Mustafa Kemâl'in ismi nîçin loca matrikülünde yok? -32
1940'lı, hattâ 30'lu senelerden beri tartışılan, daha doğrusu tartışılmaktan ziyâde istismâr edilen bir mes'ele:
Mustafa Kemâl'in nazarında Masonluk muzır bir cereyân mıydı? Böyle olduğu için, Mason Localarını kapattı mı? Binâenaleyh Kemalizm ile Masonluğun birbirine zıd iki ideoloji, dahası, Masonluk-Yahûdilik münâsebetini dikkate alarak, Kemalizmin Yahûdi aleyhdârı olduğuna hükmedilebilir mi?
Bu mes'eleyi, vesîka ve delîllere istinâden, ilk def'a bundan 40 sene evvel ele almış ve aydınlığa kavuşturmuştuk. Bilâhare, yeni vesîkaların ışığı altında, mes'ele üzerinde birkaç def'a daha durduk. Buna rağmen, mes'ele, efkârıumûmiyede, mürekkep akıtmaya, nefes harcatmaya devâm etti. Devâm etti, çünki asıl derd, umûmiyetle, hakîkate ulaşmak değil, mes'eleyi şu veyâ bu maksadla kullanmaktı. Bizim bütünüyle vesîka ve delîllere müstenid neşriyâtımızın görmezlikten gelinmesinin başlıca sebebi de bu tavır olsa gerek…
Dünden devam
Zâten Ferrari, İhtilâldeki rollerini bir tebrîk mesajıyle ifâde etmekle yetinmiyecek, bilâhare, Mayıs 1910'da, Goffredo Mameli Locası'nda, İttihâdcıları temsîl eden bir hey'etin de iştirâk ettiği toplantıda verdiği “İtalyan Masonluğu ve Türk İhtilâli (La Massoneria italiana e la rivoluzione turco)” mevzûlu konferansında, İttihâdcı İhtilâlinin beyni ve müteharrik kuvveti olduklarını, büyük bir iftihâr hissiyle, uzun uzadıya îzâh edecektir. (Konferans metni, hem Mason mecmûası Acacia'da -1910/II: 121/131-, hem de müstakil risâle hâlinde neşredilmiştir. –Iacovella 2005: 7 ve 37/38-)
İttihâdcıların Adliye Nâzırı Manyasizâde Refîk Bey'in (1853-1909) 1908 Ağustosunda İngiliz The Morning Post gazetesine verdiği beyânat da Ferrari'nin îzâhatına muvâzîdir:
“İtalyan masonluğundan manevi destek gördüğümüz doğrudur. İki İtalyan locası, ‘Macedonia Risorta' ve ‘Labor et Lux' bize büyük hizmetler verdi ve barınak sağladı. Orada masonlar olarak toplanıyorduk… […] …Yoldaşlarımızın büyük bölümünü, üyelerini ince eleyip sık dokumaları nedeniyle Cemiyetimiz için bir elek işlevi gören bu localardan seçtik. […] Ayrıca bu localar, ihtiyaç halinde İtalyan Sefareti'nden müdahale teminatı almış olan İtalyan Maşrık-ı Azamı'na bağlıydı.” (Iacovella 2005: 43)
Manyasizâde Refik Bey'in, “Locaların, İttihâd teşkîlâtı için elek vazîfesi gördüğü” şeklindeki îzâhatı, Karbonari teşkilâtlanma tarzına muvâfık olarak, “evvelâ Mason, sonra İttihâdcı” tesbîtini bir kerre daha têyîd ediyor. Kendisi de, Macedonia Risorta Locası'nda, 17 Kasım 1906 târihinde tekrîs edilmişti. (Iacovella 2005: 62)
İttihâd ve Terakkî, Macedonia Risorta Locası'nda kuruldu
Dîğer taraftan, Iacovella'nın “Makedonya locasının yeniden canlanışıyla İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin doğuşu arasındaki bağlantı”ya dikkat çekmesi de, gayet yerindedir ve çok mühim bir hakîkate işârettir: İttihâd ve Terakkî'nin, esâs îtibâriyle, Macedonia Risorta'nın eseri olduğu hakîkatine… Şöyle ki:
