Kemalizmin 'Târih Tezi' ve 'Güneş-Dil Teorisi' hurâfeleri (75)
-----
2022-04-26 09:45:00
<p>“<font size="4"><b>Hak</b></font><font size="4"><b>̆</b></font><font size="4"><b>îkat</b></font><font size="4"><b>̃</b></font><font size="4"><b>
değişmez ki!”</b></font></p>
<p style="margin-bottom: 0cm">Kızı
-Fransız Dili ve Edebiyatı Doçenti ve Sefîre- Âdile Ayda’nın
(Petrograd, 1912 – Ankara, 1992) rivâyetine nazaran, babasının
Meclis’deki müdâhalesi şöyle olmuş:
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“[24 Aralık
1937’de] (Meclis’e Denizbank Kanunu gelince,) kürsüye çıktı,
Denizbank kelimesi Türk gramerine ve Türk dilinin ruhuna tamamen
aykırıdır, diye uzun izahat verdi. Kürsüden inip yerine oturduğu
zaman bir arkadaşı kolundan çekerek:
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">‘- Ayol, ne
yaptın, Denizbank adını Atatürk koymuş, dedi.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Verdiği
cevap şudur:
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">‘- Ne
çıkar, hakikat değişmez ki!
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Ve
‘Denizbank hâdisesi’ patlak verdi.” (Âdile Ayda, “Babam
Sadri Maksudi”, <i>Cumhuriyet</i>,
11.3.1957, s. 2; <i>İstanbul Hukuk
Mecmuası</i>, Ord. Prof. Sadri
Maksudi Arsal’a Armağan Özel Sayısı, 2017, cild 75, ss.
11-14’ten s. 14)</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Denizbank
Hâdisesi”ni anlamak için, Âdile Hanım’ın babası hakkındaki
şu şahâdeti de dikkat̃e
şâyândır:</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Cilt cilt
eserleri, hukuka, hukuk tarihine, hukuk felsefesine, Türk hukukuna
dair kitapları hak için mücahede, haksızlık ile mücadele
mevzularına hasredilmiş sahifelerle doludur. Hakkın ve hakikatin
müdafaası uğruna her şeyini feda etmeğe hazırdı. Çok defa
etmiştir de. Onun bu hareketlerine bazıları ‘gaf’ ismini
verirlerdi. Fakat o, menfaati pahasına, hak ve hakikat istikametinde
hareket ettiği zaman öyle bir vicdan huzuru duyardı ki, gaftan
bahsedenler bu huzurun tadını tasavvur dahi edemezler. […]
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Hayranı
olduğu ve çok sevdiği Atatürk’ün bile bazı arzu ve emirlerine
mukavemet etmiştir. Güneş-Dil Teorisi lehinde, Atatürk, bütün
ısrarlarına rağmen, onun ağzından bir tek cümle alamamış,
Hititlerin veya Yunanlıların Türk olduğuna dair bir kelime
söyletememiştir.”<font size="2">
</font>(Âdile Ayda, aynı makâle,
s. 14)
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“<font size="4"><b>Denizbank
Hâdisesi”ne kadar, Sadri Maksudi’nin “Tek Şef”le arası
gâyet iyiydi</b></font></p>
<p style="margin-bottom: 0cm">Aslında,
Sadri Maksudi’nin, “Denizbank” ismi sebebiyle karşı karşıya
gelinciye kadar, kendisini iki devre Meb’ûs (1931-1935’de
Şebinkarahisar ve 1935-1939’da Giresun Meb’ûsu) tâyîn etmiş
“Tek Şef”le arası gâyet iyidir. “Öztürkce” harek̃âtında
da, daha başka ink̆il̃âblarında
da ona fikren destek olmuştur ve bu meyânda Hukûk Fakültesi’nin
gözde bir profesörüdür. Âdile Ayda, bu husûsa iftihârla
dikkat̃i
çekiyor:</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“29
Teşrinievvel 1923 tarihinden itibaren içinde yeni bir emel doğmuş
bulunuyordu. Hür ve müstakil vatana gitmek, Gazi Mustafa Kemal’in
elini sıkmak. 1924’te yalnız gitti. 1925’te ailece geldik ve
Ankara’da yaşamağa başladık.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Babam
sevinçli, neşeli, mesuttu. Hukuk Mektebi’ndeki müderrisliği ile
ailesinin hayatını temin edebildiği için değil, çok geçmeden
mebus olduğu için de değil, hattâ Atatürk’ün teveccühüne ve
dostluğuna mazhar olduğu için de değil. Bu müstakil vatan
parçasında Türklük için tasavvur ettiği emellerin
gerçekleştiğini gördüğü için, yapılan inkılâblarla
Türklüğün kuvvetleneceğini, yükseleceğini ümid ettiği için.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“1928 ile
1938 arasında babam birçok inkılâb hareketlerine, kültür
hamlelerine mütaleaları, teklifleri, terviçleri ile karıştı.
