Mâhir bir stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen -20
“3-4 temmuz ve 4 temmuzda yahudi evlerinden alınan ve çalınan eşyanın şimdiye kadar yüzde yetmiş beşinden fazlası idarî ve adlî tedbirlerle meydana çıkarılmış ve sahiplerine iade ettirilmiştir. Müddeiumumî, müşevvikleri ve mütecavizleri cürümlerine göre tevkif ederek adlî takibata başlamıştır.”
Hükûmetin aldığı müessir tedbîrler üzerine, Yahûdiler evlerine, işlerine döndüler
Bu gelişmelerden sonra, Yahûdilerden, sâdece İstanbul'da daha kârlı işler yapabileceklerini düşünenlerdir ki evlerine dönmediler ve kendilerine yeni bir hayât kurdular. Bu meyânda, 19. asrın sonlarından beri hemen hepsi Siyonist Hareketinin tarafdâr ve destekçileri hâline geldiklerinden, içlerinden bir kısmı da, Türkiye'de mültecî statüsünde bulunan ecnebî kavimdaşlarıyle berâber Filistin'e hicret edip orada İsrâil Devleti'nin têsîsine çalıştılar. Bir başka kısmı ise, daha müreffeh ve serbest bir hayâta kavuşma gayesiyle Avrupa (bilhassa Fransa), Amerika, v.s.'ye hicret ettiler. Trakya'da (bâhusûs Edirne'de) Yahûdi nüfûsunun gerileyişinin hakîkî îzâhı budur. “Trakya Hâdiseleri”nin bu vetîredeki payı, ehemmiyeti hâiz mikyâsda değildir. Yahûdi nüfûsu arasında 19. asrın sonlarında başlayan bu çeşit muhâceret hareketi yakın zamânlara kadar bu minvâl üzere devâm etti ve netîce îtibâriyle Türkiye'de eskiye nisbetle az mikdârda Yahûdi kaldı. Kalanların sayısı, mechûlümüzdür. Zîrâ hem Türkiye'de kavmî-dînî toplulukların nüfûsunu takrîben olsun tesbît etmeye imkân verecek sûrette bir nüfûs sayımı artık yapılmıyor, hem de, her memlekette olduğu gibi Türkiye'de de onların mühim bir kısmı, târihî an'ane ve stratejilerine uyarak, hüviyetlerini gizlemeyi tercîh ediyor. (Bu tesbît, 19. asrın 2. yarısından beri Türkiye'nin siyâsî, iktisâdî, kültürel, askerî ve ictimâî hayâtında büyük roller oynamaya devâm eden ve nüfûslarının 100-200 bin civârında olması muhtemel Sabataîler için haydi haydi cârîdir.)
Hâdiseler sonrasında da sömürü düzeni değişmedi
Trakya'da evleri soyulan ve hicret etmek zorunda kalan Yahûdilerin zarârları az-çok telâfi edildi ve bu hâdiselerden sonra bir daha rahatsız edilmeden ticârî v.s. faâliyetlerine devâm ettiler. Lâkin Türk halkının şikâyetleri, Hükûmet, bunların ortadan kalkmasına müncer olacak tedbîrleri sür'atle almadığından, daha senelerce sürüp gitti. Nitekim, Öngören'in Hâdiselerden bir sene sonra hastalığı sebebiyle istîfâsı üzerine onun yerine tâyin edilen General Kâzım Dirik (1880-1941), 1936 senesi Rapor'unda, hâlâ selefiyle aynı şikâyet mevzûlarını dile getirmekte, “Yahudilerin köylünün elinden ürününü hileli yollardan kendi tekeline almaya devam etmekte olduğuna, köylülerden bazılarını yanlarına çekerek ticaret akışını ellerinde tuttuklarına, sanayi sektörünü ve ticaret ağını kontrol ederek halkı sömürdüklerine işaret etmekte”, bunlarla rekabet için millî sermayeye dayalı teşekküllere vücûd verilmesi gerektiğine dikkat çekmektedir. (Pınar, m.m. 2015: 280-281'den naklen)
Yahûdiler, bir nefs muhâsebesine yanaşmadılar
Kâzım Dirik'in 1936 senesi Rapor'undan anlaşılacağı vechiyle, Yahûdi tarafı, Hâdiselerden sonra, bir nefs muhâsebesi yaparak Türklere karşı tavrında bir değişikliğe gitmedi. Büyük bir umursamazlık içinde, Trakya'nın Türk halkını ferahlatacak ve onlarla kaynaşmasına vesîle olacak adımları atmaktan yine ictinâb etti. Dar cemâat taassubuyla hareket etme ve mazlum edebiyâtı yaparak kendini her dâim haklı çıkarma siyâsetinden hiç vazgeçmedi.
