Mâhir bir stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen -10
“(Hâlbuki) Sentetik Ruh […] için bu mülâhaza varit değildir. On asır kadar Türk hayatına hâkim olmuş bulunan sentetik ruhta ne ölmezlik vardır, ne de bu ruh Türkün öz ruhudur. Sentetik ruhun tezahürleri sosyoloji dilinde muhit ve zaman adları verilen tesirlere göre değişirler. […] Sentetik Ruh merhalesi, İslâmiyet merhalesidir ki devamı müddetince, atalar ruhu uzun bir küsuf geçirmiştir.Onun yerine, milletin manevî hayatı üzerinde, sentetik yahut islâmlararası adını vereceğimiz ruh hâkim olmuştur. Bu merhaleyi, o ruhun son timsali, tanzimat devrinin kahramanı olan Namık Kemal şahıslandırır. Namık Kemal hürriyete susamış bir kahramandır. Vatanı hürriyete kavuşturmak istiyordu; fakat milleti hürriyete kavuşturmak için, sentetik ve islâmlararası ruhun esiri olan Türk atalar ruhuna hürriyet bahşetmek lâzım geldiğini idrak etmemişti.
“…Tanzimattan Kemalist inkılâba kadar giden devre, gebelik devresidir; […] bu devre, sentetik ruhun asırlık tezahürlerinin mâziye doğru itildiği devirdir. 19 uncu asrın bir hususiyetini teşkil eden millî şuur, o devirde kökleşmiş ve islâmlararası kültürün asırlarca boyunduruk vurduğu atalar ruhunun hususiyetleri o millî şuurun tesirile muhite çıkarak yeni Türkiyeyi doğurmuştur. […] …Ziya Gökalp'ı, yeni Türkiyenin bu gebelik devresini hakkile temsil eden ‘şahıslanma' (incarnation) telâkki ediyoruz.
“…Yeni Türkiye, […] Eski Türklerin, yani bin yıldan daha fazla bir zaman evvel, ana yurttan, yüksek Ural-Altay steplerinden, bodur Tatar atlarına binerekten dışarı taşan insanların dirilişinden başka bir şey değildir. […] Bu eski fatihlerin ahfadının kültür fütuhatı, Ebedî Şef Atatürk'ün de müjdelediği gibi, onlara, modern milletlerin seviyesi üstüne çıkmak imkânını verecektir.” (Tekinalp 1944: XII-XIII, 2-3, 5)
“…Atatürkün verdiği ve kendi adını taşıyan rejimin mümessillerinin o zamandanberi tekrar etmekten geri durmadıkları ilk parola ‘Garba doğru' parolasıdır. Gerçek, Türk milleti, garba doğru dolu dizgin koşmak sayesindedir ki dirilmiş ve kara cehaletle sözde dinin nüfuzu altında kaybettiği asırları kazanmıştır…” (Tekinalp 1944: 276)

Munis Tekinalp'in 1944'te neşredilen Türk Ruhu kitabı… Bu mâhir Yahûdi stratejisti, bütün ömrünce, muhtelif fikrî hîlelerle, Türklere İslâmdan kopup Avrupalılaşmayı telkîn etti…
4. Fasıl:
SİYONİST FAÂLİYETLERİ
Landau, Behmoaras ve Bali'ye göre, Tekinalp, tam mânâsıyle bir Siyonist sayılmazdı; çünki o, Osmanlı menfâatlerine öncelik tanıyor, mazlum Yahûdilerin Osmanlı topraklarına hicretini daha ziyâde bu proje Osmanlı'nın iktisâden kalkınmasını temîn edeceği için destekliyor, üstelik, Yahûdi muhâcirlerin Filistin'e değil, Osmanlı'nın işlenmemiş, ıssız muhtelif bölgelerine yerleştirilmesini istiyordu.
Meselâ Landau'ya nazaran (1996: 45):
“Tekinalp'in yaklaşımı, Osmanlı çıkarlarının –tüm Yahûdilerin Filistin topraklarında toplanmasını tercih eden Siyonist görüşe karşıt olarak- öncelik taşıması temeline dayanıyordu; bir süre, yazılarında da sık sık görüldüğü gibi, özellikle Osmanlıcılık politikalarını vurguladı.”
