Mâhir bir stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen -23

-----

 11_5

Moïse Cohen / Munis Tekinalp'in büyük oğlu (1911 doğumlu) İlhan (İzak) Tekinalp'in vefât îlânı… Eşi Lidya “banker ailesinden gelme, iyi eğitim almış bir kızdı”. (Behmoaras 2005: 210) Kendisi, Saint Joseph Lisesi'nden mêzûn olduktan sonra Marsilya'da bir Ticâret Mektebi'ne gönderilmiş, oradan mda mêzûn olduktan sonra iş hayâtına atılmış ve muvaaf bir iş adamı olmuştu. (Behmoaras 2005: 209,  İlhan Tekinalp'in kızı Sevim Tekinalp hakkında 14 Mart 2005 târihli haftalık Aksiyon mecmûasında, “Asıl Dinlerine Dönüyorlar” başlığı altındaki makalede, şu haber vardı: “Sevim Tekinalp: Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden, asıl adı Moiz Kohen olan Yahudi Munis Tekinalp'in torunu. 1987'de Museviliğe geçti.” (http://www.aksiyon.com.tr/dosyalar/asil-dinlerine-donuyorlar_514395; 26.11.2014) Munis Tekianalp'in ilk çocuğu olan kızı Therese, 1909'da doğmuş (Behmoaras 2005: 87),  Pepo Negrin ile evlenmiş ve 2004'te ABD-Ohio'da ölmüştür. “İlhan Tekinalp'in yengesi”, kendisinin eşiyle aynı ismi taşıyan Lydia, 1914'te doğup 1985'de Londra'da ölmüş kardeşi Giyom'un eşidir. “Kohenlerin üçüncü çocuğu Giyom, […] Cihan Harbinin çıkmasıyla eş zamanda doğmuştu. Aslında adı Giyom değil de, İbranice bir isim olan Gedalya idi.” (Behmoaras 2005: 152) Giyom, ağabeyinden evvel öldüğü için, vefât îlânında ismi görülmüyor. Giyom'un eşi olan Lydia Tekinalp de Londra'da, 2005'de ölmüştür. Munis Tekinalp'in küçük torunları da kendi kavimdaşlarıyle evlenip (yanlış tesbît etmediysek) Amerika'da yaşamayı tercîh etmişlerdir.

 

 22_6 

 

O, Yahûdilerin “Türkleşmesinden”, hattâ Türklere “temessül” etmesinden bahsederken dahi, bu kelimelerin aslî mânâsını değil, Türklerle kaynaşmayı (Fransızcasıyle “intégration”u) kasdediyordu. Bu kaynaşma, Türklerin dilini öğrenmek, Fransızca yerine Türkçe şahıs isimleri almak, Türklerin umûmî kültürüne nüfûz etmek ve Türklerle müsâvi şartlarda vatandaşlık statüsü kazanarak memleketin bütün işlerine müdâhil olmak gibi şeylerdi. Yoksa, bundan, aslını, dînini, dilini, kültürel farklılığını, milliyetini unutmak gibi bir mânâ çıkarmamak lâzımdır.

Nitekim, yukarıda naklettiğimiz vechiyle, hem değişik vesîlerle verdiği beyânâtlar, hem de Kemalizm kitabındaki (yine yukarıda daha geniş olarak zikrettiğimiz) şu tesbîtleri, bunun âşikâr delîlidir:

“Türk millî kültürünü almak, Kürd, Lâz, Ermeni veya Yahudi aslını unutmak demek değildir. [...] (Bir milletin içinde, bir kısım insanların kendi) ‘idiom'larını, göreneklerini ve âdetlerini ve daha başka husûsiyetlerini muhâfaza etmelerinde ne gibi bir fenâlık bulunabilir? Her memlekette, aynı mıntakada doğan insanlar arasında mevcûd olduğu gibi bunlarda da bazı tesanüd duyguları bulunabilir. Bu, millî vahdete halel vermez. [...] Dîğer taraftan, hükûmet de, yaptığı laik kanûnlarla, ferdlerin tâbi olacağı kanûnî ahkâmı tevhîd ve (vatandaşlık keyfiyeti nokta-i nazarından) Müslim ve Gayr-i Müslim unsurlar arasındaki her türlü farkı ilga etmiştir...” (Tekinalp 1936: 319-321)

Samîmî vatandaşlık kıstâsları

Bütün bu nazarî fikirler gayet güzel! Lâkin bunları ileri süren insanın da, fikrinde samîmî olmak için, evvelemirde Türk kültürüne, binâenaleyh Türklerin benimsedikleri dîne hürmetkâr olması (zîrâ Yahûdiler için Mûsevîlik ne ise, Türkler için de Müslümanlık odur), Kemalizm gibi Avrupacı totaliter bir ideolojiyi desteklememesi, milletini Engizisyon zulmünden kurtarıp bağrına basmış Osmanlı'ya –affedilmez bir nankörlükle- düşmanlık yapmaması (ki ona düşmanlık, Türke ve bütün Müslümanlara düşmanlıktır), Türk Hükümdârına karşı, İttihâd ve Terakkî Komitası gibi, Mason Locaları gibi, Siyonist Komitaları gibi birtakım gizli ve ihtilâlci teşekküller içinde yer alarak tertîblere girişmemesi, memleketini, yüz binlerce insanımızı ve milyonlarca km2 toprağımızı kaybettiğimiz (kaybedeceğimiz peşînen belli) bir cihân harbine sürüklemek için uğraşmaması, Osmanlı topraklarının parça parça edilip üzerinde başka millî devletler kurulmasına râzı olmaması, Türk Milletinin şahsıyetini teşkîl eden bütün kültür unsurlarını tahkîr edip onların yerine Avrupa kültürünü ikame ederek onu Frenk Milletine temessül ettirmek gibi bir emel gütmemesi lâzım gelirdi…

