Mustafa Kemâl'in ismi nîçin loca matrikülünde yok? -37

-----

1940'lı, hattâ 30'lu senelerden beri tartışılan, daha doğrusu tartışılmaktan ziyâde istismâr edilen bir mes'ele:

Mustafa Kemâl'in nazarında Masonluk muzır bir cereyân mıydı? Böyle olduğu için, Mason Localarını kapattı mı? Binâenaleyh Kemalizm ile Masonluğun birbirine zıd iki ideoloji, dahası, Masonluk-Yahûdilik münâsebetini dikkate alarak, Kemalizmin Yahûdi aleyhdârı  olduğuna hükmedilebilir mi?

Bu mes'eleyi, vesîka ve delîllere istinâden, ilk def'a bundan 40 sene evvel ele almış ve aydınlığa kavuşturmuştuk. Bilâhare, yeni vesîkaların ışığı altında, mes'ele üzerinde birkaç def'a daha durduk. Buna rağmen, mes'ele, efkârıumûmiyede, mürekkep akıtmaya, nefes harcatmaya devâm etti. Devâm etti, çünki asıl derd, umûmiyetle, hakîkate ulaşmak değil, mes'eleyi şu veyâ bu maksadla kullanmaktı. Bizim bütünüyle vesîka ve delîllere müstenid neşriyâtımızın görmezlikten gelinmesinin başlıca sebebi de bu tavır olsa gerek…

 

Dünden devam

 

Osmanlı târihinin en büyük ihâneti, mâhud kalem tarafından, “İstibdâddan kurtuluş” hâdisesi olarak takdîm ediliyor ve o günden bugüne bu yalan propaganda, “resmî târih” hâlinde sürüp gidiyor:

“…Selânik'teki Merkezi Umumî de harıl harıl hazırlanıyordu; Temmuzun 23 üncü Cuma günü Meşrutiyetin ilânı kararlaşmıştı. Manastırdaki ilân haberi Selânik halkınca çarçabuk öğrenildi. Akşam üstüne doğru, kalabalık bir halk Olimpos meydanını doldurmuştu. […]

“Akşam üstü, nöbetçi olmadığım için, daireden fırladım, çıktım. Koşa koşa tranvaya atladım; (Olimpos) meydanına geldim. Burası iğne atsan yere düşmez denecek bir halde idi. Kristal gazinosunun üzerindeki (Cercle de Salonique – Selânik Kulübü) nün balkonundan halka nutuklar söyleniyor, aşağıdan ‘Yaşasın Hürriyet! Yaşasın Vatan! Yaşasın Millet!' feryatları göğe çıkıyordu.

“Halkın arasından sürünerek Cercle de Salonique'in kapısına kadar çok güçlükle geldim. Merdivenlerden çıktım. Beni tanıyan dostlarım tarafından sevinçle karşılandım. Beni de balkona çıkardılar. O sırada biri nutuk veriyordu. O bitirince bana: ‘Haydi Kâzım bey! Sen de bir şeyler söyle!' dediler. Ne söyliyeceğimi bilmiyordum; ömrümde ilk defa halk kalabalığının önüne çıkıyordum. Kalbim göğsümü parçalarcasına çarpıyordu. Heyecanımı yenmeğe çalışmıyarak bağıra bağıra birşeyler söylemeğe başladım; ama ne söylediğimi bilmiyordum; yalnız göğsümdeki yaver kordonunun halk üzerinde kötü bir tesir hasıl edeceğini sanarak, ‘Ben, milletin, sizin yaveriniz olmakla öğünenlerdenim' dediğim zaman aşağıdan ‘Yaşasın Millet Yaveri!' diye bir feryat yükseldi. […]

“Serkıl salonundan çıktım. Balkonda söz söyliyenlerden başka meydanda arabalar üzerine çıkarak söz söyliyenler de vardı. Birdenbire o kadar hatip çıkmıştı ki!

“Halkı heyecanına bırakarak tranvaya atladım; evime döndüm. Yemekten sonra, Müşirün evi karşısındaki köşede bir evde oturan Manyasî-zade Refik beye uğradım. İçeride Refik bey yoktu; Merkezi Umumî arkadaşlarından birkaçı durmadan şapiğrofla duvar beyannameleri basıyor, bütün şehrin sokak dıvarlarına asılmak üzere takım takım gönderiyordu. Ben de onlara yardım etmeğe başladım.

