Mustafa Kemâl'in ismi nîçin loca matrikülünde yok? -48
Mason ideolog Işındağ'ın îzâhatı: “Masonluk, dînler üstü bir dîndir”
Yukarıda Mason feylesof Mazaroz'un “Masonluk, dînler dînidir” şeklindeki târifini gördük. 1972 ve 1979'da Pâris Obediyansına tâbî Yüksek Şûrâ'nın (Süprem Konsey) Âmir Büyük Hâkimi (Suvren Gran Komandör) seçilen Dr. Selâmi Işındağ, tamâmen (Londra Obediyansı Masonlarıyle ortaklaşa benimsedikleri) Eski ve Kabûl Edilmiş İskoç Ritinin ritüelleri üzerinde tefekkür ederek, onların tefsîri mâhiyetinde olarak (Kemalist Uydurma Dille) kaleme aldığı Masonluktan Esinlenmeler isimli kitabında (İstanbul: Mason Derneği Yl., No 1, 1977) aynı netîceye varıyor:
“Masonluk, bir dinin dar sınırları içinde barınmaz. O, evrenseldir. Bütün dinleri içinde toplar. Din, mezhep ve ırk ayrılığını kaldırarak dinlerin üstüne yükselmiş evrensel bir dindir.” (s. 141)
Diğer dinler ise bâtıl îtikadlar, dogmalar ve taassupla mâlûdür. (s. 123) Bâtıl îtikadlara, (kendi tâbiriyle) “boş inançlar”a gelince, bunlar da “Zâtî Allâh” (“Dieu personnel”), “Tanrı ile ilişki kurarak buyruklar alınması (vahiy)” (s. 129), cennet, cehennem, kader, (hastalıklar ve tabiî âfetlerle tecellî eden) ilâhî cezâlardır… Hakîkate dayanmıyan bu dînler, “Tanrı kavramına insan nitelikleri vererek [Zâtî Allâh'a inanarak; Masonlar nazarında böylece “putperestliğe” saparak –ss. 129, 134-] kaderciliğe dayandıkları için boş inançlar ve bağnazlık denizine girmişlerdir.” “Toplumların, ulusların bugün inandıkları ve bağlanmış oldukları ‘sakat kavram' gerçek din olamaz… Bugün çoğunluğun inanışı masallar, boş inançlar ve illüzyonlardır.” (s. 123)
Yaşadığımız şu müsbet ilim ve felsefî tefekkür çağında artık o dînlere bağlanılamaz. Onların mîadı dolmuştur:
“Dinleri yadsımıyorum. Hepsinin kendi zamanlarında hümanist eylemleri olmuştur. Pek çok insanın iyi yola girmesini ya da dönmesini sağlamışlardır. Ama olumlu bilim, akıl ve erdemleri olan insanların dinlere gereksinme duymayacaklarını da kabul ediyorum.” (s. 56)
Nitekim, Kemalist Rejiminin direklerinden, masonî derecelerin zirvesine kadar tırmanmış değişmez Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya, bu “hakîkati” daha 1934'te, üstelik Kemalist Meclis'in kürsüsünden îlân etmiş ve o Meclis tarafından “okay” sesleriyle, alkışlarla tasdîk edilmişti:
“Dînler işlerini bitirmiş, vazîfeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayâtiyet bulamıyan müesseselerdir.” (Şükrü Kaya'nın 3 Aralık 1934'te, TBMM'de, “Her hangi dîn ve mezhebe mensûb olurlarsa olsunlar rûhânîlerin mâbed ve âyinler hâricinde rûhânî kisve taşımaları yasaktır” hükmünü getiren kanûn lâyihası müzâkeresi esnâsında yaptığı konuşmadan, TBMM Zabıt Cerîdesi, 3.12.1934, Devre: IV, Cild: 25, İctimâ: 4, İn'ikad: 11, s.77.)