Bitirirken, Jacob Landau'nun ithâmlarına cevâb

Moïse Cohen / P. Risal / Tekin Alp / Munis Tekinalp gibi Siyonist Emperyalizminin ve Kemalist Propagandanın pek mühim bir elemanı sıfatıyle Türklüğe onca zarâr vermiş makyavelist bir stratejisti bir “Türk vatanperveri” olarak yutturmaya kalkışarak Milletimizi Tekinalp derecesinde aptal yerine koyan, dürüst olmadığı için “ilim adamı” vasfını hakketmiyen İsrâilli Prof. Jacob M. Landau (d. 1924),  Jerusalem Center for Public Affairs isimli araştırma merkezinin nâşiriefkârı olarak Siyonist işgali altındaki Kudüs'de basılan Jewish Political Studies Review mecmûasının Bahar 2007 târihli 19: 1-2. sayısında, “The Dönmes: Crypto-Jews under Turkish Rule” başlığıyle, Dönmeler hakkında zâten mâlûm olanları tekrâr edip bu sâhaya hiçbir katkıda bulunmıyan bir makale neşretmiştir. Makalesinde, Dönmelerin Türkiye'nin muâsır târihinde pek mühim ve menfî roller oynadığına dikkat çeken bütün neşriyâtı, delîlsiz, indî iddiâlarla karalamakta, onları gözden düşürmeye çalışmaktadır. Kezâ, pek tuhaf bir tavırla, alenen Yahûdi olan Emanuele Carasso'yu Dönme olarak gösteriyor, bilakis Dönme, hattâ Şemsî Efendi'nin küçük torunu olduğunu beyân eden Ilgaz Zorlu'nun Dönmeliğini ise şüpheli sayıyor…

Dönmeleri dolaylı olarak sâhiblendiği bu makalesinde, iki paragrafı da, bizim Yahûdilik ve Dönmeler kitabımıza ayırmıştır.

Mesnedsiz iddiâlarına nazaran, “kitabımızın 501 sayfası, muhtelif kaynaklardan derlenmiş tarafgîr resimler refâkatinde, en müfterî cinsinden Yahûdi ve Dönme aleyhdârı hücûmlarla doluymuş”… Gûyâ Türkiye'deki ve dünyâdaki birçok nüfûzlu şahsıyete isbâtsız, delîlsiz olarak Yahûdi veyâ Dönme sıfatlarını yakıştırıyormuşuz.. Hikmet Tanyu ve Abdurrahman Küçük'ü tâkîben, Yahûdiliğin bütün dünyâya hâkim olmak için mücâdele ettiğini iddiâ ediyormuşuz… Kitabımıza, dâvâmızı isbât için, sıhhatini ve müsbit kıymetini tahkîk etmeden bir sürü vesîkanın fotokopisini dercetmişiz… Yâni bunlarla, okurun gözünü boyamaya çalışmışız… Bahis mevzûu hâllerin çoğunda bunlar sahte vesîkalarmış; bilhassa Dönmelerle alâkalı 8. Fasıl böyleymiş… Bu Fasla da, Dönme, Yahûdi ve Mason aleyhdârı iftirâlar hâkimmiş…

Bunlar, müellifin indî iddiâları olduğu için, hepsi de keenlemyekûn hükmündedir ve aslında, bunlara cevâb vermeye değmez. Yine de birkaç husûsu tavzîh etmek faydadan hâlî değildir.

İlk gençlik çağımızdan beri, ilmî zihniyeti benimsediğimiz ve kendimize hem ilmî usûlü, hem İslâm ahlâkını rehber edindiğimiz için, araştırdığımız her mes'elede hakîkatten başka bir endîşemiz olmadı. Dâimâ fikirlerimizi delîlleriyle serdetmeye îtinâ ettik. Her kim olursa olsun, bir şahsa veyâ bir fikriyâta iftirâ etmeyi en büyük bir alçaklık saydık; onun için bu mâhiyette hiçbir metnimiz gösterilemez. Kezâ hakkında vesîkamız, delîlimiz olmadan, hiç kimseye de Yahûdi, Sabataî, Mason demedik veyâ herhangi bir sıfat takmadık. Bilakis böyle yapanlara da hep muhâlefet ettik. (Bu îtibârla, Cevat Rifat Atilhan ve Ziya Uygur gibi müelliflerle yıldızımız hiç barışık olmadı.) Kat'î delîllerle değil, bir takım karînelerle, ipuçlarıyle Yahûdi, Mason, Dönme, Komünist, v.s. olduğuna kanâat getirdiğimiz şahıslar için de bunu “muhtemelen” hükmüyle belirttik. Şu var ki gençlik çağımızda, zamân zamân aşırı yorumlarda bulunduk; mâmâfih bunları, kat'î bir hakîkat olarak değil, bir kanâat olarak ifâde ettik. Yanıldığımızı anladığımız husûslarda da, şâyet bu alenî bir hatâysa, alenen alâkadârlardan özür dilemekten hiçbir zamân çekinmedik.