Târihçilerin bilittifâk tesbîtlerine nazaran, ilk İttihâd ve Terakkî Komitası, 1889'da, Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne'nin beş talebesi (İbrâhim Temo liderliğinde, (Dr.) Abdullah Cevdet, İshâk Sükûtî, Mehmed Reşid ve Hüseyinzâde Ali) tarafından têsîs edilmişti. İlk ismi, İttihâd-ı Osmânî idi. İki bakımdan İtalyan Karbonari teşkîlâtını örnek almışlardı. Birincisi, âzâların “evvelâ Mason, sonra İttihâdcı” yapılması, yâni Masonların içinden seçilmesiydi. İkincisi de, kesîr esâsına göre hücreleşmeydi. Meselâ 3/8 kesri, 8. hücrenin 3. âzâsını gösteriyordu. (Iacovella 2005: 33)
Bu sûretle, ilk İttihâdcı hareketi de İtalyan Masonluğunun bir uzantısı olarak doğmuştu. Nitekim, Iacovella (s. 33), İbrâhim Temo hakkında, Ernest Ramsaur'dan naklen şu bilgiyi kaydediyor:
Temo, Cemiyeti kurmadan bir yıl önce, yaz tatili sırasında, deniz yoluyla Arnavutluk'taki ailesinin yanına giderken, Brindisi'ye uğradı. Brindisi ve Napoli'de kaldığı süre içinde, Temo, bir arkadaşının eşliğinde bir mason locasını ziyaret etti ve İtalyan tarihinde Carbonari'lerin oynadığı rol hakkında yeterli bilgiyi edindi. (…) Türkiye'de de benzer bir gizli cemiyet kurmaya karar verdiği zaman İtalya'da öğrendiklerinden esinlendi.”
Bu bilgiden, Temo'nun İtalyan Masonluğuna intisâb ettiği ve onun tarafından yönlendirildiği şeklinde bir netîceye ulaşmak, akl-ı selîmin îcâbıdır. Zîrâ, elini kolunu sallayarak Locaya girip bir takım mahrem bilgiler alamıyacağı âşikârdır. Bu ipucundan yola çıkarak, Tıbbiyeli ilk beş müessisin dahi İtalyan Masonluğuna intisâb etmiş olduklarına hükmedilebilir. Gerçi, bizim ulaşabildiğimiz bâzı Mason kaynaklarında bu isimlerden ikisinin Mason olduğu tasrîh ediliyor; fakat bu bilgiler, geç bir devirle alâkalıdır; yâni bunlarda, yukarıdaki bilgiye istinâden, aslında “tekrîs” değil, sonradan intisâb (daha doğrusu “tebennî”) ettikleri Localar bahis mevzûudur. Bu husûsta İbrâhim Temo hakkında elimizde bulunan bilgi şudur:
“İbrahim Temo Kardeş, 29 Mart 1909 tarihinde İstanbul'da Resne Mahfelinde 10 Mat. No'su ile tekrîs edilmiş, hemen sonra 28 Haziran 1909 tarihinde Muhibban-ı Hürriyet Mahfeline kurucu üye olarak 7 Mat. No'su ile katılmıştır.” (Mimar Sinan, 1979/30: 77)
Dr. Abdullah Cevdet ise, İttihâdcı İhtilâlinden sonra, Ziyâ-i Şark Mahfili'ne intisâb etmişti. (Apak 1958: 89)
Fransız Millî Kütüphânesi'ndeki Mason Evrâk Hazînesi'nde araştırmalar yapılsa ve bilhassa İtalyan ve İsviçre Mason kaynakları dikkatle taransa, bu ihtilâlciler hakkında pek mühim bilgilere ulaşılabilir ve Osmanlı'nın çöküş devri çok daha iyi aydınlanırdı…
Bunlar mı vatanperver, bunlar mı Milletimizin dostu, bunlar mı hürriyetçi?
