Mustafa Kemâl’in hastalığı, ölümü, cenâzesi 457

-----

1_124 

 

Ercüment Karacan - Abdi İpekçi idâresindeki Milliyet gazetesinin  27 Mart 1966 târihli nüshasının ikinci sayfasında, aynı Cemâatten Prof. Dr. Münci Kapani'nin “Sözde Laiklik” başlıklı makālesi… Birçok Kemalist müellifin neşriyâtına muvâzî olarak, Laiklik umdesinin, netîce olarak, cem'iyeti de, ferdleri de, “Dîn”in (yâni Müslümanlığın) murâkabesinden, hattâ her çeşid têsîrinden kurtarmayı, kalblere Ateizm akîdesini hâkim kılmayı, böylece ictimâî hayâta ve ferdin bütün davranışlarına Dünyevîliğin istikāmet vermesini istihdâf ettiğini îzâh ediyor… Makālenin üst tarafına, Turhan'ın bir karikatürü dercedilmiş: Motosiklet kullanan çarşaflı bir kadın ve alt yazısı, “Batı yolundayız”… Aşırı kuvvetin ve iktidârın şımarttığı Mütehakkim Zümre, bir buçuk asırdır Müslümanları ve Müslümanlığı tezyîf ve tahkîr etmiye devâm ediyor… Bu hâle isyân edersek, “sizinle çatışır ve sizi bir kerre daha dize getiririz” diyorlar… Âşikâr ki Müslümanlar topyekûn uyanıp haklarına sâhib çıkıncaya kadar, öz Vatanımızda, zillet içinde, parya gibi yaşamaktan kurtulamıyacağız…

***    

Kapani'nin iddiâsına nazaran, D. P., rey toplama hırsıyle, Laiklikden tâvîz vermiştir:

“Eğitimden geçmemiş büyük muhafazakâr kitlenin oy potansiyelini hesaplayan ve bu ‘yatırım alanına' her şeyin üstünde öncelik tanıyan bir siyasî tutum, sadece muhafazacı kitlenin din duygularını okşamakla kalmıyarak gerici cereyanlara büyük ölçüde tâvizler vermekten de geri durmamıştır. Demokrat Parti zamanında başlayan ve bugün yeniden hız kazanan bu tutum neticesinde toplumumuz adım adım laiklik düzeyinden uzaklaşmış bulunmaktadır.” [“Laiklik düzeyinden” ifâdesinin doğrusu, “Laiklik düzeninden” olsa gerek…]

Kapani'ye nazaran, Laiklikden uzaklaşmanın bir başka alâmeti de, “bugün Meclis içinde ve Meclis dışında bir kısım siyaset erbabının dindar görünme yarışına girmiş olmalarıdır”…

“…Üst kademeden gelen bu davranışların, toplumumuzu Ortaçağ karanlıklarına sürüklemek hevesindeki gerici cereyanlara hergün biraz daha cür'et aşıladığına hiç şüphe edilmmemelidir.”

Kapani'nin de, bu vesîleyle, Avrupalı ağzıyle “Ortaçağ karanlıkları”ndan dem vurması, daha evvel îzâh ettiğimiz vechiyle, tipik bir sömürge beyinlilik tezâhürüdür…

Laiklik, Kemalizmin bir dayatmasıdır

Münci Kapani'nin ve mümâsili fanatik Kemalistlerin, 1950'li senelerden beri, mütemâdiyen, “Laiklikden uzaklaşıldığına” dâir bu şikâyetleri, bir vâkıaya bir def'a daha dikkatimizi çekiyor:

Laiklik, halkın talebiyle kabûl edilmiş bir umde değildir; başlangıcından îtibâren cumhûrî meşrûiyeti olmıyan, iktidârı bir “ihtilâl harbi”yle zaptedip totaliter bir rejim kuran Kemalizmin bir dayatmasıdır…

Hâl böyle olmasa, siyâset erbâbı neden “dîndâr görünme yarışı”na girmiş olsun, Muhammedî Ezân'ı tekrâr ikāme mecbûriyetinde kalsın, mekteblere, yasak savma kabîlinden de olsa, Dîn Dersleri koysun ve bu derslerde (D. P. iktidârı zamânında değil de, bilâhare, 12 Eylûl Darbesini tâkîben ve el'ân) Kemalizmin Müslümanlığa mugāyir olmadığını isbâta çalışsın, Müslümanlığın ictimâî ve siyâsî hayâtta têsîrini hissettirmesine mânî olamasın?

Zâten Münci Kapani'nin îzâhatıyle de, Laikliğin –İslâm noktainazarından- Dînsizlik demek olduğu ve Vicdân Hürriyetine zıd bir telâkkîyi temsîl ettiği âşikârken, şuûrlu Müslümanlar, nîçin böyle bir umdeyi kabûl ederek irtidâd etmiye râzı olsunlar?

