Mâhir bir stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen -5

-----

Dahası, (Behmoaras, bu makalede, Tekinalp'in “Türkçenin güzelliklerini gözler önüne sermek, Türk kültürünü yüceltebildiği kadar yüceltmek” maksadı güttüğünü iddiâ ededursun –Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi, 2005: 136-), o, gûyâ mazlum, mağdûr bir topluluk olarak tanıtıp haklarına sâhib çıkar göründüğü Türklerin kendilerine mahsûs bir kültürleri olmadığı iddiâsındadır:

“...Türklerin kendilerine mahsûs bir kültürleri yoktur. Onlar, başkalarından yaptıkları iktibâslarla yaşarlar. Fikrî sâhada başkalarına muhtâcdırlar ve nev'i şahsına münhasır hiçbir şeyleri yoktur. Nitekim bugün de Fransa'nın dümen suyuna takılmışlardır.” (Fransızca aslı: “...les Turcs n'ont pas de culture pro­pre. Ils vivent d'emprunts. Ils sont, pour les choses de l'esprit, les débiteurs de tous et n'ont rien de sui generis. Ils sont au­jourd'hui à la remorque de la France.”) (Risal / Tekinalp 1912: 686)

Akçura ise, iddiâları hafîfleterek:

“...Türklerin başlı başına bir medeniyetleri tekevvün edememişdir. Türkler, husûsât-ı medeniyede dahi istikrâzâtla yaşarlar. Ötekinin berikinin îmâlât-ı fikriyesini satarlar, fakat kendilerine has bir şeyleri yoktur. Bugün Fransa'nın peşi sıra gitmektedirler.”

şeklinde tercüme etmiştir. Buradaki, “kültür” kelimesini “medeniyet”le karşılamak doğru değildir ve muhakkak ki bir millî kültüre dahi sâhib olmamak, medeniyete sâhib olmamaktan daha alçaltıcı bir hâldir. Dîğer taraftan, Akçura, müellifin bu pek tezyîf edici iddiâlarını yumuşatmaya çalışmakla berâber, bunun da kâfî gelmiyeceğini düşünerek, bir hâşiyeyle onları têvîl etmeye çalışıyor:

“Zannederim ki müellif, maksadını iyi anlatabilmek için biraz mübâlâğaya sapıyor.” (Landau 1996: 130'dan naklen)

Ne var ki zırva têvîl götürmez!

   

 

 1_13

(Türk Yurdu, Kasım 2015, sayı: 339, kapak)

P. Risal / Moïse Cohen / Munis Tekinalp'in Müslüman Türkleri tahkîr ederek onlara Frenkleşme telkîninde bulunan ve 1912'de Türk Yurdu'nun dört sayısında tefrika edilen “Türkler Bir Millî Rûh Arıyorlar” başlıklı makalesinin (tahrîfkâr) mütercimi, kendisi de materyalist sahte milliyetçi, sonradan Kemalizmin mü'mini Yusuf Akçura (1879-1955)…

 

 2_4

(http://1.bp.blogspot.com/-wR5QS38jK9U/

U6Qze2xOYII/AAAAAAAAAMc/ilE3QOaNKEY/

s1600/m1004.jpg9 (2.5.2018)

Yusuf Akçura'nın sahte milliyetçiliğinin nâşiriefkârı Türk Yurdu mecmûasının 24 Teşrînisâni 1327 (7 Aralık 1911) târihli ilk sayısı…

 

Moïse Cohen / P. Risal'in -aslında şiddetle Türklük aleyhdârı olan, Türklüğü fecî sûrette tezyîf ve tahkîr eden- makalesini (yumuşatmak kasdiyle) yer yer tahrîf ederek tercüme ve onu şükrân duyulacak bir Türklük müdâfaanâmesi, bir Türklüğü kalkındırma tasavvuru gibi takdîm eden Yusuf Akçura hakkında Yahyâ Kemâl Beyatlı merhûmun şahâdeti ve değerlendirmesi üzerinde ibretle düşünülmelidir: 

“…Gökalp, Yusuf Akçura'yı dinmez bir kînle tâkîb eder, idealsiz ve tereddüdün timsâli bir adam olarak târif ederdi. Onun bu kîni gerçi politikacılığından mütevelliddi; zîrâ Yusuf Akçura'yı İttihadcı olmak üzere Merkez-i Umûmî'ye sevketmişti, ona da maskeli adamları, üstünde bir revolver, bir Kur'ân, bir de yemin metni olan masayı hazırlatmıştı, fakat Yusuf Akçura, edecek yemin metnini görüp [onun] Osmanlı, İslâm gibi kelimelerine tesâdüf edince, böyle hâyîde ve avâmpesendâne mefhûmlar uğrunda fedâ-yı cân edemiyeceğini beyân etmiş ve Merkez-i Umûmî'den kapı dışarı edilmişti. Ziya Bey, o zamandan beri idealsiz, mütereddid diye Yusuf Akçura'yı bir engizisyon hışmıyle tâkîb ediyordu. Bu işe âgâh olan İttihadcılardan bâzıları bir gün diyorlardı ki: ‘Yusuf Akçura, Osmanlılık ve İslâm uğrunda fedâ-yı cân etmek taahhüdünü medeniyetperverliğe muhâlif gördüğünden değil fakat betahsîs ‘fedâ-yı cân etmek' taahhüdünden korktuğundan ric'at etmişti.' Bu müşâhedede bulunan babayiğit zevâta ben de bir şahsî mütâlâamı serdettim: ‘Şu Yusuf Akçura'nın idrâkine bakınız ki asıl şimdi fedâ-yı cân etmek vazıyetine düştü; yoksa sizin aranıza girseydi, hakîkaten ibkaa-yı cân ederdi. Kendisinin cebânetine değil belâhetine hükmetmek doğru olur' dedim. […]