Bu beşlinin, gûyâ felâhı uğrunda mücâdele (makyavelist mücâdele!) verdikleri Milletimizle ne kadar alâkasız kimseler oldukları, şu birkaç vâkıadan anlaşılabilir:
“Gizli cemiyetin 1894 yılından sonra artan eylemlerinin çoğunda Temo'nun rolü vardır. Ermeniler'in 30 Eylül 1895'te başlattıkları ve müslümanlarla kanlı çatışmalara varan Bâbıâli yürüyüşü sonrasında İshak Sükûtî ve İsmâil İbrâhim'le birlikte 5 Ekim 1895'te İstanbul'da dağıtılan beyannâmeyi hazırladı. İlk defa cemiyetin imzasıyla yayımlanan bu beyannâmede, müslümanlarla Türkler'e çağrıda bulunularak Ermeniler'in Bâbıâli'yi basmaya kadar varan davranışlarının istibdat rejiminden kaynaklandığı, Türkler'in de bütün Osmanlılar gibi müstebit idareden ıslahat ve hürriyet istedikleri, cemiyetin bu maksat için çalıştığı, müslümanların Ermeniler'i cezalandırma yerine istibdadın merkezi olarak gösterilen Bâbıâli'yi, şeyhülislâm konağını ve Yıldız Sarayı'nı basmaları gerektiği ifade edilmekteydi. Böylece müslümanların da hürriyete âşık ve lâyık oldukları medenî dünyaya gösterilecekti. […] (Temo,) Osmanlı İttihat ve İnkılâp Cemiyeti'nin II. Abdülhamid'e karşı düzenlediği başarısız bombalı suikast girişimlerinde (de) aktif rol aldı (1904)…” (Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, “İbrâhim Temo”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2000, 21/354)
Aynı kaynağa göre, Dr. İbrâhim Temo (1865-1945), 1898'de Romanya tâbiyetine geçmiş, buna rağmen Türkiye'de faâliyet göstermeye devâm etmiş ve İhtilâl sonrasında mes'ûl mevkilere getirilmişti. 1911'de tekrâr Romanya'ya döndü. 1. Cihân Harbine Romanya Ordusunda Binbaşı olarak iştirâk etti. Arnavutluk'taki iktidâr mücâdelelerine katıldı. 1920-22 senelerinde Romanya Âyân Meclisi Âzâlığı yaptı. Köstence'nin Mecidiye kazâsında öldü. Türkiye'nin perde-arkası târihi için de pek mühim olan şahsî evrâk hazînesi Tiran'da muhâfaza ediliyor…
Dr. İshâk Sükûtî'nin (1868-1902), “Abdülhamid rejimine yönelik mücadelesi sadece fikir alanında değildi. Onun şiddet içeren eylemleri de planladığı anlaşılmaktadır. Nisan 1897'de yazdığı bir mektubunda, Abdülhamid'in ortadan kaldırılması gereğinden bahsederken, suikast işinde görev alacak fedailerin bomba değil, tabanca kullanmasının daha uygun olacağını yazıyordu.” (Ahmet Kanlıdere, “İttihat ve Terakki'nin Gölgede Kalmış Simalarından Doktor İshak Sükûtî”, Tarihçiliğe Adanmış Bir Ömür; Prof. Dr. Nejat Göyünç Armağanı, Konya: Selçuk Üni. Yl., 2013, s. 208. Bu akademisyen, Sükûtî'den büyük bir hayrânlıkla bahsediyor…)
Osmanlı Hükûmeti, ihtilâlci faâliyetlerine mânî olmak için kendisiyle anlaşarak onu maaşa bağladığı ve bilâhare Roma Sefâreti'nde ona tabîblik vazîfesi verdiği hâlde, o, ahde vefâsızlık yaparak, el altından, Abdülhamîd Hân aleyhinde neşriyâtına ve hâinâne faâliyetlerine devâm etti. İsviçre'de, veremden öldü…
Kâzım Nâmi Duru'nun, “çok kıymetli eserleri bulunan bir ilim adamı” olarak takdîm ettiği Dr. Abdullah Cevdet (1869-1932), Osmanlı devrinde Münâfık, sonraki rejimde militan bir Mülhid, Theodor Herzl'in ajanı, müseccel bir vatan hâini idi. Ne yaman bir İslâm, bir Millet düşmanı ve ne kadar seciyesiz bir mahlûk olduğunu anlamak için Türkçenin Istılâh Mes'elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar isimli eserimize mürâcaat edilebilir (Ankara: Kurtuba Yl., 2013, ss. 171-215).
