Mâhir bir stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen -7
Tekinalp ile Akçura arasında karşılıklı tahrîfât
Risal, Türk kültürü ve Türk hüviyetiyle berâber Ali Kemâl'in fikrini ve Yusuf Akçura'nın metnini tahrîf ediyor ama, Yusuf Akçura da onun makalesini tahrîf etmekten geri durmuyor. Yâni burada bahis mevzûu olan, makyavelist siyâset îcâbı, çift taraflı ve karşılıklı rızâya müstenid bir tahrîftir. “Karşılıklı rızâ” diyoruz, çünki “Risal”, bilâhare, Akçura'nın tercümesinden bahsederken, bu tahrîfâta herhangi bir îtirâzda bulunmıyacak, aksine onu sitâyiş ve iftihârla kaydedecektir:
“Türkçülüğün” [Kof Türkçülüğün] ilk esâslarını Tekinalp vaz'etmiş
“(Bu makalem,) merhûm Yusuf Akçura tarafından Türkçeye tercüme olunarak Türk Yurdu'nda Türkçülüğün ilk esâsları olmak üzere neşrolunmuş ve bundan sonra, bu mevzû üzerine Avrupa müellifleri tarafından neşrolunan bütün eserlerde dahi bu tetebbu yegâne mêhaz teşkîl etmiştir”. (Landau 1996: 373. Tekinalp'i bize kadri bilinmemiş bir “Türk vatanperveri” olarak kabûl ettirmeye çalışan Landau, Behmoaras ve Bali de bu tahrîfâta temâs etmiyorlar...)
Yusuf Akçura'nın tahrîfâtı ise, yukarıda da işâret ettiğimiz gibi, Risal'in ağır veyâ –o devrin îcâbı olarak- mahzûrlu bulduğu ifâdelerini tâdil etmek, yumuşatmak veyâ tamâmen atlamak sûretiyledir. Meselâ şu atlaması, tavrı hakkında bir fikir vermektedir:
“Kerpiç evler üzerine kederle dolu bir yılgınlık çökmüştü. Buna, bir de, Asya ırklarının mûtâd kadercilikleri ve İslâmın o pek müessif tevekkülü ilâve oluyordu.” (Risal / Tekinalp 1912: 674)
Akçura'nın sansür ettiği bir pasaj: Avrupa'ya temessül ve İslâm aleydârı bir nizâmı têsîs
“Risal”in iddiâsınca “Türkçülük hakkındaki dağınık fikirleri ilk defa olarak sistemleştiren” ve “Ziyâ Gökalp'in ilhâmıyle” kaleme alınan bu makalenin Yusuf Akçura tarafından en fazla mahzûrlu bulunarak sansür edilen pasajında da, yine Ziyâ Gökalp'e atıfta bulunulmaktadır. Şöyle ki: Yukarıda, Risal'in, Türklere, Müslümanlığı bir tarafa atıp târîhlerindeki Câhiliyet devrine dönmelerini tavsıye ettiğine şâhid olmuştuk. Lâkin, Türkler, o kadar iptidâî bir devirdeki hâlleriyle 20. asır dünyâsında nasıl yaşayacaklar? “Risal Cenâbları”nın bu soruya da cevâbı hazırdır: Türkler, bir kere Müslümanlıktan sıyrılıp İslâm evveli devirdeki asıllarına rücû ettikten sonra, bir hamlede, Avrupa'ya yönelecekler, toptan Avrupa Medeniyetini benimseyecekler, Avrupaî laik düzeni têsîs edeceklerdir! Böylelikle, Gayr-i Müslim vatandaşlarını da kendilerine bağlayabileceklerdir. Akçura'nın sansür ettiği bu pasaj aynen şöyledir:
“Ziyâ Bey, karârlı bir şekilde, bu bakımdan [Gayr-i Müslimler için, “Türkçülük” siyâseti sebebiyle] korkulacak hiçbir tehdîd yoktur, diyor. Biz, evvelâ, vatanperverlik ile dîni birbirinden ayıracağız. Münevver dimâğlar, bu laikleştirme gayretimizi dikkate almalıdır; ki bu husûs, bu memleketin Müslüman olmıyan vatandaşlarının çok menfâatinedir. Avâmdan havâssa yükselen ve kör inanç ve hurâfe kaynağı olan dînî idealizm, yerini, havâstan avâma indiği için daha aklî ve daha şuûrlu olan millî idealizme bırakmaktadır. Bu sûretle, en korkunç taşkınlıkların müsebbibi olabilecek Şerîat tehlikesine sed çekmiş oluyoruz.” (Risal / Tekinalp 1912: 706)
