Mustafa Kemâl'in ismi nîçin loca matrikülünde yok? -2
1940'lı, hattâ 30'lu senelerden beri tartışılan, daha doğrusu tartışılmaktan ziyâde istismâr edilen bir mes'ele:
Mustafa Kemâl'in nazarında Masonluk muzır bir cereyân mıydı? Böyle olduğu için, Mason Localarını kapattı mı? Binâenaleyh Kemalizm ile Masonluğun birbirine zıd iki ideoloji, dahası, Masonluk-Yahûdilik münâsebetini dikkate alarak, Kemalizmin Yahûdi aleyhdârı olduğuna hükmedilebilir mi?
Bu mes'eleyi, vesîka ve delîllere istinâden, ilk def'a bundan 40 sene evvel ele almış ve aydınlığa kavuşturmuştuk. Bilâhare, yeni vesîkaların ışığı altında, mes'ele üzerinde birkaç def'a daha durduk. Buna rağmen, mes'ele, efkârıumûmiyede, mürekkep akıtmaya, nefes harcatmaya devâm etti. Devâm etti, çünki asıl derd, umûmiyetle, hakîkate ulaşmak değil, mes'eleyi şu veyâ bu maksadla kullanmaktı. Bizim bütünüyle vesîka ve delîllere müstenid neşriyâtımızın görmezlikten gelinmesinin başlıca sebebi de bu tavır olsa gerek…
İsbâtsız fikir ve iddiâ keenlemyekûn hükmündedir ve fikir ve bilginin doğruluğu felsefî-ilmî tenkîdle anlaşılır
Fanatik Kemalist müddeiumûmîlerin, İnsan Haklarına mugayir utanç verici kanûnları kullanarak hakîkatin dile getirilmesine mânî olmak için tetikte bekledikleri zavallı memleketimizde, bol bol istismâr edilen Kemalizm ve Mustafa Kemâl'in Masonluğu gibi pek netâmeli mes'eleri bir def'a daha ele alan işbu makalemizde, tavrımızın en azından hüsn-i niyet sâhibi insanlar tarafından iyi anlaşılması için, 1979'da rahmetli Burhâneddîn Kayhan (1945-2002) tarafından neşredilen (ve bol bol intihâl edilen) Bilderberg Group; Bir Gizli Cem'iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyâtlar Mücâdelesinin Perde-Arkası isimli kitabımızın (İstanbul: Kayıhan Yl., 13,5x19,5 cm, 431 s.) üç sayfalık “Hâtime” kısmını burada (son paragrafı hâriç) aynen nakletmek istiyoruz:
“İlim mahdûddur, izâfîdir. O, ancak elde mevcûd müşahhas mûtâlara istinâden muayyen kaidelere riâyet ederek yürütülen muhâkemenin netîcesidir. Binâenaleyh bu mûtâlar değişdikçe, daha doğrusu mevcûd mûtâlara onlarla mütenâkız yeni mûtâlar ilâve oldukça ilim de değişir. İlmin değişmesinden kasıd da, müşâhede ve tecrübe usûlüne binâen ve mantıkî kaideler muvâcehesinde binâ edilmiş olan nazariyenin yıkılması, onun yerine, şimdi farklı görünen şêniyeti daha iyi ve daha doğru ifâde edicek yeni bir nazariyenin ikame edilmesidir.
“Bizim bu kitâbda tatbîk etmiye çalışdığımız, işte bundan ibârettir. Onunçün, lâyuhtîlik iddiâsında bulunmaktan çok uzağız. Bizim sâhib olduğumuz mûtâlardan pek farklılarına sâhib olanlar, onlara istinâden nazariyelerini kurabilirler; bize de bunu memnûniyetle karşılamak düşer. Mâmâfih bu hâl vâkî olmadığı müddetce, iddiâlarımızda musırr olmak ta, yine ilmî zihniyet ve ahlâkın muktezâsıdır. Zâten şunu gönül rahatlığıyle söyliyebiliriz ki burada ana mevzûun dışına taşmamak ve kitâbın hacmini fazlalaştırmamak için elimizdeki mûtâları, delîlleri takdîm etmiyerek (ki bunların bâzıları dîğer eserlerimizde var, dîğerlerini de en küçük bir taleb karşısında takdîme hazırız) kanâat beyân ettiğimiz mevzûlarda dahi, gayet şübheci, tenkîdî sûrette tedkîk etmeden, araştırmadan, didik didik etmeden, ince eleyip sık dokumadan hiçbirşeye kaanî olmadık ve samîmî bir sûrette mutmâin olmadığımız hiçbirşeyi yazmadık. Zîrâ hakîkate bağlanmanın, sâdece ve sâdece hakîkati dile getirmenin hem fazîletine, hem de fâidesine inananlardanız. Biliyoruz ki mutlak hakîkate istinâd eden İslâma zarâr verebilecek hiçbir hakîkat olamaz. Dâimâ hakîkatin söylenmesi, ancak onun doğruluk ve üstünlüğünün tekrâr tekrâr ifâde edilmesi mânâsına gelebilir.