“Kafkasyalı Dr. Mehmed Reşid bey, Meşrutiyetin ilânından sonra memur bulunduğu Trablus Garp'tan İstanbula gelmiştir. ‘İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde iyi bir mevki elde eden doktor, muhtelif valiliklerde bulunmuştur. Birinci Büyük Harp mütarekesinden sonra tevkif edilmek istendiği için Beşiktaş'ta intihar etmiştir.” (Kâzım Nâmi 1957: 6; Ahmet Bedevi Kuran, İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler, İstanbul: Tan Matb., 1945, s. 30'dan naklen)
İlk İTK, ihtilâli başarabilecek kabiliyette değildi
Bu ilk İTK (İttihâd ve Terakkî Komitası), bir ihtilâl yapabilecek kuvvete ulaşamamış, bu Komitacılar, Avrupa'ya kaçmak mecbûriyetinde kalmış ve netîce olarak, Pâris'te, Fransız Masonluğu ile sarmaş dolaş bir hayât idâme ettiren Ahmed Rızâ Bey ile Sabataî Komitacı Dr. Nâzım Bey'in etrâfında kümelenmişlerdi; ajitasyonlarına oradan devâm etmekteydiler. Bilhassa Balkanlar'da, askeriye arasında, bir hayli hücre teşkîl etmişlerse de, Türkiye'de bir ihtilâli başarabilecek potansiyele ulaşamamışlardı.
Gerek bu ilk İTK, gerekse ikincisi hakkında mühim bir şahâdet (fakat ihtiyâtla, akl-ı selîmle değerlendirilmek, başka kaynaklarla mukayese edilmek şartıyle), Kâzım Nâmi Duru'dur (1875-1967). Gençliğinde ne kadar harâretli bir İttihâd ihtilâlcisi ise sonradan da bir o kadar Kemalist olan Kâzım Nâmi, evvelâ (1950'de) Cemal Kutay'ın haftalık Millet mecmûasında tefrika edilen İttihat ve Terakki Hatıralarım isimli küçük hacimli kitabında (İstanbul: Sucuoğlu Matbaası, 1957, ss. 8-10), 1898'de, vazîfeli olarak bulunduğu Tiran'da, kendisinin de ilk İttihâd ve Terakkî'ye 31/8 numarayla (kendisi 8/31 şeklinde yazıyor) intisâb ettiğini, orada ayrıca 9. hücreyi teşkîl ettiklerini ve bu gizli Komita bünyesinde yaptıkları faâliyetleri anlattıktan sonra, lider kadrosunun Pâris'in (aslında Fransa Meşrik-ı Âzamı'nın) kucağına ilticâ ettiği bu Komita'nın ihtilâl emellerini tahakkuk ettirmek husûsunda nîçin ümîd vermediğini îzâh ediyor:
“O vakit Ahmet Rıza, Doktor Nazım, Doktor Bahaettin Şakir, Samipaşazade Sezai beylerin Paris'teki Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti merkezinde çalıştıklarını öğrenmiştim. Cemiyetin Merkezi, Paris'te, Place Monge 4 de idi. Fransızca (Meşveret) i çıkarıyorlardı. Biz, bu gazeteyi derin bir ilgi ile okuyorduk. […]
“Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, böyle dışarıda çalışmakla mukaddes maksadına erişecek miydi? Gerçek, memleket içinde, bir çok gençler vardı; birbirlerinden habersiz olarak, hürriyet uğrunda çalışıyorlardı; fakat böyle korku, tereddüt içinde ne yapılabilirdi? Kime itimat edilip de iç açılacak, memleket içinde Cemiyete bir kudret yaratmak için nasıl çalışılacaktı? […]
“Aradan yıllar geçiyor, ümitlerimizi kuvvetlendirecek eserler görülmüyordu. İdare, baskısını artırdıkça artırıyor, memleketi daha keyfî bir biçimle idare ediyordu…”
Mustafa Kemâl'in Ekim 1906'da Şam'da kurduğu Vatan ve Hürriyet Komitası'nın da kendi başına fazla bir inkişâf kaydetmesi mümkün olmamış ve müntesibleri kısa bir müddet sonra Selânik'de têsîs edilen ikinci İTK'ya iltihâk etmişlerdi. (20 Aralık 2017 ilâ 9 Ocak 2018 târihli Yeni Söz'de neşredilen “Kemalizm, İsrâil'in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti?” başlıklı araştırma makalemizde, bu husûsta, M. Kemâl'in kendi şahâdetiyle mâlûmat vermiştik.)