Mâhir bir stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen -21

-----

5 Şubat 1937'de, Meclis'de, Teşkîlât-ı Esâsiye Kanûnunun bâzı maddelerinin tâdiline ve mezkûr Kanûnun 2. Maddesine CHP'nin 6 Ok Umdelerinin dâhil edilmesine dâir İnönü ve 153 arkadaşı tarafından verilen kanûn müzâkere edilirken de, bu tâdilâtı takdîmle mükellef konuşmacı sıfatıyle, Kemalist doktrinin esâsının Târihî Materyalizm olduğunu beyândan çekinmemişti (aynı imlâyla iktibâs ediyoruz):

“Biz tarihe kaza ve kaderin bir neticesi nazarile bakmadığımız gibi, tarihin böyle kaza ve kaderinden ve zarurî âkibetlerinden gelen hükümlerine de boyun eğmeği bilmeyen bir milletiz. (Bravo sesleri, alkışlar). Bizim kanaatimizce her millet kendi tarihini kendi yapar. [Yâni Marksistlerin iddiâ ettiği gibi, beşer târihi, münhasıran insanların eseridir; dîğer tâbirle ona hiçbir sûretle ilâhî müdâhale bahis mevzûu değildir...] O fena neticeler, o milletin kusurunun eseri ve amelinin cezasıdır. Eğer bu gün iyi neticeler görüyorsak onu bu milletin yaptığı ve başardığı iyi işlere vermek zarurî olur. Tarihin neticesinin zarurî ve mukadder olmadığı yine bir Türk tarafından, Türklerin elile ve Türklerin kanile isbat edilmiştir. […]

“Atatürk; bu millette mevcud olan bütün yüksek seciyeleri ve âlicenab hasletleri nefsinde toplayarak milletin azmü iradesini birleştirdi ve kendi azmü iradesine katarak Türk milletini mahvolmaktan kurtardı. […]

“Arzettiğim prensiplerin başlıcalarının Teşkilâtı esasiyemize geçmesi, Atatürkün prensiplerine milletçe beraber bağlılığımızın ve samimî ilgimizin hukukî ifadesidir. Biz istiyoruz ki, siyaset ve icraat sahalarında yaptığımız işler irfan ve vicdanı hukukilerde yer bulsun ve hukukî hayatın mebdei, menşei ve istinadgâhı olsun. […]

“Arkadaşlar; bu memleket kâhinlerin ve gayri mesullerin vicdanlara âmil olmasından ve Devlet ve Millet işlerini görmesinden çok zarar görmüştür. Eğer Türkün yolu başka yerlerden geçseydi ve orta asırlardaki zamanlarda kendi bildiği, kendi yaptığı kanunlarla idare etseydi, Devlet ve millet idaresini mistik ve dogmatik esaslara bağlamasaydı ilk zamanlarda ve Osmanlıların ilk devirlerinde olduğu gibi kendini kendi kanunları ile ve usulleri ile idare etseydi bugünkü bulunduğundan daha çok ileri ve geniş olur ve medeniyete daha çok hizmet ederdi. Türk milletinin son asırlarda gördüğü felâketlerin, çektiği sıkıntıların sebepleri, aslı bir takım gayri mesullerin ve gayri merî menba ve vasıtaların yaptıkları kanunların altında zebun olarak iş görmek mecburiyetinde kalmasıdır. Mademki tarihte deterministiz, mademki icraatta pragmatik maddiyetciyiz, o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız. Kendi cemaatımızı maverayı dünyaya taallûk eden her türlü endişelerden, her türlü lahutî [ilâhî] hayallerden müberra olarak, kanunlarımızı bu günün icablarını, maddî zaruretlerini göz önünde tutarak yapmalıyız. Memleketin maddî hayatı ancak bu suretle kurtulur. Maneviyatı için [de] Türkün temiz ahlâkmı inkişaf ettirmek kâfidir. [Böylece Kemalizm, dîne hiçbir sâhada hayât hakkı tanımıyor…] Onun içindir ki, biz her şeyden evvel lâikliğimizi ilân ettik. […]