“Derken evin önünde bir gürültü koptu. Binlerce halk evin önüne gelmiş, Refik beyi istiyordu. Ben çıktım; Refik beyin evde bulunmadığını söyledim. Hemen önlerine geçtim; bütün bu kalabalığı yandaki Müşirin evine götürdüm. Müşir İbrahim Paşa, çıktı; Hürriyet nimetlerinden kısaca bahsetti. Ben, bir köşede saklandım, kendimi göstermedim. Halk Müşiri alkışladıktan sonra, gene arkam sıra gelerek Modyanoların [Modiano âilesinin birkaç ferdi Macedonia Risorta Locası'nın müntesibiydi] köşkünde oturan Umumî Müfettiş Hüseyin Hilmi Paşanın evine gittik. Yollarda hep (Büyük Rifat) dediğimiz Doktor Rifat'ın hemen o akşam yazdığı, Udî Ahmet'in de bestelediği: Dünyâda emsâli adîm yaptık bugün bir inkılâb, / Hâinleri, alçakları, zâlimleri ettik harâb! [… ile Nâmık Kemâl'in] Vatan şarkısını söylüyor, sokakları gümbür gümbür öttürüyorduk. [Beytin imlâsını doğru telâffuza göre değiştirdik.]

“Hüseyin Hilmi Paşa, aşağıya indi; (Zatı Hazreti Padişahi) nin ‘Lütfen ve atifeten Kanunu Esasînin mer'iyetine emir ve ferman buyurduklarını' söyleyince halk ‘kahrolsun!' sesleriyle cevap verdiler.

“Paşa çekildi, ben de arkadaşlara, yarın sabah Hükûmet Konağı önünde buluşmak üzere dağılmamızı söyledim. İtirazsız kabul ettiler, sükûn içinde dağıldılar. […]

“Ertesi sabah uyanır uyanmaz Hükûmet Konağına koştum. Konağın önünde yine büyük bir halk toplanmıştı.

“Onlarla birleştim. Ben artık Millet Yaveri diye anıldığım için, halkla beraber, Hükûmet Konağından ayrıldık, Islâhhâne, Hamidiye caddelerini takip ederek Beyazkuleye geldik. Kışla meydanında İsmail Canbolat merhumun yaralı yattığı evin önüne geldik. İsmailin ciğerleri sağlam olmadığından yarasının ıstırabı geçmemiş, harareti yükselmekte bulunmuştu.

“Bütün bu gezmede heyecanla ‘Yaşasın!' diye bağırışıyor, yukarıda yazdığım marşları söylüyorduk. Arasıra duruyor, bizi seyreden halka nutuklar veriyorduk. Bizi bir nevi çılgınlık tutmuştu. […]

“Yukarıda dediğim gibi, Selânik bir çılgınlık içinde idi. Nümayişler, nutuklar günlerce devam etti. Çeteler dağlardan inerek trene biniyor, Selânik'e geliyordu. Bu çeteler halk tarafından nümayişlerle karşılanıyor, Beyazkule bahçesine getiriliyor, onlara ikramlar yapılıyordu. Dağda su yüzü görmiyen, sakallı, perişan kıyafetli, silâhlı çetecilerle halkın sarmaş dolaş olduğunu görmek tuhaf bir şeydi; fakat bu, kimseye garip görünmüyor, gayet tabiî sayılıyordu. Hele Yenice civarlarında çetesiyle dolaşan Apostol ile Gevgili dolaylarında dolaşan Yovan büyük tezahürle karşılandı. Bunlar Bulgar çeteleriydi. Rumların da çeteleri, çetecileri vardı; onlar da geliyordu.

“O günlerde milliyet dâvası güdülmüyor, o ana kadar birbirlerinin kanına susamış olan çeteciler kucaklaşıp duruyorlardı.

“İttihat ve Terakki, Olimpos meydanına yakın bir sokak içindeki matbaayı kiralamış, orada (İttihat ve Terakki) gazetesini çıkarıyordu. Bu gazetenin baş yazarlığını Maliye Müfettişlerinden (Ruso) [Rousseau] adında bir musevi yapıyordu. Bu gazete, ileride bahsedeceğim (Otuz bir Mart) hâdisesine kadar çıkmakta devam etti.