Kemalist Propagandanın önde gelen sîmâlarından Yusuf Akçura'nın, “Risal”in makalesinde pek mahzûrlu bularak sansür ettiği pasajın (yukarıdan aşağıya 3. paragraf) yer aldığı 706. sayfa… Ziyâ Gökalp mesned ittihâz edilerek “Müslümanlıktan tecerrüd etmiş ve topyekûn Avrupa Medeniyetini benimsemeye götürecek bir milliyetçilik” (yâni aldatmaca bir milliyetçilik) fikri telkîn ediliyor…
“Risal” ismi
Gelelim makalenin müellifi “Risal”e... Bu, sonradan “Munis Tekinalp” ismini alan, bu arada başka isimler de kullanan Serezli bir Yahûdinin, Haham İzak oğlu Moiz Kohen'in nâm-ı müsteârından başka bir şey değildir. Yusuf Akçura, ona, sâdece fikir ve tesbîtleri için değil bir “Fransız müellifi” olması hasebiyle de pek çok iltifât etmiş, mâmâfih, asıl hüviyetini öğrendikten sonra dahi, bu teveccühü devâm etmiş, nitekim, Türkler Bu Muhârebede Ne Kazanabilirler? isimli kitabı, “M. Kohen” imzâsıyle, 1914 senesinde, Türk Yurdu Kitaphânesi tarafından neşredilmiştir.
Münâfık şahsıyetine câlib-i dikkat bir misâl
Dîğer taraftan, bu “Risal” ismi, Tekinalp'in Selânik'den ahbâbı ve pek mühim bir Yahûdi (bilhassa Selânik Yahûdileri) târîhçisi olan Joseph Néhama'nın da (1881-1971) Salonique: ville convoitée (Göz Dikilen Şehir: Selânik) isimli kitabında (1918) kullandığı ve Tekinalp'in uzun müddet sütûnlarında yazıları intişâr eden (Sabataî Fazlı Necîb'in) pek nüfûzlu Asır gazetesinin Fransızcaya göre L'Asir şeklindeki yazılışının ters çevrilmiş hâlidir. Tekinalp, gerek 1928'de Sabataî Sertel'lerin Resimli Ay Neşriyatı arasında çıkan Türkleşdirme kitabında, gerekse bizzat kaleme aldığı “Tercüme-i Hâl”inde (E. Düzdağ, Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler, 2012: 82) bu makalenin kendisine âid olduğunu kaydettiği hâlde, 26 Ocak 1956 târihli Vatan gazetesinde intişâr eden “Dînî ve Millî Müsâmahakârlık” başlıklı makalesinde, ondan sanki bir başkasına âidmiş gibi bahsederek:
“Mösyö P. Rizal, yukarıda zikri geçen (Türkler bir rûh-u millî arıyorlar) serlevhalı müdellel ve sosyoloji bakımından büyük bir kıymeti hâiz olan etüdünde, Meşrûtiyet devrine kadar mer'î olan vazıyetin husûle getirdiği aksülamelleri ve bu aksülamellerden tevellüd eden teyakkuz ve intibah hareketlerini ve bu cümleden olarak ‘yeni hayat', ‘yeni felsefe', ‘Türkçülük' gibi cereyanların gelişmelerini büyük bir vukuf, bilgi ve nüfûz-u nazarla ve o zaman Ziya Gökalp sosyoloji mektebinin ilham kaynağı olan Durkheim, Bergson gibi sosyolog ve mütefekkirlerin ilmî esaslarından istiâne ederek uzunboylu îzâhat verdikten sonra, o zaman Avrupa edebiyatında nasyonalist bir cereyan olarak telâkkî olunan Türkçülük hareketlerini bîtarafâne ve geniş görüşlü bir sûrette tahlîl etmiştir” (Rifat Bali, Bir Günah Keçisi: Munis Tekinalp, 2012: 3/493'ten naklen) sözleriyle onu harâretle övmektedir. Bu tavır, onun münâfık şahsıyeti hakkında mühim bir ipucu olsa gerektir.