Hattâ, Siyonistlerin projesinin Filistin'de müstakil bir Yahûdi Devleti kurmak olduğunu anlayınca Siyonizmin aleyhine dönmüştü...
(http://www.milliyet.com.tr/2005/01/31/pazar/paz01.html; 4.11.2014)
(Filiz Aygündüz / Liz Behmoaras mülâkatından)
Munis Tekinalp, (muhtemelen) eşi ve kızıyle berâber…
Hâlbuki bizzat bu müelliflerin Tekinalp hakkında neşrettikleri vesîkalardan, böyle bir takdîmin bir saptırma, bir tahrîf olduğu hemen anlaşılıyor. Şöyle ki:
Kemalizm'de Osmanlı'dan hadsiz nefret
Birinci olarak, dâimâ münâfıkça bir dil kullanan Tekinalp, aslında, Osmanlı'dan ne derece nefret ettiğini, Kemalist Rejim devrinde açıkça ortaya koymuştur. Binâenaleyh, onun, Osmanlı'yı kurtarmak ve kalkındırmak için Osmanlı topraklarına kesîf bir Yahûdi hicretini têmîn etmeye çalışmış olduğuna inanılamaz. Onun Osmanlı'ya karşı taşkın nefreti, Kemalizm'i baştan sona kaplamıştır ve her vesîleyle, her fırsatta kendini göstermektedir:
“Yeni Türkiye, eski rejime karşı, dînî taassub taraftarı ve teokratik olan meş'ûm mâziye karşı aksülamel olarak laiktir... Türkün millî şuûrunu kaybetmiş olması, kendisini garb kültüründen ve garb medeniyetinden uzaklaştıran dînî şuûrun tazyîk ve tahakkümünden ileri gelmişti.” (Tekinalp 1936: 296-297)
“Türklere asırlarca müddet dil vazîfesi gören Osmanlıca, Türkün kanına en çok susamış, İmparatorluğun inhitat devrinde onu esîrliğe mahkûm etmiş en büyük iki düşmanının, mutlakıyetin ve teokrasinin eseriydi.” (Tekinalp 1936: 160)
“Sonradan görme hissi veren millete mensûb bu mültecî (medeniyet dünyâsındaki bu sığıntı), Osman'ın aşîretinden ortaya çıkmış, bir müddet harbde tâlihi yâver olmuş, yabancı memleketleri işgale muvaffak olmuş, hiçbir zaman kendi malı olmıyan bir İmparatorluk kurmuş, bu İmparatorlukta sâdece bir karargâh tesis etmiş ve ancak muhâfızlık yapmış ve oranın, kültürel üstünlüğü günden güne artan yerli ahâlisi hesabına çalışmıştır.” (Tekinalp 1936: 130)
Bundan başka, onun, en muhlis Osmanlı pâdişâhlarından biri olan ve pek basîretli bir siyâset tâkîb ederek Osmanlı'yı otuz üç sene müddetle Siyonistlere ve sâir emperyalistlere yıktırmıyan dâhî Pâdişâhtan ne büyük bir öfkeyle bahsettiğine de dikkat etmek lâzım gelir:
“Abdülhamîd, Türk milletini ezen diktatörlerin en dehşetlilerinden biri idi... Millet, kahrı altında inlerdi...” (Tekinalp 1936: 40)
Aynen “Fevkalinsan”ın nefreti gibi:
“Pâdişâh, zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti irtikâb edecek menfûr bir şahsıyettir! Millet zulüm ve istibdâd altında mahvoluyor!” (1906'da, Gizli Vatan ve Hürriyet Cem'iyeti'nin Selânik Şûbesi'ni kurarken yaptığı konuşmadan; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri I-III, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/1-2)
Böylece, Tekinalp ile -“Fevkalinsan” îlân ettiği- Kemalizmin Liderinin Osmanlı'ya karşı hissiyâtı, tıpatıp çakışmaktadır:
“Osmanlı devleti maatteessüf ölmüştür. Bâbıâlî hükûmeti maatteessüf ölmüştür. Affedersiniz, hatâ ettim! Maatteessüf demiyecektim, maâliftihâr ölmüştür! Çünkü onlar ölmeseydi, milleti öldüreceklerdi...” (31 Ocak 1923'te İzmir'de Halk ile Konuşma'sından; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/92)