“İnanmadığımız hiçbirşeyi söylememeyi düstûr edindiğimiz gibi, bildiğimiz hakîkatleri saklamayı da alçaklık ve insânlığa hıyânet olarak telâkkî ediyoruz. Heyhât ki bunların pek çoğunu, zorbalık karşısında, ancak kısmen söyliyebilmek vazîyetindeyiz. Yazdıklarımızın kanûnların çerçevesini aşmamasına îtinâ göstermek, hakîkatleri kısmen olsun söyliyebilmemiz için elzemdi. Hiç söyliyememekdense, kısmen olsun söyliyebilmek şâyân-ı tercîh değil midir? İşte bu husûsda kaarîye mühim bir vazîfe düşmekdedir; o da, Fransızların dediği gibi, “satırlar arasında okumak” (“lire entre les lignes”), yâni müellifin îmâen ifâde ettiği mânâyı, onun, metnin gelişinden anlaşılan muhâkemesini sonuna kadar götürerek tahmîn etmekdir.
“Burada muhâkeme ettiğimiz, haklarında hüküm verdiğimiz hiçbir şahsa, cemâate, müesseseye karşı gayr-i âdilâne davrandığımızı zannetmiyoruz. Lâkin yanılabiliriz. O hâlde yazdığımızdan farklı iseler, bunu bize haber vermeleri de, hakîkatin noksansız sûrette meydâna çıkabilmesi için, onlara düşen bir vazîfedir. Bu takdîrde, alenen af dilemek ve hükmümüzü tashîh etmekle zevkyâb olıcağız.
“Bu mülâhazalara muvâzî olarak, iddiâlarımızın, serdettiğimiz nazariyelerimizin pek çok kaarîmiz tarafından ne derece istifhâmla karşılanıcağını bildiğimizi de ilâve etmek isteriz. Hiçbiryerde karşılaşmadıkları bunca hakîkat üzerlerine bir sağanak gibi boşanınca, afallamaları tabiîdir. Bu şaşkınlık hâli içinde bize olmadık ithâm ve isnâdlarda bulunabileceklerini de tahmîn etmiyor değiliz. Varsın olsun! Biz hakîkat yoluna baş koyalı, inkılâbcılığı benimsiyeli çok oldu. Bir Müslüman olarak Allah'dan başka hiçbirşeyden korkmamıya, hiçbir mânia karşısında gerilememiye azmetmiş bulunuyoruz. İşimizin ne derece zor olduğunun da tamâmen farkındayız. Çünki hakîkaten belki de İNSÂN ZİHNİNE YENİ BİR HAKÎKATİ SOKMAKTAN DAHA ZOR HİÇBİRŞEY YOKTUR. İlim yolu, ‘anticonformisme' yoludur; bu yola girenler de tercîhlerinin netîcelerini peşînen kabûllenmişler demekdir. Sâdece hakîkati taleb eden, arıyan kaarî bilicekdir ki ilmî zihniyet, tam mânâsıyle antidemokratik bir zihniyettir. İlimde ekseriyetin reyine metelik verilmez. Mühim olan, iddiâ sâhibinin, müddeâsını ilmî kıstasa riâyetkâr sûrette isbât etmesidir. Bu takdîrde, o tek başına da olsa, ona îtibâr edilmesi ilmin kaidesidir. Kaarîmiz, Daniel de Foe'nun:
‘Hakîkati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın ‘benden başka herkes aldanıyor' demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?'