Bizim istediğimiz hürriyet, lâiklikten maksadımız, dinin memleket işlerinde müessir ve âmil olmamasını temin etmektir. Bizde lâikciliğin çerçevesi ve hududu budur. Arkadaşlar biz şerayii salifenin [geçmiş Şerîatlerin] geçmiş hükümlerinden çok zarar gören bir milletiz. Onun fena göreneklerinden yine en çok zararı biz Türkler görmüşüzdür. […]

Biz diyoruz ki, dinler, vicdanlarda ve mabedlerde kalsın, maddî hayat ve dünya işine karışmasın. Karıştırmıyoruz ve karıştırmıyacağız. (Bravo sesleri, alkışlar).” (TBMM Zabıt Cerîdesi, 5.2.1937, Devre: V, Cild: 16, İctimâ: 2, 33. İn'ikad,  ss. 59-61)

Aynı Şükrü Kaya: “Yahûdilerin aleyhinde bulunanları yola getireceğiz”

İşte sapkın Kemalist İdeolojinin en önde gelen birkaç temsîlcisinden biri olan Şükrü Kaya, 6 Temmuz 1934 günü, İstanbul'dan Alpullu'ya gitmek üzere trene binmeden evvel, Efendi'sinin fikir ve hislerine şu sözlerle tercüman oluyordu:

“Trakyadan bazı musevilerin grup halinde İstanbula gelmeleri sebeplerini yerinde tetkik için Trakyaya gidiyorum. Musevilerin bazı propaganda yüzünden İstanbula geldiklerini haber aldık. Bunun mahiyetini araştıracağım ve icap eden tedbirleri alacağım.

“Türkiyede yerli ve yabancı herkes cumhuriyet kanunlarının himayesi altındadır. Kemalist Türkiyenin en büyük vazifesi bu kanunları tatbik etmektir.

Yabancı yerlerde görülen antisemistlik [antisemitlik] cereyanları bazan bizde de bir makes buluyor. Vatandaşlarımız başka memleketlerde cereyan eden böyle fikirlerden ve aksülamellerden daima masun kalmalıdırlar. Hiç bir memleketin siyasî ve dahilî münakaşaları bizim memleketimizin dahilî işlerine tesir etmemelidir. Yahudiler aleyhinde neşriyat ve telkinatta bulunanları yola getirmek hükûmetimize ve mahkemelere aittir.” (Akşam, 7.7.1934, ss. 1 ve 2)

TBMM Reîsi Kâzım Özalp: “Mütecâsirler sür'atle cezâ görecektir”

1924-1935 senelerinin TBMM Reîsi General Kâzım Özalp (1880-1968), Farasonluğun 33. derecesini, Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya'dan iki sene sonra (1931'de) ihrâz ederek Yüksek Şûrâ Âzâsı olmuştu. [-Üstâd-ı Âzam- Kemalettin Apak, Ana Çizgilerile Türkiye'deki Masonluk Tarihi, “(Türkiye Mason Derneği tarafından) Dernek üyelerine mahsus olarak bastırılmıştır, İstanbul, 1958, s. 59.] “Birâder”i Şükrü Kaya'yı tâkîben, 7 Temmuz 1934'te, İstanbul'da matbûata verdiği beyânatla, “Ebedî Şef”inin fikir ve hislerini alenen dile getirenlerden birisi de oydu:

“(Trakyadaki musevilerin İstanbula gelmeleri) çok teessüfe değer bir hadisedir.

“Başka memleketlerin bazılarında ötedenberi musevi aleyhtarlığı olduğu malûmdur.

“Bu cereyanlar bazan memleketimize kadar gelebilmiş ise de katiyen fiilî ve umumî bir tesir yapamamış ve hiç bir yolsuzluğa meydan verilmemiştir.

“Bütün vatandaşlar, cumhuriyet kanunlarının himayesi altındadırlar. Hiç bir ferdin tecavüze uğramasına katiyen meydan verilemez. Trakyanın bazı yerlerindeki musevileri memleketlerini terketmeğe mecbur edenlerin, her kim olursa olsun, cumhuriyet kanunlarının hükümleri dairesinde tecziye edilecekleri tabiîdir. Hükûmet bu hususta lâzım gelen tedbirleri süratle almıştır. Mütecasirlerin süratle ceza göreceklerine şüphe yoktur.