Tam on sene hemen her hafta, bazan haftada iki defa Atatürk’ün
sofrasına çağırıldı. Akşam yediye doğru telefon çaldığı
zaman bilirdik ki Yaverliktendir.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“İnkılâbın
lâboratuarı vazifesini görmüş olan ‘sofra’ etrafındaki
sohbet ve münakaşalarda Atatürk’ün müşavere tekniğini, kendi
fikrini başkalarına kabul ettirmek, umumun kararı haline getirmek
veya bilâkis başkasının fikrini kendi fikri halinde
formüllendirmek hususundaki taktiğini babam bana teferruatıyla
anlatmıştı.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Babamın
şapka inkılâbı ve harf inkılâbı sahasında hiçbir hissesi
yoktur. Fakat diğer bazı inkılâb hareketlerinde rolü mevcuttur.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Dil
inkılâbının Sadri Maksudi’nin <i>Türk
Dili İçin</i> adlı kitabı ile ne
kadar sıkı surette alâkalı olduğunu ispat eden vesikalar
sayısızdır. Tarih Kurumu’nun Sadri Maksudi’nin son Türk
Ocakları Kongresi’nde yaptığı bir teklif üzerine tesis
edildiğine ve tarih çalışmalarına bundan sonra başlandığına
<i>Türk Tarihi Hakkında Mütalealar</i>
adlı risale bir delildir. Soyadı Kanunu’nun hazırlanmasında,
Darülfünun’un ıslahında, Üniversite hocaları için ‘Profesör’
unvanının kabul edilişinde Sadri Maksudi’nin çok büyük, hattâ
birinci derecede rolü olduğunu bilenler çoktur.” (Ayda 1957;
2017: 13-14)</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“<font size="4"><b>Tek
Şef”in taşkın gazâbı: (Sadri Maksudi’ye) “Siz profesör
değilsiniz!”</b></font></p>
<p style="margin-bottom: 0cm">Ya Meclis’de
Denizbank Kânûnu’nun ve bu meyânda “Denizbank” isminin
müzâkere edildiği 24 Aralık 1937 Cumâ akşamı, ya da müteâkib
Cumartesi veyâ Pazar akşamlarından birinde, “Tek Şef”, Sadri
Maksudi’yi yine işret sofrasına dâvet ediyor… Maksadı,
adamları vâsıtasıyle, Sadri Maksudi’ye “Denizbank”ın doğru
bir isimlendirme olduğunu kabûl̃
ettirmekdir. L̃âkin
bütün ısrârlara rağmen, hiç şüphesiz, İstanbul Türkcesine
oradaki herkesden daha fazla vâkıf olan kıymetli âlim,
müddeâsından vazgeçmiyor. Bu vazıyete daha fazla tahammül
edemiyen “Tek Şef”, “Siz profesör değilsiniz!” diye
haykırıyor ve o ândan îtibâren Sadri Maksudi’nin defteri
dürülüyor! Cemal Granda’nın (Salihli, 1910 – Yalova, 1978)
<i>Hâtırât</i>’ından
naklediyoruz:</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Çankaya’daki
Köşk’te bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi Profesörü Sadri
Maksudi de konuk olarak bulunuyordu. Çeşitli konular üzerinde
görüşüldükten sonra söz sırası Denizyollarına geldi. Türk
Dil Kurumu’nun deyimleri üzerinde duruluyordu. Adının Denizcilik
Bankası mı, yoksa Deniz Bank mı olarak kalması tartışıldı.</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Sofrada
şarap içen Sadri Maksudi, Deniz Bank’ın gramer kurallarına
aykırı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile
geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar
geçmişti. Atatürk, bir ara bir şeye sinirlenmiş olacak ki, hâlâ
kendi tezinde ısrar eden Sadri Maksudi’nin sözünü kesip:</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">‘- Siz
profesör değilsiniz’ dedi.</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Bu
beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can
evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmış, neye
uğradığımızı şaşırmıştık.</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Atatürk
nazik adamdı. Kızsa bile pek belli etmezdi. [???] Acaba profesör
büyük bir pot mu kırmıştı?</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Bir an
süren şaşkınlığından kurtulan Sadri Maksudi’nin titreyen
eliyle kadehini masaya koyup, kendini toparlayarak Atatürk’e şu
karşılığı verdiği duyuldu.</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">‘- Haşa,
ben profesörüm. Hem de Türkiye’de değil, İsviçre’de bana
kürsü vermişler. [Hâfızası Granda’yı yanıltmıştır:
Doğrusu, Fransa’dır.] Olmazsa gider, orada dersimi veririm. Şimdi
ben kalkıp burada bir kumandana ‘Siz kumandan değilsiniz’ desem
ne olur? Kumandanlığı elinden alınır mı? Yalnız böyle bir söz
o kumandanın nasıl gücüne giderse, bu söz de benim gücüme
gider. Ama kumandanlara kürsü vermediler daha.’</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">“Sadri
Maksudi’nin elinde şarap kadehiyle [???] söylediği bu sözlere
Atatürk karşılık vermedi. Az sonra da sofra dağıldı. Sadri
Maksudi’yi de bir daha sofrada görmedim. Bir süre sonra da Sadri
Maksudi’nin milletvekilliğinden ayrıldığını duydum.” (Cemal
Granda, <i>Atatürk’ün Uşağı
İdim</i>, Anlatan: Cemal Granda,
Yazan: Turhan Gürkan, İstanbul: Hürriyet Yl., 1973, ss. 211-212)
(Bu kitabın sıhhat̃
derecesi hakkındaki değerlendirmemiz, <i>Yeni
Söz</i>, 23.9.2018/4’te
mündericdir. Kısaca: Kitabın asıl müellifi gazeteci Gürkan’dır.