şeklindeki sözünde (Cemil Meriç, Bu Ülke, İstanbul: Ötüken Ye., 1974, s. 7'den naklen) ifâdesini bulan hikmete sarılırsa, dünyâya gözümüzü açtığımızdan beri hep berâber tâbî tutulduğumuz şartlandırmanın zencirlerini kırarak hakîkate ulaşabilir.” (Yesevîzâde, Bilderberg Group, İstanbul: Kayıhan Yl., 1979: 323-325.)
Kezâ, yukarıda zikrettiğimiz Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz? isimli kitabımızın son sayfasında da (1980: 288), okurumuzdan şu ricâda bulunmuştuk:
“Lûtfen bu kitâb hakkındaki müsbet veyâ menfî mülâhazalarınızı bize yazınız. Bu sûretle, sırf Hak Dâvâ'nın zaferi uğruna yürüttüğümüz ilmî çalışmalara ilhâm vermiş olacaksınız. Peşînen teşekkür ederiz.”
Heyhât ki en az bin nüsha satılan bu kitabın okurlarından da talebimize muvâfık tek bir mektup gelmedi veyâ matbûatta delîlli tartışma mâhiyetinde tek bir makale intişâr etmedi! (Taha Akyol'un, –MHP'nin nâşiriefkârı- Hergün gazetesinin 22 Aralık 1977 târihli nüshasında, kitabımız hakkında, “Bir Canavar Yaratmak” başlığıyle neşrettiği tenkîdî köşe yazısı da, sâdece kendisinin peşîn hükümlerini aksettiriyor, bizim ortaya koyduğumuz delîlleri tartışmıyordu... İddiâsına nazaran, gûyâ, biz de –Naziler gibi- “hayâlî bir canavar yaratıyor”, insanları bu canavar tehdîdiyle korkutarak kendi ideolojimiz etrâfında kenetlenmeye zorluyormuşuz, v.s., v.s. Peşîn hüküm ve sûizanna dayalı bu gibi iddiâlar, ithâmlarla feyizli bir fikir tartışması yapılabilir, daha doğru olan fikir veyâ tesbîte ulaşılabilir mi?)
Dünyâ görüşlerimiz farklı olmakla berâber, Fransa'daki talebelik senelerimizden (1967-1973) îtibâren eserlerinden çok istifâde ettiğimiz, titiz araştırmacı Henry Coston [Anri Koston] (1910-2001) ve 1957'de têsîs ettiği aylık Lectures Françaises mecmûası (hakkındaki Eylûl 2001 târih ve 533 sayılı anma nüshası)… Pek kıymetli bir Yahûdilik, Masonluk, Büyük Sermâye ve perde-arkası yönleriyle siyâsî târih mütehassısı olan Coston'un Dictionnaire de la politique française (Fransız Siyâset Âleminin Lûgati) isimli beş cildlik eseri ile daha başka bâzı kitapları, bugün, sâhalarında birer klasikdir.
Nezîh fikir teâtîlerinin yapılamadığı bir memlekette yaşıyoruz
Zâten hemen hiçbir çalışmamızın, efkârıumûmiye nezdinde sağlıklı, yâni o sâhadaki araştırmaların ilerlemesine katkıda bulunacak nezîh şekilde tartışıldığına şâhid olamadık. Bilakis beterin beteriyle karşılaştık: Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât isimli kitabımızın (1990) Ek Bölümünde, Milletimiz arasında asırlardır kök salmış bâzı hurâfeleri, haksız sûrette İslâma izâfe edilen bâzı yanlış telâkkîleri hâlisâne tenkîd ettik diye, tekfîr edildik! Hem de senelerce birçok araştırma makalemizin ve bâzı kitap çalışmalarımızın tefrika edildiği Millî Gazete'de! Tenkîd ettiğimiz zihniyete ve muharref İslâm telâkkîsine ibretâmîz bir nümûne teşkîl eden ve Gazetede üç gün tefrika edilen o tekfîrnâmede (Muzaffer Doğan, “Bir Luter Taslağı veya Yesevîzâde'nin Hezeyanları”, Millî Gazete, 27-29 Kasım 1990, s. 8), bekleneceği üzere, müddeâlarımız, mukabil delîllerle cerhedilmiyor, sâdece hakîkatleri dile getirmeye cür'et ettiğimiz için bize ver yansın hücûm ediliyor, hakaretler birbirini tâkîb ediyor ve netîcede “Mürted” îlân ediliyorduk; üstelik, bize cevâb hakkı da tanınmıyordu!