Muhakkak ki Kemalist Hükûmet, Müslümanlara da adâletle davranmış ve onlara karşı da hâmî tavrı takınmış olsa, onların en mâsûm taleblerine dahi demir yumrukla ve taşkın bir gayzla mukabele etmese, onca Müslümanın canını yakmasa, pervâsızca câmideki ibâdetlerine kadar müdâhale ederek mânevî değerlerini çiğnemese, dilleri, kıyâfetleri, yazıları, mâzîleriyle oynamasa, câmilerini, türbelerini, târihî eserlerini Vandalca bir öfkeyle tahrîb etmese, velhâsıl onlara karşı topyekûn bir kültür jenosidine kalkışmasa, onun Yahûdileri himâye ve haklarını koruma siyâseti ancak alkışlanabilirdi. Rahatsız edici olan, çifte standardla hareket edilmesidir; Müslümanlara düşman, Yahûdilere imtiyâzlı muâmelesi yapılmasıdır.
Kurduğu Totaliter Rejimle bütün iktidâr iplerini elinde tutan, memleketi demir pençeyle idâre eden “Tek Adam”, Trakya Hâdiselerini yakından tâkîb etmekle ve Başvekîli, Hükûmeti, Dâhiliye Vekîlini Hâdiseleri yatıştırmak için derhâl seferber etmekle berâber, bu mevzûda efkâr-ı umûmiyeye müteveccih hiçbir beyânat vermedi. Onun Yahûdiler ve Trakya Hâdiseleri hakkındaki düşünce ve hissiyâtına Başvekîl, Dâhiliye Vekîli, TBMM Reîsi ve 14 Temmuz 1934 târihli Hükûmet Teblîği tercüman oldular. Bu dört beyânat, “Tek Adam”ın Müslümanlara ve İslâma ateş püsküren bütün o korkunç sözleri göz önünde bulundurularak ibretle mütâlâa edildiğinde, Kemalizmin çifte standardı ve Kemalizm ile Yahûdi Âlemi arasındaki fevkalâde yakın münâsebetler daha iyi idrâk edilecektir.
İnönü: “Antisemitzm Türkiye metâı değildir”
Başvekîl İsmet İnönü, 5 Temmuz 1934'te yeni Hükûmet Programı için (tamâmı “Tek Adam” tarafından tâyin edilmiş CHF'li meb'ûslardan müteşekkil) TBMM'den îtimâd reyi taleb etmek maksadıyle îrâd ettiği nutukta, Trakya Hâdiselerine de temâs etmişti. Nutkunda, “Büyük Şef”ini tapınış ifâdeleriyle tebcîl ediyordu:
“Büyük Reisicumhurun hükûmet faaliyetlerini kolaylaştırmak ve muvaffakıyete sevketmek ve millî hayatın her safhasında bir feyiz kaynağı olmak suretindeki yüksek tesirini anmak bizim için şükran borcudur. Bulucu ve yaratıcı kudreti mütemadiyen artan büyük millî reisin iktisadî, içtimaî ve kültür sahalarında ve bizzat cumhuriyet ordusile yakın alâkası memleket için mütemadî bir yükselme temin etmektedir. (Alkışlar.)