Laiklik siyâsetinin nihâî hedefi, Müslümanlığın bütünüyle zevâl bulmasıdır

Münci Kapani'nin Laikliğe dâir îzâhatı, dîğer Kemalist müelliflerinkine muvâzî ve bu mefhûmun hakîkî mâhiyetine muvâfık olarak, Müslümanlığın ictimâî hayâtta tamâmen têsîrsiz kılınması, insanların –ferdî planda dahi- davranışlarını yönlendirmemesi, hülâsa, bir müddet sonra, yokluğa karışmasıdır:

“…Laikliğin bir ilkokul öğrencisi tarafından da verilebilecek basit bir tarifi var: Din ile devletin birbirinden ayrılması. Fakat bu tarif şüphesiz ki yeterli değil. Bunu biraz daha genişletecek olursak şöyle bir tanımlamaya varabiliriz: Devletin hukukî ve siyasî temel düzeninin din kurallarına dayanmaması, veya, başka bir deyişle, devletin dinî kaynaklardan gelen esaslara göre idare edilmemesi. Ancak, bazılarınca yeterli sayılan bu ikinci anlayışın da laikliği tam olarak kapsadığı ileri sürülemez. Zira, devletin siyasî kuruluşunda dinî organlara yer verilmediği ve devlet din kurallarına göre idare edilmediği halde şayet din toplum hayatını çeşitli yönleriyle etkileyen, kontrol eden bir sosyal kuvvet olarak kendini gösteriyorsa, gerçek anlamda bir laik düzenden bahsetmemize imkân yoktur. Şu halde, laiklik prensibinin tam anlamını onun sağlamak istediği gayede aramak gerekir: Laiklik, dinin, toplum hayatını ve sosyal davranışları kontrol eden bir etken olmaktan çıkarak ferdî vicdanlardaki tabiî yerini almasıdır.

“İşte, Atatürk'ün gerçekleştirmek istediği devrimci laiklik anlayışı da bu gayeye yönelmiş bulunuyordu.”

Hiçbir cumhûrî meşûiyeti olmıyan Kemalist dayatmaya nazaran, dîn, ictimâî hayâtı ve ferdin cem'iyet içindeki davranışlarını murâkabe eden, onlara têsîr eden bir âmil olmıyacakmış… Öyleyse “Dîn” (ki bize göre “Dîn”, Dîn-i Mübînden, yâni Müslümanlıktan ibârettir ve Kemalistler de bu kelimeyle aynı şeyi kasdediyorlar) ne işe yarıyacak? Vicdânlarda mahpus kalacak, dışarıya taşmıyacak, cem'iyet hayâtında tezâhür etmiyecek, ferdin davranışlarına istikāmet vermiyecek… Böyle bir îmân yaşıyabilir mi? Bir müddet sonra zâil olup gideceği bedîhîdir. Hâlbuki asırlık Münâfık kültürüyle yoğrulmuş, hakîkî ilim adamlığından fersah fersah uzak bu Akademisyene nazaran, vicdânlara kadar tahakküm etmek derecesinde zâlim bir ideolojinin bu Laiklik telâkkîsi ve siyâseti, “Vicdân Hürriyetine müdâhale” sayılmazmış, bilakis “gerçek inanç hürriyetini têmîn ediyor” imiş:

“Bu anlamıyla laisizm, şüphesiz ki gelenekçi ve gerici cephenin iddia ettiği gibi, din ve vicdan hürriyetine müdahale demek değildir. Tam aksine, vicdanları din adına yapılan baskılardan kurtarmak suretiyle gerçek inanç hürriyetini sağlayan bir anlayıştır.”

Binâenaleyh bu müfsid Sabataî muhâkeme tarzına nazaran, vicdânları Müslümanlık îtikādından kurtarmak, onlara hürriyet bahşetmek imiş! Nitekim (Sabataîlikle mezcolmuş) Farmason Locaları da, bu uğurda harıl harıl faâliyet gösteriyorlar…

Pekâlâ, vicdânlar  o vakit herhangi bir akîdeden hâlî mi kalacaklar?

Elbetteki hayır! Çünki insanoğlu, mâhiyeti ne olursa olsun mutlakā bir inancın mâlikidir; “inançsızlık”, sâdece şu veyâ bu inanca nisbetledir. Öyleyse, en mukaddes, en vazgeçilmez İnsan Hakkı olan Vicdân Hürriyetini tanımıyan bu dalâlet, bu hadsiz zulüm ehli, Müslümanları da kendilerine benzetmek, dîğer tâbirle, vicdânlarda, Müslümanlık akîdesi yerine Kemalizmi, yâni Materyalizm, Frenk mukallidliği ve Şahısperestliği ikāme etmek dâvâsı güdüyorlar…

 

TAVZÎH

Araştırmamızın 25.12.2019 târih ve 455 numaralı tefrikasında, Osman Kapani ile alâkalı resmin alt yazısında, Dr. Âsım Arar'dan, zühûl eseri olarak, “Sıhhiye ve İctimâî Muâvenet Vekîli” şeklinde bahsedilmiştir. Doğrusu, “Sıhhiye ve İctimâî Muâvenet Vekâleti Müsteşârı” olacaktır.