Mustafa Kemâl’in hastalığı, ölümü, cenâzesi 492

-----

TBMM'de Sahîh Ezân Hâdisesi hangi târihî çerçevede cereyân etti?

TBMM'de Muhammedî Ezânı okuma hâdisesi, her ne kadar iki kişilik bir teşebbüs olarak görünüyorsa da, bu vâkıayı hazırlıyan muayyen târihî şartlar mevcûddur. Öyleyse o devrin Türkiye'sinde, bu mes'eleyle alâkalı umûmî vasat ne idi? Birkaç kişi de olsalar, bu insanlar nîçin Sahîh Ezânı TBMM'nin ictimâ salonuna taşıma ihtiyâcı hissetmişlerdi? Hattâ buna nasıl cesâret edebilmişlerdi?

İkinci Cihân Harbi sonrasında, dünyâ çapındaki gelişmeler, Türkiye'yi, Cumhûrî Nizâma (Demokrasiye) olmasa da, hiç olmazsa çok partili rejime geçmiye zorlamış ve bu yeni vazıyet, Millete vurulan prangaların epeyce gevşemesine, dillerin çözülmesine müncer olmuştu… Bizzât CHP'nin 1947 Kurultayı'nda, bâzı murahhaslar, halkın hissiyâtına tercümân olmuşlar, Dîn ve Dîndârlar üzerinde yirmi küsûr senedir estirilen tedhîşe artık bir nihâyet verme vaktinin geldiğini müdâfaa etmişlerdi…

1946 Seçimlerini hîleyle kazanan CHP, Müslüman Anadolu halkına ciddî birtakım tâvîzler vermezse, ıktidârdan alaşağı edileceğini iyice anlamıştı…

Filhakîka, CHP, Serbest Cumhuriyet Fırkası stratejisinin tatbîkınden beri ikinci def'a olarak, rakîb partiler karşısında rey endîşesine düşmüş, CHP Hükûmeti, halka –Behçet Kemâl gibi Kemâlperestlerin şiddetle protesto ettikleri- bir tâvîz olarak, evvelâ, 2 Temmuz 1947'de, husûsî dîn öğretiminin serbest olmasını (çünki o vakte kadar, sâde vatandaşlar tarafından dahi, Müslümanlığın tedrîsi, öğretilmesi yasaktı), Maârif Vekâleti'nin izni dâhilinde “husûsî dîn bilgileri dershâneleri açılabileceğini” karârlaştırmış, peşinden, Ocak 1948'de (İbrahim Arvas ve Fatin Gökmen tarafından) verilen iki kānûn teklîfinin hızlandırdığı bir vetîreyle İlâhiyât Fakültesi têsîsi için çalışmalara başlamış, “Millî Eğitim Bakanı” Tahsin Banguoğlu'nun Vâliliklere gönderdiği 31 Ocak 1949 târihli tâmîmle, 15 Şubat 1949 târihinden îtibâren, ilk mekteblerin 4. ve 5. sınıflarında, haftada iki sâat, ihtiyârî (yâni velîlerin talebi, dersi verecek muallim bulunması ve geçme notuna têsîr etmemesi şartıyle) Dîn Dersleri tedrîsini sağlamış (Dîn Dersleri, -belki tasrîhine hâcet yoktur, yine “Mutlak Şef”in tâlîmatıyle- 1928'de orta mekteblerden, 1933'te şehir ilk mekteblerinden, 1939'da köy ilk mekteblerinden kaldırılmış, bütün bir Millet, Müslümanlığı unutmıya mahkûm edilmişti), kezâ 15 Ocak 1949'da, İstanbul ve Ankara'da birer “İmâm-Hatîb Kursu” açmıştır... (İlk İlâhiyât Fakültesi, 4 Haziran 1949 târihli kānûna istinâden Ankara Üniversitesi bünyesinde têsîs edilmiş, Fakülte, 21 Kasım 1949'da tedrîsâta başlamıştır. İlâhiyât Fakültesi, “Mutlak Şef”in 1933'teki “Üniversite İnkılâbı” ile lâğvedilmiş, yerine, -Müdürlüğüne, hayırsız Şerefettin Yaltkaya'nın tâyîn edildiği- talebesiz, göstermelik İslâm Tedkîkleri Enstitüsü têsîs edilmişti… Hatırlanacağı vechiyle, Dolmabahçe'nin Muâyede Salonu'nda, “Ebedî Şef”in Öztürkçe, uydurma, göstermelik “cenâze namazı”nı da, “Millî Şef” devrinde Diyânet İşleri Reîsi yapılan bu hayırsız şahsıyet “kıldırmıştı”… “Büyük Şef”in 1930'da kapattırdığı İmâm-Hatîb Mektebleri ise, 17 Ekim 1951'de, Menderes Hükûmeti tarafından tekrâr açılmıştır…) (Bu husûslarda, devrin gazete haberlerinden mâadâ, istifâde ettiğimiz iki kaynak şunlardır: Zeynep Nevzatoğlu Kaya, “Din Derslerinin Örgün Eğitime Yeniden Girişi ve Basında Din Öğretimi – Laiklik Tartışmaları -1947 / 1949 Yılları-“, DEM Dergi, Değerler Eğitimi Merkezi neşri, Temmuz – Ağustos - Eylûl 2007, yıl: 1, sayı: 2, ss. 82-93; Halis Ayhan'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki “İlâhiyat Fakültesi” ve “İmam-Hatip Lisesi” başlıklı makāleleri. Ayrıca: “Din Tedrisatına Dair Kanun Teklifi”, İslâm-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, Ocak 1948, II/91: 9)