“Millî Türk devletinin, sağlam temellerle kurulmasında, emniyetli ve feyizli yollarda yükselmesinde Mustafa Kemal adlı bir reise malik olması, ebedî tarihin cereyanında bulunmaz bir fırsat ve pahası ölçülmez bir nimettir. (Şiddetli alkışlar ve bravo sesleri.)” (Akşam, 6.7.1934, s. 2)
Aynı nutukta, “bulucu ve yaratıcı kudreti mütemâdiyen artan büyük Millî Reîs”in Yahûdiler ve Trakya Hâdiseleri hakkındaki düşünce ve hissiyâtına şu keskin ifâdelerle tercüman oluyor:
“Arkadaşlar, size bugünün fena bir hadisesini ara yerde arzetmek mecburiyetindeyim.
“Trakyada bazı yahudi vatandaşların, kendi şikâyetlerine göre, mahallî tertipler yüzünden hicrete mecbur olduklarını ve bazılarının da İstanbula hicret ettiklerini haber almıştım.
“Türkiyede her fert cumhuriyet kanunlarının emniyet ve muhafazası altındadır. Atisemitizm Türkiye metaı ve zihniyeti değildir! Vakit vakit hariçten bizim memleketimize girer ve derhal önüne geçilir. Bu feveranın da böyle bir salgın olması muhtemeldir.
“Böyle cereyanlara katiyen müsaade etmiyeceğiz! (Alkışlar.)
“Hadiseyi Ankaraya gelir gelmez haber aldım. Verdiğim katî emirler üzerine bu cereyan tamamile durdurulmuştur. İstanbula gelen vatandaşlar yerlerine dönmekte serbesttirler. Mesuller mahkemeye teslim edilmiştir ve edilecektir.
“Bugün Dahiliye vekilini oralara gönderiyorum. Mütecasirler şiddetle tecziye edilecektir!” (Akşam, 6.7.1934, s. 1)
Başvekîl İsmet İnönü'nün beyânâtı: “Antisemitizm Türkiye metâı ve zihniyeti değildir!”
(Akşam, 6 Temmuz 1934, s. 1)…
Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya'nın diliyle Kemalist İslâm aleyhdârlığı
Trakya'da teftîşle ve tedbîr almakla vazîfelendirilen (1927 ilâ 1938'de 11 sene zarfında) Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya (1883-1959), Kemalist Rejimin en nüfûzlu birkaç şahsıyetinden biriydi ve (Rejimin öncü kadrosunun neredeyse tamâmı gibi) 1929 senesinde masonî hiyerarşinin 33. derecesine yükseltilerek Yüksek Şûrâ Âzâsı yapılmıştı. Efendi'sinin târihî materyalist / ateist düşüncesini, TBMM'de muhtelif vesîlerle yaptığı konuşmalarda, müteaddid def'alar, en berrak şekilde dile getirenlerden biriydi. 3 Aralık 1934'te, TBMM'de, “Her hangi dîn ve mezhebe mensûb olurlarsa olsunlar rûhânîlerin mâbed ve âyinler hâricinde rûhânî kisve taşımaları yasaktır” hükmünü getiren kanûn lâyihası müzâkere edilirken, pervâsızca:
“Dînler işlerini bitirmiş, vazîfeleri tükenmiş, yeniden uzviyet ve hayâtiyet bulamıyan müesseselerdir.”
şeklinde, akıllarınca dînlerin mîadının dolduğunu îlân etmiş ve sözleri “okay sesleriyle, alkışlarla” karşılanmıştı. (TBMM Zabıt Cerîdesi, 3.12.1934, Devre: IV, Cild: 25, İctimâ: 4, 11. İn'ikad, s.77)
Meclis'in aynı ictimâındaki konuşmasında, “irticâ” ve “mürtecî” târifleri de gayet açıktır:
“[Kemalist] İnkılâbın emirlerini yapmamak irticâa hizmet etmek, mürtecî olmak demektir.” (Mezkûr Zabıt Cerîdesi, s. 76)