“…Yusuf Akçura'nın idealistliği de bu nevîdendir. [Sahte idealist kisvesiyle menfâat devşiren tufeylîlerinki cinsinden…] Yirmibeş seneden beri tek bir yazısıyle bir defâ hafif bir harâret olsun neşretmemiş, fakat daha şaşılacak şey, belirmiş bir fikir olsun söylememiş olan bu zât, ocak, dernek, kongre içtimâlarında, riyâset masasının başında, Türkçülüğün ‘âbâ-yı kenîsâ'sından bir havârî gibi görünür, ilmî tasnîf ıstılâhlarıyle karışık, berbad bir şeyler söyler, köpürür, bu memleketin biz zavallı çocuklarına Bizans bakıyesi gibi sıfatlar savurur.

“Bizans dedim de hatırıma geldi. Yusuf Akçura Bizans düşmanıdır ve Osmanlılığı onun bakıyesi sayar, bizi Türk görmez, Rum devşirme piçleri gibi bir kemmiyet bilir. Maamâfih bu Kazanlı mütefekkirin 1923 intihâbâtında nâmzedliği Kars'dan konulmuştu. Kars, Kazan'a hayli mesâfede bir şehir ise de, Harb-i Umûmî ortasında Erzincan'da olan Kafkas cephemiz nev'inden, Kars vesâirenin cihet îtibâriyle olsun, Kazan'a bir nisbeti vardı. Onun için bu tatar vatandaşın nâmzedliği oradan konulmuştu. Fakat Yusuf Akçura kabul etmedi. İstanbul'dan, Bizans'dan meb'ûs çıkmak istedi. İstediği de yapıldı.

“O vakitten beri mülevves Bizans'dan bahsetmeğe devâm ederek İstanbul'u temsîl etmektedir...” (Yahyâ Kemâl, Siyâsî ve Edebî Portreler, İstanbul: Yahya Kemal Enstitüsü Neşriyâtı, 1968, ss. 125, 127.)

 

  

Türkçe, acınacak hâlde bir dilmiş!

Bu meyânda, “himmet ve insâfından pek memnûn kalmamız lâzım gelen” “Rizal cenâbları”na nazaran, Türklerin acılarını haykıracak mazbut bir dili bile yokmuş, onlar bu kadar iptidâî bir hâldeymiş:

Türkçe, intizâmsız, karmakarışık bir dildir. İnzibâta girmemiş, ayak bağı olmaktan başka bir işe yaramıyan küme küme kelimeyle dolup taşmakta, insicâmsız, kuvvetsiz, cansız bir yığın teşkîl etmektedir. Hiçbir orijinalitesi yoktur. Zulümden henüz kurtulmuş, râbıtasız, şahsıyetsiz, varlığının şöyle böyle farkında olan Osmanlı halkı gibidir. Acılarını haykıracak bir dili bile olmıyan Türk rûhunun perîşanlığı, her çeşit fikrî faâliyetten ve şiddetli bir millî heyecândan mahrûmiyet, Türkiye'de hâlen zihinleri meşgul edip durmaktadır.” (Risal / Tekinalp 1912: 688) (Bizim tercümemiz. Bu gibi iddiâlar, aşağıda bahis mevzûu edeceğimiz Kemalizm kitabında da –meselâ ss. 130, 294, v.s.- tekrâr edilmektedir.)

Zâten kültürü olmayan, herhangi orijinal bir eser ortaya koyamayacak kadar kabiliyetsiz olan “Türkün, acılarını haykıracak bir dili bile yokmuş”!  Düşünmeli ki “Rizal Cenâbları”, bu iddiâyı, Türkçenin, Dîvân nesriyle bocaladığı zamânlar değil, Fransızcadan tercümeler sâyesinde herhangi bir Avrupa kültür dili kadar yüksek ifâde kudretine eriştiği, edebî eserlerin aynı ayârda tercüme edilebildiği, sağlam kavâidi, zengin kelime hazînesi, kulakları mest eden telâffuzuyla tadına doyulamayan bir dil kıvâmı kazandığı ve hızla serpilip gelişmeğe devâm ettiği bir devirde ortaya atıyor!

Tabîatiyle, bu kapkara levhanın arkasından, bir Yeni Lisân talebi gelecektir. Şöyle ki:

Sabataîler, dîğer kavimdaşlarıyle berâber, “işe yaramaz Türkçe” yerine yeni bir dil inşâ ediyorlarmış

“Karmakarışık” olan Osmanlı Türkçesi tasfiye edilecek, yerine bambaşka bir uydurma dil (sonradan kullanılan tâbirle “Öztürkçe” –hakîkatte Yoztürkçe-) ikame edilecektir. Pekâlâ, bu Yeni Lisân'ı kim inşâ edecek? Hiç çekinmeden şu cevâbı veriyor:

“Bir Yahûdi-Müslüman mezhebinin sâlikleri olan Dönmeler ile Mûsevîler, Türklerle faâl bir işbirliği hâlinde, bu Yeni Lisânın temellerini atıyorlar. (Des Donmehs, membres d'une secte judéo-musulmane, et des israélites col­laborent activement avec les Turcs pour jeter les bases de la langue nouvelle.) (Risal / Tekinalp 1912: 698)