Bütün bu gelişmelerle berâber, Müslümanlar üzerindeki zulüm, bir nebze gevşemiş, her tarafta Müslümanların sesleri de duyulmıya başlamıştı… Hattâ Kemalist Rejimin içyüzünü teşhîr eden ciddî araştırma makāleleri neşrediliyordu… (Meselâ Necip Fazıl merhûmun Büyük Doğu'sunda… 25 Temmuz 1951'de, bir hukūk rezâleti nümûnesi olan 5816 sayılı kānûn çıkarılarak, sesler kısılacak, hakîkatlerin gün ışığına çıkmasına yine mânî olunacaktır…)

Müslümanların en fazla hassâs oldukları husûslardan birisi, Muhammedî Ezânın tekrâr ikāmesi idi. 4 Şubat 1949'a gelindiğinde, Ezân zulmünün başlamasının üzerinden 17 sene geçmişti… İslâmın şiârına tecâvüze tahammülsüzlük artık had derecedeydi… Ezâna hasret, bâzı Müslümanlarda, âdetâ bir Mecnûn hâletirûhiyesi peydâ etmişti… Türkiye'nin birçok mahâllinde “Ezân Fedâîleri” zuhûr ediyor, bunlar, verilecek hapis veyâ para cezâsını, hattâ işkenceleri göze alarak, câmilerde Sahîh Ezânı haykırıyorlardı…

Bütün fanatik zümrenin yüreğini hoplatan bu haykırışın tâ TBMM'nin kalbgâhından duyulması, bu vasatta cereyân etti…

CHP ve Türkiye târihinde bir dönüm noktası: CHP'nin Kasım 1947'de akdedilen 7. “Kurultay”ı

Şüphesiz, bu vasatı hazırlıyan mühim bir hâdise, CHP'nin 17 Kasım – 4 Aralık 1947'de akdedilen 7. “Kurultay”ıdır. (CHP'nin en uzun müddetli kongrelerinden biri: Toplanılmıyan günler çıkarıldığında dahi toplam 11 gün…) Filhakîka, bu kongre, CHP'nin de, muâsır devir Türkiye târihinin de bir dönüm noktasıdır… Orada, bu Partinin târihinde ilk def'a olarak, -birkaç kişiyle mahdûd kalsalar ve fanatiklerin şiddetli mukābelesiyle karşılaşmış olsalar dahi- halkın hissiyâtına tercümân olan hatîbler konuşmuş, bunlar, CHP'nin halkı tahkîr eden ve onu düşman gibi gören zihniyet ve siyâsetlerini tenkîd etmiş, bu meyânda Müslümanlara müteveccih zulüm siyâsetinden vazgeçilmesini istemişlerdir… Kezâ, İsmet İnönü, Parti Umûmî Reîsliğine ilk def'a (muhâlif reyler cüz'î mıkdârda kalmış omakla berâber) bilittifâk olmadan seçilmiştir…

Halkın hissiyâtına tercümân olarak “Dîn mezâlimi” siyâsetini protesto eden sesler, bizzât CHP saflarından yükselmeleri hasebiyle, “Ebedî ve Millî Şefler” devri hakkında, büyük târihî kıymeti hâiz şahâdetlerdir…   