“Selânik'te başlıyan Meşrutiyet tezahürleri bir türlü sona ermiyordu. Bulgar, Rum çetelerinin nümayişler içinde Selânik'e girmeleriyle vilâyetlerden, sancaklardan, kazalardan da heyetler gelmekte, İttihat ve Terakki'ye olan bağlılıklarını bildirmekte idiler…” (Kâzım Nâmi 1957:  30-34)

İttihâdcı İhtilâlinde başta Macedonia Risorta (ve tabiî, arkasındaki Grande Oriente d'Italia) olmak üzere Mason Localarının büyük bir rol oynadığını gören birçok insan Localara intisâb etmeye heveslendi ve yeni müntesibler, yeni Localarla Masonluk Türkiye'de büyük inkişâf kaydetti; kısa zaman sonra Şûrâ-i Âlî-i Osmânî ile Meşrik-ı Âzam-ı Osmânî'ye vücûd verilmesi de bu gelişmenin bir netîcesi oldu. Osmanlı Masonluğu üzerinde birinci elden vesîkalara istinâden ciddî çalışmalar yapan Prof. Dr. Paul Dumont'un da tesbît ettiği gibi:

“Ülkenin yeni efendilerinden çoğu mason olduklarını açık açık ifade ediyorlardı. Bu konjonktür değişimi çok geçmeden sonuç verdi. Mason localarına doğru daha önce benzeri görülmemiş bir akın başladı. Osmanlı seçkinlerinin masonluğa bu ani hayranlığından en büyük yararı sağlayan haliyle Emanuel Karasu'nun locası –Karasu, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ardındaki beyinlerden biri olarak kabul ediliyordu- oldu. Ama diğer Selânik locaları ve özellikle de Veritas da, tekris taleplerinde ani bir artışla karşı karşıya kaldılar.” (Dumont / Berktay 2000: 69)

 1 

(https://www.pinterest.co.uk/pin/288371182382621336/; 27.2.2018)

İttihâdcı İhtilâli, Selânik'in Yahûdi-Sabataî ağırlıklı halkı tarafından nümâyişlerle, coşkun tezâhüratla tes'îd ediliyor ve Yahûdilerin Selânik Kulübü'nün Olimpos (Hürriyet) Meydanına nâzır balkonundan nutuklar îrâd ediliyor… İhtilâlin beyin takımından Emanuele Carasso “Birâder de, Mason bayrağı altında bir nutuk îrâd ediyor”…

 

Türkiye Masonluğu teşkîlâtlanırken Carasso

Carasso, bekleneceği üzere, Türkiye Masonluğunu teşkîlâtlandıranlardan biri olarak da dikkati çekiyor. Üstâd-ı Âzam Kemalettin Apak'ın anlattığına göre, daha 27 Nisan 1909 Darbesi evvelinde, iyice pervâsızlaşan Masonlar “müstakil” bir Osmanlı Meşrik-ı Âzamı kurmaya karâr veriyorlar. Daha doğrusu karârı Avrupa'daki mihrâklar veriyorlar ve Türkiye'deki Masonlar ona uyuyorlar. Şöyle ki:

Kemalettin Apak'ın naklettiğine nazaran (1958: 49-57, 62-71), önde gelen bâzı Masonlar, 23 Temmuz Darbesinden bir ay sonra, Ağustos 1908'de, İstanbul'da Tokatlıyan Oteli'nde bir araya geliyorlar ve Mâliye Müfettişi Ferid Asseo, İttihâdcıların muvaffakıyetle netîcelenen faâliyetlerinden bahsederek, iştirâkçileri bir ân evvel “Millî bir Mason teşkîlâtı” têsîsine teşvîk ediyor. “İstanbuldaki İtalyan mekteplerinin müfettişi bulunan ve İtalya Yüksek Şûrasına mensup olan Forti birader”, “İtalya Yüksek Şûrasından aldığı selâhiyetle hemen çalışmaya başlanılmasını bildiriyor”; “Vitorya dö Berlin sigorta şirketinin Türkiye mümessili bulunan Davit J. Kohen birader” de “Fransa Yüksek Şûrasının müzâheretini sağlıyor”. Derken, “Belçika Yüksek Şûrası Reisi ve Belçika Âyân Meclisi ikinci reisi Prof. Eugène Goblet d'Alviella'nın sahabet ve himayesinde” Belçika, Fransa, İtalya, Macaristan ve İsviçre Yüksek Şûrâlarının tasvîbiyle, Türkiye Yüksek Şûrası'nın teşkîli karârlaştırılıyor ve bu işe Mısır Yüksek Şûrâsı Âzâsı ve “Türkiyede birinci kolordonun ikinci Selimiye fırkası kumandanı” Prens Azîz Hasan Paşa mêmûr ediliyor. “Belçikada Brüksel Güneş Büyük Şövalye Şapitri âzasından Jozef [Joseph] Sakakini birader de” têsîs çalışmalarına yardımcı olmak üzere İstanbul'a gönderiliyor.

