Mustafa Kemâl'in ismi nîçin loca matrikülünde yok? -61
Sabataî Cemâatiyle münâsebeti
Kemalo-Marksist Sertel'lerin âdetâ bir Sovyet gazetesi havasında ve mütemâdiyen Milletimizin mânevî değerleri aleyhinde tahrîkât yaparak neşrettikleri Tan gazetesinin Cağaloğlu'ndaki matbaası, 4 Aralık 1945'te, galeyâna gelen Üniversite talebelerinin ve halkın bir kesimi tarafından tahrîb edilmiş, gazete kapanmıştı. (Kemalo-Marksistlerin propaganda ettikleri şekilde cereyân etmiyen ve vukuunda daha ziyâde o senelerin dünyâ konjonktürünün ağır bastığı bu girift hâdise, ayrı bir makale mevzûudur.) Sertel'lerin ortağı, Sabataî gazete patronu Halil Lütfü Dördüncü, 1948'de gazeteyi tekrâr neşretti ve gazete, 1959'a kadar fâsılalarla çıkmaya devâm etti. Kâzım Nâmi, Arnavutluk ve Makedonya Hâtıraları'nı Tan'ın Kasım 1955 nüshalarında tefrika etmişti. Bu Hâtırât'ın iki tefrikası (17 ve 18 Kasım 1955) Sabataî Cemâatinden bahsediyor. Şu var ki Hâtırât'ın yine Arnavutluk ve Makedonya Hâtıralarım ismiyle yapılan kitap baskısına (İstanbul: Sucuoğlu Matb., 1959, 41 s.) Sabataîler hakkındaki kısım konulmamıştır. Araştırmacı-yazar Rıfat N. Bali, “Anılarda ve Söyleşilerde Sabetaycılar” başlıklı derlemesine (Tarih ve Toplum, Temmuz 2002, sayı: 223, ss. 26-27) bu kısmı tam metin hâlinde dercetmiştir; kaynağımız bu makaledir.

Sabbataï Tsevi - Portrait par un témoin oculaire, Smyrne, 1666.
(http://fr.wikipedia.org/wiki/Sabbata%C3%AF_Tsevi; 5.8.2011)
17. asırda, Osmanlı topraklarında, “Sabataî, Dönme, Avdetî” gibi isimlerle anılan bir Münâfık cemâatin doğmasına sebeb olan ve zâhiren ihtidâ ederek Azîz Mehmed Efendi ismini alan Kabbalacı Haham Sabetay Sevi'nin (İzmir, 1626 – Ülgün / Karadağ, 1676) bir görgü şâhidi tarafından yapılmış resmi… Son bir buçuk asırlık Türkiye târihini yoğuran başlıca birkaç âmilden biri bu cemâattir. Dört asırdır sînemizde yaşıyor, bizden görünüyor, fakat (cüz'î bir kısmı hâriç) bizimle kaynaşmıyor, bize temessül etmiyorlar… Bize temessül etmedikleri gibi, sonunda, içimizden milyonları kendilerine temessül ettirdiler… Muâsır târihimizde Türk olarak bilinen pek çok şahsıyet bu cemâate mensûb olduğu gibi, Terakkî ve Fevziye Mektebleri de, İstanbul'a taşınıncaya kadar, onlara münhasırdı. Sonradan (1920'li senelerden îtibâren), onlardan olmadıkları hâlde Türklük hassâsiyetini kaybetmiş bir kısım âileler de çocuklarını bu gibi mekteblere göndermeye başladılar… Sevi'nin mezârı, Karadağ'ın Adriyatik kıyısındaki Ülgün (Ulcinj) kasabasındadır. Kabri, Murad Dede Türbesi olarak biliniyor, bir evin avlusunda bulunuyor, ancak ev sâhibi âilenin izni ile ziyâret edilebiliyor ve âile, resim çekilmesine müsâade etmiyor; aynen dîğer Müslüman türbeleri gibi, asıl kabrin üzerinde, Arapça duâlar işlenmiş yeşil örtülü bir sanduka bulunuyor…
Türkiye'de Sabataîlerin Kâzım Nâmi kadar alenen medh-ü-senâsını yapan ikinci bir muharrir var mıdır, bilmiyoruz. Münâfıklığı dîn hâline getiren, içimizde İslâm Medeniyetine karşı Avrupa Medeniyetinin bayrakdârlığını yapan ve bu husûsiyetleriyle 19 ve 20. asırlar Türkiye târihinde pek meş'ûm roller oynamış bu zümreden, Münevver Ayaşlı, Sâmiha Ayverdi, Necip Fazıl gibi Müslüman muharrirler, onların bu (bizim zâviyemizden) menfî husûsiyetlerine işâret ederek antipatiyle bahsederler. Hâlbuki Kâzım Nâmi'nin kaleminden, bambaşka bir Sabataî portresiyle karşılaşırız: Samîmî Müslüman, samîmî Türk, samîmî vatanperver, samîmî dostlar…
Kâzım Nâmi'ye göre, Sabataîler “Kabalist Yahûdiler”dir. Pâdişâh IV. Mehmed devrinde ortaya çıkan Sabetay, “Kabalist, yâni bir nevi Bâtınî” bir şahsıyettir. “Pâdişâhın baskısıyla Müslümanlığı kabûl etmiş, Aziz Mehmed Efendi adını almış, fakat Kabalistler yine ona bağlı kalmışlardır”. Onun “Adriyatik kıyısındaki Ülgün kasabasında ölmesinden sonra, Müslümanlığı kabûl etmiş olan Kabalistlerden Yakup Efendi adındaki adam, onları toplayıp Selânik'e gelmiş, burada yerleşmiştir; işte Dönme denilen halk, bu Müslümanlaşmış Kabalistlerin soyundandır”.
Burada hemen bir husûsu tasrîh etmemiz lâzım: Umûmiyetle mâhûd zümre tarafından yapılan propaganda hilâfına, Pâdişâhı devirmeyi ve dünyâyı mürîdleri arasında paylaştırmayı hedef alan bir fesâd hareketinin başını çekmekle îdâmı fazlasıyle hakkeden Haham Sabetay Sevi (1626-1676), “Pâdişâhın baskısıyle”, yâni cebren değil, cezâsından kurtulmak için ve zâhiren “ihtidâ etmiştir”. Âilesi ve dîğer mürîdleri için böyle bir mes'ele bahis mevzûu olmadığı hâlde, yâni hiçbir mücbir sebeb bulunmadan, onlar da, “Mesîh”lerinin tâlîmâtıyle, onun gibi zâhiren “ihtidâ etmişlerdir”. “Kabalist haham”, bu münâfıklığa hem dînî bir kılıf uydurmuş, hem de bunu bir strateji olarak benimsemişdir. (Bunun isbâtını, İnşâallâh, bir başka makalede yaparız!)