Daha evvel, kongrelerde, totaliter telâkkîye muvâfık olarak, hiçbir muhâlif ses çıkmaz, Hükûmetin siyâseti tenkîd edilmez, baştaki Şef, bilittifâk seçilir, bilittifâk alkışlanırdı… Hamdullah Suphi Tanrıöver'in bizzât bu Kongrede ifâde ettiği gibi:

“Eski Kurultayların nasıl toplandığını bilirsiniz, arkadaşlar: Merasimden, teşrifattan, hamd-ü-senâdan ibaretti, alkıştan ibaretti. Şimdi vatandaşlar konuşuyorlar…” (CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, -bundan sonraki ıktibâslarımızda, kısaca Zabıtlar şeklinde zikredilecektir-,  Ankara, 1948, s. 166; Yeni Söz, 4.2.2019, Tef. No: 138)

Hamdullah Suphi, halkın hissiyâtına tercümân oluyor

Bu kongrede Dîn-i Mübîn üzerindeki baskının kaldırılmasını, Müslümanların ibâdetlerinde rahat bırakılmasını, İlâhiyâtçılar ve İmâm-Hatîbler yetiştirmenin, mekteblere Dîn Dersleri koymanın lüzûmunu müdâfaa edenlerin başında Hamdullah Suphi Tanrıöver (İstanbul, 1885 – İstanbul, 10.6.1966) geliyor. Onun, Cemil Said Barlas,  “Zındık Şâir”, Ali Rıza Esen, v.s. gibi fanatikler tarafından aksülamelle karşılanan hitâbesinden, “Mustafa Kemâl'in Âilesi Dîndâr mıydı?” başlıklı araştırmamızda bahsetmiştik. (Yeni Söz, 26.7.2018, Tef. No: 35)

Hamdullah Suphi'nin, 7. Kongre'de, 1 Aralık 1947, Pazartesi günü, Sivas Millet Vekîli Şemseddin Günaltay'ın riyâsetinde Laiklik etrâfında cereyân eden müzâkereler çerçevesinde îrâd ettiği uzun hitâbesi esnâsında sarfettiği şu söz, müddeâsının hülâsasıdır:

“İnkılâbımızı tamamen mahfuz tutmak ve Türk milletinin dinî ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçların zarurî gösterdiği hizmetleri temin etmek mümkündür”… (Zabıtlar 1948: 454)

Hamdullah Suphi, hitâbesinde, İsviçre, Belçika, ABD, Fransa, hattâ Rusya gibi memleketleri emsâl göstererek Dînin millet hayâtında ne kadar mühim bir mevki tuttuğunu ve mekteblere dîn ve ahlâk dersleri koyarak genç nesillere dînî terbiye vermenin ve dînî terbiyeyi cem'iyet içinde yaşatacak kuvvetli bir Diyânet teşkîlâtına sâhib olmanın, ayrıca bu teşkîlâtın çalışanlarının refâh seviyesini yükseltmenin Laiklik umdesine mugāyir olmadığını, bu meyânda, aramızda Dîn râbıtası ve köklü târîhî bağlar bulunan “Şark dünyası ile de alâkadar olmamızın” kat'î lüzûmunu müdâfaa ediyordu…

“Balkanlar'daki Türk ve Müslümanların da bizim İmâm-Hatîblerimize ihtiyâcları var”

Temâs ettiği dîğer bir mes'ele de, Balkanlar'da terkettiğimiz Türk ve Müslüman ekalliyetlere dînî hizmet verecek insanları yetiştirecek merkezin Türkiye olduğu ve Türkiye'nin, kendi ihtiyâcı için dahi bu hizmet ehlini yetiştirecek müesseseleri bulunmayınca, Balkanlar'daki Müslümanların da bu hayâtî hizmetten mahrûm kalacakları vâkıası idi:

“Arkadaşlar, Komünizm bir din olarak intişar ettiği için her yerde din adamlarını takip ediyor. O halde acaba biz İmam ve Hatip mekteplerimizi açmazsak, dünyanın bütün üniversitelerinde olduğu gibi, ilim mahiyetinde olarak, İstanbul Üniversitemizde İslâm Tarihi, İslâm Felsefe Tarihi, Mukayeseli Tarih-i Edyan okutmazsak ve nihayet bir de yüksek din öğretimi mektebi açmazsak, acaba bu zavallı ekalliyetler son müdafaalarını yapmak için muhtaç oldukları adamları nereden tedarik edeceklerdir? Yalnız memleketin dahilî ihtiyacı için değil, dışarıda bıraktığımız ekalliyetler için de bu müesseseleri düşünmek mecburiyetindeyiz.” (Zabıtlar 1948: 458-459)