“Başvekil paşa Hz. bu bapta Büyük Millet Meclisinde sarahat ve katiyetle beyanatta bulunmuştur. Yerlerini terketmiş olan musevilerin, tekrar yurtlarına avdet etmelerine hiç bir mâni yoktur.

“Hükûmet, onları, bütün Türk vatandaşları gibi himaye eder.” (Akşam, 8.7.1934, s. 2)

Hükûmetin “Trakya Hâdiseleri”ni tahlîl eden mufassal teblîği

Trakya Hâdiseleri karşısında “Tek Adam”ın hâl ve tavrını aksettiren dördüncü bir vesîka da, Yahûdilere hiçbir îkaz veyâ serzenişte bulunmıyan, bilakis onlara karşı gayet mültefit ve himâyekâr bir edâyla kaleme alınmış olan 14 Temmuz 1934 târihli Hükûmet Teblîğidir (aynı imlâyla iktibâs ediyoruz):

“Ankara, 14 (A.A.) - Başvekâletten tebliğ olunmuştur:

“Dahiliye vekili Şükrü Kaya bey Trakya teftişinden avdet ederek raporunu heyeti vekileye vermiştir.

“Anlaşıldığına göre Trakyada yahudi aleyhtarlığı büyük harpte başlıyarak mütareke ve istiklâl mücadelesi zamanlarında devam etmiş ve cumhuriyet zamanında bir müddet yatıştıktan sonra son seneler zarfında dünyanın muhtelif yerlerinden antisemitizm yeni formüllerle ve daha şiddetli olarak memlekete girmiştir. Son zamanlarda bazı risalelerin yahudi düşmanlığı üzerinde bilhassa durarak yaptıkları neşriyat Türk ve yahudilerin biribirine karşı nazarlarını ve hislerini ehemmiyetli surette teşviş etmiştir. Türklerle yahudilerin birbirlerini nasıl gördüklerine dair dahiliye vekili beye her iki tarafın söylediklerini hikâye etmeği vatandaşlar arasındaki geçimsizliği behemehal tedavi etmek vazifesinde ve kararında olan hükûmet muvafık bulmaktadır.

“Bu karşılıklı şikâyetlerde beynelmilel semitizm ve antisemitizm edebiyatının bütün siyasî, iktisadî ve millî anasırı görülmekte olduktan başka Türkiyeye ait bir hususiyet olarak yahudilerin yabancı dil ve harsta kalmakta ısrar ettikleri ve içlerinde demilitarize mıntakalarda memleketin emniyeti için zararlı ve casus adamlar bulunduğu hakkındaki zanlar mevcuttur.

“Diğer taraftan yahudi münevverleri millî hars meselesinin imparatorluğa ait hatalar olduğunu haklı olarak söyledikten sonra Türk kültürü ile kaynaşma hususunda gösterdikleri arzunun hakikî ve ciddî olduğunu ve memleketin emniyeti için sadakat ve vatandaşlık vazifesine riayet hisleri aleyhindeki şayiaların haksız ve ispatsız olduğunu samimiyetle bildirmektedirler.

“Haziran ortasından itibaren halk arasında bir de hükûmetin yahudileri Trakyadan kaldırmak istediği ve fakat bu hareketin açıktan açığa değil, hususî tertipler ve tazyikler ile yapılmasını terviç eylediği işaa edilmiştir.

“Bu şerait altında haziran 24 ten itibaren Çanakkalede ve 30 hazirandan itibaren Trakyanın diğer muhtelif yerlerinde hesaplarını ve muamelelerini keserek İstanbula nakletmek hareketi başlamış olduğu anlaşılıyor. Hükûmet merkezi, 3-4 temmuzda vatandaşlar arasında dedikodu mevzuunu aşan fiiliyat ve teşebbüsleri farkederek katî emirlerle müdahale ve vaziyeti durdurmağa teşebbüs etmiştir. İlk gelen haberler ve şikâyetlerden 100 kadar yahudinin mahallî tazyikler yüzünden İstanbula hareket ettikleri öğrenilmiştir.

“Gerek bu ilk haberler ve gerekse temmuzun üç ve dördüncü günleri birdenbire genişliyen cereyanlar üzerine 4 temmuzda hükûmetin aldığı müessir tedbirlerle hadiseler katî olarak durdurulmuştur.