmanlı tecrübesinden bakarsak beylikten cihan devletine giden yolda siyaset ve umran zihni gelişimini buna muvazi sürdürür. Osman Gazi'nin idare ettiği beylik ile Fatih'in yönettiği devlet Türk asabiyesinin siyasi ve medeni gelişim ve dönüşümünün bir realitesini teşkil etti. Mustafa Kemal Atatürk ile başlayan süreç evirileceği yeni noktada başkanlık ile devlet, asabiye manivelasıyla siyasi ve umrani gelişmesini farklı bir aşamaya evirmek, bu yolla farklı bir zemine mi ulaşacaktır? Amaç ve niye buysa bir dinamizmden söz ediliyor demektir. Devletin kararı bu noktada bir eğilimi içeriyor önermesi dinamizmin evrimi adına çok ilginç bir manzara gösterecektir. Cumhurbaşkanlığı sistemi tartışmaları içinde bu derin medeniyet dönüşümünü de görmek, anlamak geleceğe daha farklı bir perspektifle bakmaya yol açabilir.
Türk asabiyesinin siyasi eğilimi devleti kurarken saltanat sisteminden Mustafa Kemal Atatürk ile ulaştığı modernleşme çizgisinde yeni bir aşamayı yaşadı ise bugünkü gelişmeler benzer bir değişim ve dönüşüm habercisi ise bu tarihi bir dönemeçte olduğumuzu gösterir.
Ortadoğu'da bugün yaşanan “sebep” arayışı ve “nesep” odaklı etnik ve mezhep çatışmalarına karşı zihniyet dönüşümünü gösteren sistem değişiklikleri ümit verici süreçlere işaret olabilir. Bu düzeyde meseleyi tek adam tartışmalarından biraz daha derin zaviyeden okumak zarureti aşikârdır. Asabiyenin gayesi doğrultusundaki eğilimi millete ve devlete verilecek şekli ve geleceğin rengini de tayin edecektir. Bu bakımdan etnik ve mezhepçi çelişkiler içindeki Ortadoğu'da nesep kavramı ile ortaya konulan varoluşsal gerçeğin decandans hallerinin yol açtığı sorunlar birleştirip uzlaştırıcı bir sebep üretemeyen coğrafya için hayati önem taşıyor. Bir düşünme ve düşleme denemesi olarak bölgemize ve ülkemizde yeni gelişmelere dair naçiz bir bakış açısı olacak İbn Haldun perspektifinde günü okumak, karışıklığa tutarlı bir anlam kazandırmak, geleceğe perspektif sağlamak noktasında değer taşır gibi görünüyor. Başkanlık tartışmasında “sebep” iyi konulur ve değişimin süreci ve yönü isabetle gösterilirse gelişmelerin anlamı daha farklı bir manzarayı açıklar ve anlatır. Bizi var eden neseplerimizi anlamlı bir sebebin için insanlığa sunmak yerli ve milli olanı evrensel düzeye taşıyacak aklı üretmek olacaktır. Ortadoğu belki o zaman kendine bir yerli ad bulabilir ve şahsiyetiyle düşünmeye başlar. Düşünmek düşlemekle başlar.