Hiç olmazsa, (dürüst bir gazeteci olarak dâimâ takdîrle yâdettiğimiz) Faruk Bildirici'nin, Hürriyet gazetesinin 9-10 Ekim 1997 târihli nüshalarında, şahsımız ve hassaten İslâmla alâkalı fikrî çalışmalarımız hakkında neşrettiği uzun röportajını feyizli bir fikrî tartışmanın tâkîb etmesini ümîd ediyorduk; onun da arkası gelmedi! (Sâdece, bu istikamette çalışmalarımıza devâm etmemiz husûsunda, birkaç yazardan şifâhî teşvîk gördük…)
Kitap, gazete, mecmûa neşriyâtına ilâveten birkaç radyo ve birkaç televizyon programından da sadra şifâ bir netîce alamadık; yâni bunları, Hakîkate ulaşmak hüsn-i niyetiyle yapılan tartışmaların tâkîb ettiğine şâhid olamadık…
Üniversitede 15 sene kadar devâm eden hocalık hayâtımızda da, derslerimizde, talebelerimizi, ısrârla, dâimâ bizzât araştırmaya, düşünmeye, sorgulamaya ve bu meyânda bizim kendilerine ilettiğimiz bilgileri, fikir ve tesbîtlerimizi de (karşılıklı edeb hudûdları dâhilinde) tartışmaya teşvîk edip durduk. Bunu yapanlara fazladan not verdik, kendilerini el üstünde tuttuk. Heyhât ki içlerinden ancak birkaç kişinin, belki birkaç düzine talebenin bu istikamette ciddî bir gayret sarfettiğine şâhid olduk. O derecede ki bizde artık ders verme, hocalık yapma şevkı kalmadı…
Yarım asrı aşan neşir hayâtımızda bu minvâl üzere yola devâm ediyor, (birkaç kişiden ibâret yakın arkadaş muhîtimiz hâriç) hemen hiç kimseyle hakîkî mânâda bir fikir teâtîsinde bulunamıyor, seviyeli bir tartışma yapamıyoruz…
Hâlbuki sâdece, meydanlarda parlak sözler sarfederek, matbûatta, her gün, araştırmadan, ince eleyip sık dokumadan, her telden çalarak, her telden çalan heyecânlı yazılar neşrederek, şahsî kanâatten ibâret isbâtsız iddiâları peş peşe sıralayarak, hâdiseler hakkında –okuru yönlendirmeye müteveccih- sathî yorumlar yaparak, daha fenâsı (ekseriyâ nefsânî, sık sık da ideolojik taassub sâikleriyle) etrâfa insâfsızca saldırarak, hakaretler savurarak zihinler açılabilir, fikirler gelişebilir, müsbet ilim ilerleyebilir mi? Biz, isbâtsız her fikri, her çeşit iddiâyı, tahkîke, teftîşe, tenkîde tahümmülü olmıyan her bilgiyi, kaynağı şâyân-ı îtimâd olmıyan her haberi istihfâf, hattâ tahkîr etmedikçe, mesnedsiz şâyialar yayan, gûyâ Dâvâ adına yalan söyleyen, kul hakkına tecâvüz eden, insanlara veyâ sâir inanç sistemlerine iftirâlar atan sefîhleri mahkûm edip Ümmetimiz hâricine çıkmış sapkınlar, rezîller olarak kabûl etmedikçe, onlarla alâkayı kesmedikçe Hakîkat Dâvâsı muzaffer kılınabilir mi? Bu sûretle İslâm Dîninin hakîkati isbât edilebilir mi? Fevkalâde mücehhez olan düşmanın taarruzları bertaraf edilebilir mi? Avrupa Medeniyetinin müsbet cepheleriyle yarışılabilir mi? Hattâ millî mevcûdiyetimizin muhâfazası mümkün olabilir mi?