Mustafa Kemâl’in hastalığı, ölümü, cenâzesi 522

-----

“Dîn İnkılâbcısı”nın “yüksek dehâsı”

“- Atatürk reform hareketine girişmeden evvel umumî efkârın düşünce ve temayüllerini yoklamak ihtiyacını hissetmiş midir?

“- O, o derece yüksek bir dehaya sahipti ki, yapacağı inkılâbın yalnız kendi milleti üzerinde değil, dünya üzerinde ne gibi tesirler husule getireceğini çok iyi ve aydın olarak bilir ve işe giriştikten sonra da yaptığı hesap asla yanlış çıkmazdı. Nitekim biz onun verdiği direktiflere göre Türkçe Kur'ân okurken camiler adam almıyordu. Bu, Atanın yanılmadığına en esaslı ve kâfi bir delildir.

“- İstanbuldaki bu benimseme, Anadoluda da aynen vukua gelmiş midir? Zira kültür seviyesi bakımından arada büyük fark vardır.

“- Aydın ve anlaşılan fikirler nerede olursa olsun, bu ileri hareketlerin temelini teşkil ettikçe sevilip benimseneceğinden asla şüphe etmemelidir. Anadolunun bazı yerlerinden İstanbula gelen yurddaşlarımla görüştüğüm zaman beni candan tebrik ettiklerini henüz unutmadım. Bunlar, benim için çok canlı hatıralardır.

“- Atatürk, sizlerin Anadoluda bir turneye çıkmanızı düşünüyor muydu?

“- Bunu kuvvetle tahmin ediyordum. Çünkü o ramazanın kadir gecesi Ayasofyada türkçe tekbirler ile yapılan âyinleri ve okunan mevlûdları radyo ile yurda ve dünyaya yaymak lüzumunu duyması böyle bir düşüncesi olduğunu anlatmaz mı? Bizi hatip yapıp hakikatleri bizim umumî efkâra bildirmek istemesi dahi böyle bir niyetin ikinci ve mutlak delilidir. (“Bilinmeyen Atatürkten Hatıralar; Atatürk ve Din; Atatürk'ün bu mevzuda da yanılmadığı anlaşılmıştı”, Millet, 11  Mart 1948, sayı 110, Tefrika No: 4, s. 4)

 1_161

(http://unyezile.com/aliriza.htm; 29.1.2020)

Önde, Hâfız Sâdeddîn Kaynak, arkada, Hâfız Ali Rıza Sağman…  “Hâfız” olup da Kur'ân'ın Rûhuna nüfûz edememek, Kur'ân Ahlâkıyle ahlâklanmamak, Hakîkat Ehli olmamak, Mehmed Âkif'in terennüm ettiği şu iki Müslümanlık hasletinden mahrûm bulunmak ne acı bir hâldir: “Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd! / En büyüktür, dedi, Peygamber-i Pâkîze-nihâd!” ve “Şudur cihânda benim en beğendiğim meslek: / Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek!”

***   

 

 

 

Sağman, “Türkçe Ezân ve Tekbîr”deki “Tanrı Uludur” tâbirinin mûcidi olmakla iftihâr ediyor

“- Bu toplantıda konuşulan mevzular üzerinde şahsî görüş ve kanaatlerinizin tesiri olmuş mudur?

“- Bu işte benim temele ait çok derin ve değerli tesirim olduğunu söylemekle iftihar duyarım. Orada bulunan arkadaşlardan Sadettin Kaynak gibi sayın zevat da hatırlarlar ki, o ramazan biz Atatürk tarafından saraya çağrılınca ilk iş olmak üzere TEKBİRlerin Türkçeleştirilmesi ve yaklaşmakta bulunduğumuz bayramda Türkçe tekbir almak vazifeleri karşısında kaldık. Sarayın aşağı katındaki bir odada Ardahan Mebusu Cemil Sait Beyin başkanlığında toplandık. [Sağman, Millet'e verdiği mülâkatta bu ismi yanlış hatırlamış; doğrusu Bolu Meb'ûsu Hasan Cemil Çambel'dir. Biz, mülâkatın devâmında da bu ismi zikredeceğiz.] Mevzuumuz ‘Allahüekber' diye başlıyan tekbiri Türkçeye çevirmekten ibaretti. Arkadaşlar arasında salâhiyetli olanlar ve olmıyanlar ileri geri tartışmalar yaptılar. Ben ALLAHÜEKBER terkibinin ‘Tanrı Uludur' şeklinde Türkçeye çevrilmesi tezini ileri sürdüm. Arkadaşlardan bazıları ‘Allah büyüktür' şeklindeki tercümeyi kabul ettiler. Dokuz arkadaştık, yalnız ben tezimde direndim. Çünkü; Allah kelimesinin karşılığı olmak üzere ‘Tanrı' kelimesinin kifayeti olup olmadığını düşünmenin ne zamanı ve ne de imkânı idi.

“ ‘Tanrı' kelimesi ‘Tan yerindeki' mânasına eski Türklerin tanrıları olan Güneşe verdikleri ‘Alem' idi. Zamanımızda ‘Mâbûdu'n-bilhak' mânasına gelen Allah karşılığı olamazdı. Lâkin bugünkü Müslüman telâkkisi ALLAH'dan ne anlıyorsa TANRI'dan da onu anladıktan sonra mesele kalmıyordu. Zaten ALLAH kelimesinin tarihçesini de araştıracak olursak bu kelimenin Arapçalıktan çıkıp Süryaniceye kadar uzadığı bazı rivayetlerden anlaşılıyordu. Kısaca arzettiğim bu hususlardan dolayı ben orada ‘Tanrı' kelimesinin ALLAH karşılığında kullanılmasında beis görmemek zorunda kaldım.

“ULUDUR kelimesine gelince; Türkçede EKBER karşılığında BÜYÜK kelimesinin tam bir ifade taşımıyacağını biliyorum. Ayni zamanda BÜYÜK tumturaklı değildir. İnce heceli kelimeler kalın heceliler kadar saltanat göstermiyorlar. Nitekim ‘Allah' kelimesi bu asaletini lafzından alıyordu. Bu asalet ve revnakı Türkçede taşıyan kelimemiz ancak, ULU kelimesi idi. Gerçi EKBER'i, EN ULU şeklinde tercüme etmek en doğru yol ise de orada, o kadar kısa bir zamanda bu derece ince düşünmeğe imkân yoktu. İşte ben bunları düşünerek TANRI ULUDUR şeklinin en münasip tercüme olacağını müdafaa ettim. Bir arkadaş, ‘Allah'ı bırakmıyalım, ‘Allah büyüktür' diyelim, dedi. Ben, Türklerin bir tanrısı olmasın mı diye bağırmıştım. [Bunu, Sağman'ın bir sürç-i lisânı kabûl ediyoruz! Her milletin ayrı bir ilâhı mı var?]