Prens Azîz Hasan Paşa'nın riyâsetinde ve Sakakini'nin iştirâkiyle 3 Mart 1909'da yapılan toplantıda, Osmanlı tâbiyetindeki 12 Masona (Talât Paşa, Midhat Şükrü Bleda, Mehmed Câvid Bey, Meb'ûs Nissim Masliyah, David J. Kohen, Fuat Hulûsi Demirelli, v.s.) 33. derece tevcîh ediliyor. Müteâkiben, vazîfeliler intihâb edilerek Yüksek Şûrâ teşkîl edilmiş oluyor: Âmir-i Hâkim-i Âzam Prens Azîz Hasan Paşa, onun Kaymakamı Mehmed Câvid Bey, Müfettiş-i Umûmî-i Âzam Mehmed Talât Bey (Paşa), Hatîb-i Umûmî-i Âzam Midhat Şükrü (Bleda), Kâtib-i Umûmî-i Âzam David J. Cohen…

Artık kurulmuş olan Şûrâ-i Âlî-i Osmânî, 18 Mart ve 20 Haziran 1909 târihlerinde toplanarak 7 Masona daha 33. dereceyi tefvîz ediyor: Evrenoszâde Rahmi (Arslan), Hüseyin Câhid (Yalçın), Avukat Osman Talât, Jandarma Umûm Kumandanı Galip (Pasiner) Paşa, Tüccar Sârım Kibar, Kâtibzâde Sabrî ve Emanuele Carasso. Bilâhare, bunlara, aynı sene içinde, Dr. Miralay Mehmed Ali Baba ve Fırka Kumandanlarından Faik Süleyman Paşa'nın da ilâve edilmesiyle, 33'lüklerin sayısı 21'e çıkıyor… (İçlerinde acabâ hiç –Kâzım Nâmi'nin tâbiriyle- “asıl Türkler”e mensûb olan var mıdır?)

Bundan sonraki merhalede, Avrupa Yüksek Şûrâlarından “doğan” Şûrâ-i Âlî-i Osmânî de, Meşrik-ı Âzam-ı Osmânî'yi “doğuracaktır”. Yüksek Şûrâ'nın talebi üzerine, Türkiye'de  İtalyan, Fransız ve İspanyol Obediyanslarına tâbî olarak faâliyet gösteren Localara mensûb “14 Birâder”, 13 Temmuz 1909'da, “Galatada Noradunkyan hanında Viktorya dö Berlin Sigorta Şirketinin Türkiye mümessili Davit J. Kohen biraderin yazıhanesinde” bir araya geliyor, Meşrik'ın bir ân evvel teşkîline ve (nisâbı kâfî görmiyerek) daha fazla Loca temsîlcisiyle tekrâr toplanmaya karâr veriyorlar. “1 Ağustos 1909 Pazar günü Beyoğlunda Hacopulos çarşısının üstündeki yabancı bazı locaların toplandığı lokalde mukarrer olan ikinci ictimâda” 21 mümessilin iştirâkiyle artık Meşrik-ı Âzam têsîs edilecektir.

Meşrik-ı Âzam'ın 1909-1912 devresindeki ilk Üstâd-ı Âzamı Talât Paşa ve Muâvini Miralay Galip Bey (Pasiner Paşa)'dır. Aynı devre içinde, bilâhare Talât Paşa da, Galip Paşa da vazîfelerinden ayrılıyorlar; bunun üzerine (Cihân Harbi esnâsında Kafkasya cephesinde ölen –ama Masonların iddiâsı hilâfına, aslâ “şehîd” olmıyan-) Faik Süleyman Paşa, Üstâd-ı Âzamlığa (1915-1918 devresinde tekrâr aynı makam; sonra, yerini Mehmed Câvid Bey alıyor) ve Emanuele Carasso da onun Muâvinliğine intihâb ediliyor. Bu devreden sonra, üst kademeden Mason idârecileri arasında Carasso ismi görülmüyor. Mâmâfih, Macedonia Risorta Locası'nda yetiştirdiği “Birâderler” sâyesinde Localarda mânen hep yaşayacaktır…