Tekinalp, 1936'da da, Kemalizm'le, Türklüğü tahkîre devâm etmişti
Ömrü boyunca sinsilik ve ikiyüzlüğü şiâr edinmiş olan Tekinalp, “Türkler Bir Millî Rûh Arıyorlar” başlıklı makalesinden bir çeyrek asır sonra dahi Türkler hakkındaki hakaretâmîz iddiâlarından vazgeçmemiş, resmî makamların büyük iltifâtına mazhar olmuş Kemalizm kitabında, bunları tekrâr etmekten çekinmemişti (zâten Kemalist Propaganda da kendine bu iddiâları mesned edinmişti):
“…Arab ve Acem edebiyatının bir karikatüründen ibaret olan Türk edebiyatı…” (Tekinalp 1936: 28)
“(Makedonya'daki) bütün bu hıristiyan ve müslüman milletler arasında, millî şuuru kâfi derecede uyanmamış olan ve bu sebeble, milliyet mücadelelerinde er veya geç mağlûbiyeti mukadder bulunan, yalnız, memleketin gûya sâhibi olan Türk'tü. O, millî şuurunun kat'î surette uyanmasını ümid edebilmek için elzem olan unsurlara bile sahib olmadığından, vaziyeti daha iğretileşiyordu. Lisanında, öz türkce pek az kelime vardı; edebiyatı Arab ve İran edebiyatının taklidinden ibaretti ve son zamanlara doğru ise garb edebiyatının intihalinden başka bir şey değildi. Tarihi, harb, entrika ve saray ihtilâlleri tarihi idi. Entelektüeller ve milletin seçkinleri, millî uyanışın pişdarı olması lâzımgelenlenlerin ekserisi teokratik ruhun esiri idiler. Bunlar, içinde, dinî tarikatlerin de mevcud bulunduğu muhtelif muhitlere serpilmişlerdi. Bu tarikatler ise, yalnız teokratik meslekleri itibarile değil, kendi ruhî hususiyetleri ve menfaatperestlikleri bakımından da millicilk aleyhtarı idiler.
“Millî idealden mahrum Türk milleti, pürsilâh bir düşman ordusunun ortasında kalmış silâhsız bir asker vaziyetinde idi. ‘Hasta adam'ın mefruz vârisleri olan düşmanlar, mirasın taksiminde anlaşmağa muvaffak oldukları takdirde, bu kadar fazla ve bu derece ateşli millicilik cereyanlarının ortasında, bu âtıl vücûdün parça parça olacağı pekâlâ görünüyordu. Nitekim ilk defa olarak, aralarında husule gelen muvakkat anlaşma, Balkan harbini intac etti ve Türkiye için felâketli âkıbetler doğurdu. Sevr muahedesi, lüzumundan fazla süren bu facianın son darbesi, mukadder neticesi idi. Binlerce yıllık bir maziye sahib fatih bir millet, kendi tebaası olan milletlerin boyunduruğu altında esarete mahkûm edilmişti…” (Tekinalp 1936: 293-295)