Hâlbuki mîadı dolmuş bütün o eski, semâvî, bâtıl dînlere alternatif olan, onların yerine kaim olmaya başlayan Masonluk, “her türlü fanatik duygulardan, ilkel ve kısır fantezilerden ve özellikle patolojik bağnazlık krizlerinin tümünden uzak, âri ve içtenlikle dolu bir anlayış, bilimsel, filozofik ve gerçek bir düşünme yoludur”, (uhrevî mükâfat ve mücâzat telâkkîsini reddeden, yâni laik mâhiyette) “bir ahlâk ideolojisidir” (ss. 62, 104) “bütün insanları dinlerin üstünde birleştirmek isteyen”, “yetkin, bilgin, irfana erişmiş, bilim, akıl ve bilgeliği olan insanlara” lâyık (s. 122) yegâne “gerçek dindir.” (s. 123). Ayrıca, o, bu yapısıyle, “Büyük İnsan Atatürk'ün ülkemize ve ulusumuza kazandırdığı mutlu özgürlük koşullarında her zaman olumlu gelişmeye, yükselmeye ve reformlara istekli olmuştur… Her zaman Büyük İnsan Atatürk'ün kurduğu bağımsız, özgür ve laik cumhuriyeti desteklemiştir…” (s. 123) Böylece müsbet ilim zihniyetine, hakîkat aşkının tahrîk ettiği felsefî tefekküre, esâsı dürüstlük olan ahlâka, İnsan Haklarına, millî hâkimiyet düstûruna, cumhûrî hükûmete ne derece merbût olduğunu hârikulâde bir sûrette isbât etmektedir…
İmâm-ı Gazâlî devrinde de aynı sapkın iddiâdaydılar
Masonluğun bu “kendileri gibi münevver insanların dînlere ihtiyâcı olmadığı” iddiâsı, aslında hiç de yeni değildir; hattâ bunun en azından bin senelik bir mâzîsi vardır. İmâm-ı Gazâlî'nin (1058-1111; Rahmetullâhi aleyh) aşağıdaki satırları, onun devrinde de böyle aklıevvel feylesof veyâ münevver taslaklarının mevcûd olduğunun şâhididir; mâmâfih, insanlar bizim devrimizdeki kadar şımarmış, haddini aşmış olmadıklarından bunların sayısının bugünkilere nisbetle pek cüz'î olduğu tahmîn edilebilir:
“(Şerîatin emirlerini yerine getirmekte kusûr edenlerden) birisi de şöyle diyor: Bunu birini taklîd ederek yapmıyorum. Ben felsefe ilmini okudum. Nübüvvetin hakîkatini inkâr ettim. Gördüm ki bunun netîcesi hikmet ve maslahata dayanıyor. İbâdetlerden maksad, halkın avâm kısmını zaptetmek, onları birbirini öldürmekten, çekişmekten, nefsânî arzûlarına dalmaktan korumaktır. Ben câhil halktan değilim ki dînin emirlerine muhâtab olayım. Ben hakîmlerdenim, hikmete uyarım. Onunla hakîkati görürüm. Kimseyi taklîd etmiye ihtiyâcım yok…” (İmâm-ı Gazâlî, El-Munkızu min'ed-dalâl, Müt.: S. Şeref, Ahmed Dâvudoğlu, H. Tural, İstanbul: Cağaloğlu Ye., 1970, s. 80)
Hakîkatte ise, bu, bir küstâhlıktan, haddini bilmezlikten başka bir şey değildir. İnsanoğlunun kendi kendine kifâyet ettiğini söyleyenler, Allâh'a ve Vahyî İrşâda ihtiyâc duymıyanlar, fırtınaya yakalanmış pusulasız bir gemi misâlidirler: âkıbet, felâket mukadderdir. Onları şeytan kolayca iğfâl eder, yaptıkları fâhiş hatâları, süsler de gözlerine güzel gösterir; mütemâdiyen bir hatâdan dîğerine sürüklenirler; reylerinde bâzan isâbet etseler de, hayâtları bir küll olarak kaybedilmiş bir imtihândır.
Bu kimseler, aynı zamânda, pek zâlimdirler; zîrâ hiç hakları olmadığı hâlde, Allâh'a ve O'nun Teblîğine muhtâc olmadıklarını iddiâ etmekle, bütün eksikliklerine, zavallılıklarına rağmen İlâhlık taslamış, kendilerini bilfiil İlâhlaştırmış olurlar. Hâlbuki bu derece (ki bu, sonsuz derece demektir) kibre sapan, kendini Nemrûd gibi İlâh makamında görende, fazîlet ne arar, insanlara ondan ne hayır umulur? Onların insanlara “hayır” diye yaptıkları da mihnet doludur; yüksek ihtimâlle istismâr niyetiyledir; gösteriş içindir; daha büyük bir maddî-mânevî menfâat elde etmek maksadıyledir, ilh… Aynen Yüce Rabb'imizin buyurduğu gibi:
“Aman ha, kendini (Allâh'tan) müstağnî gören insan, muhakkak tuğyân eder! (Kellâ innel insâne le yatğâ, en raâhustağnâ)” (Alâk Sûresi -96-: 6-7) [“Müstağnî gören”: Kendini kendine yeterli gören, ihtiyâc duymıyan. “Tuğyân”: Haddini aşma, azgınlık, taşkınlık, isyân etme, Tâğût'a, âsî, azgın şeytâna uyma.]
Dahası, bu kimseler ne kadar aksini iddiâ ederlerse etsinler, mânen yalnızdırlar; insanın kalben yalnız olması ise, dehşet vericidir, çıldırtıcıdır. Allâh-ü Teâlâ ne güzel buyurmuştur:
“Onlar îmân etmişler ve kalbleri Zikrullâhla tatmîn olmuştur. Hakîkaten kalbler ancak Zikrullâhla tatmîn olur! (Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh. E lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.)” (Râd Sûresi -13-: 28) [“Tatmîn olur”: Yatışır, sükûnet, huzûr bulur.]