Gürkan, Granda’nın hâtıralarını onun üsl̃ûbuna
riâyet ederek kaydetmediği gibi, üstelik, başka müelliflerden
intihâl̃ler
yaparak bunları Granda’ya atfetmiş, kitabı bu sûretle
şişirmiştir; ayıca, birçok hâtırayı sansürlemiş olması
kuvvetle muhtemeldir. Kitabda sâdece doğrudan Granda’ya âid olan
hâtıralar şahâdet kıymetini hâizdir.)
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm"><font size="4"><b>Vay!
Sen misin “Tek Şef”e îtirâz eden?</b></font></p>
<p style="margin-bottom: 0cm">Mes’ele,
bekleneceği üzere, bu kadarla kalmıyor… 27 Aralık 1937
Pazartesi günü, husûsî vazîfe verilmiş bir ekibe, Sadri
Maksudi’yi yerden yere çalan, onu Türkcenin câhili olmakla ithâm
eden, hattâ hukuk profesörlüğüne de lâyık görmiyen nutuklar
attırılıyor, beyânâtlar verdiriliyor… Terbiyesizlik ve
küstahlıkta birbiriyle yarışan bu ekibe dâhil olanlar, Meclis’de
konuşan “Güneş-Dil âlimleri” İsmail Müştak Mayakon ile
Hasan Reşit Tankut, Radyo’da konuşan mâhûd Falih Rıfkı Atay
ve “<i>Anadolu Ajansı</i>’na
beyânât veren” dört kişi, Kütahya Meb’ûsu Vedid Uzgören,
“Güneş-Dil âlimi” Agop Dilaçar, Kırşehir Meb’ûsu Lûtfî
Müfid Özdeş ve <i>Ulus</i>
muharrirlerinden, Kütahya Meb’ûsu Naşid Uluğ’dur. Bunlara,
bir de, <i>Kurun</i>’da
bu mevzûa dâir bir başmakâle kaleme alan Asım Us’u il̃âve
etmek lâzım.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">Dilaçar’ın
rivâyetine nazaran, 27 Aralık 1937, sâat 10.30’a yaklaşırken,
“Tek Şef”, yayını sona ermek üzere olan Radyo’ya, telefonla
tâlimât verdirerek, birkaç dil mütehassısı konferans vereceği
için yayını uzatmalarını emrediyor; peş peşe, Vedid Uzgören,
Agop Dilaçar ve Falih Rıfkı Atay mikrofona çıkarak
konferanslarını veriyorlar. (Agop Dilaçar, “Atatürk’ten
Anılar: Denizbank Olayı”, <i>Türk
Dili</i>, Kasım 1974, sayı 278,
ss. 872-875; Yaşar Öztürk, “Agop Dilaçar”, <i>Bütün
Dünya</i>, Nisan 2002, ss. 24-25 ve
Yasemin Özcan Gönlüal, <i>Cumhuriyet
Dönemi Dil tartışmalarının Türk Dili Eğitimine Yansımaları
-Toplum Dil Bilimi Bakımından Bir İnceleme-</i>,
Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üni., 2012, ss. 87-88’den naklen)
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">28 İlkkânûn
(Kánûnuevvel) 1937 târihli <i>Cumhuriyet,
Akşam, Tan, Kurun, Son Posta</i>
gibi gazeteler, Falih Rıfkı Atay’ın “konferans”ı hâric,
Vedid Uzgören ve Agop Dilaçar’ın beyânâtlarını, Anadolu
Ajansı muhâbirine verilmiş gibi naklediyorlar. Hâlbuki, Rejimin
resmî nâşiriefkârı mesâbesindeki <i>Ulus</i>,
Vedid Uzgören ve Agop Dilaçar’ın beyânâtlarının radyo
konferansları olduğunu tasrîh ederek, Dilaçar’ın rivâyetini
têyîd ediyor; mâmâfih, onlara bir “linççi” daha ilâve
ediyor: Müfid Özdeş… Böylece sâdece Nâşid Uluğ’un
beyânatının Anadolu Ajansı muhâbirine verilmiş olduğu
anlaşılıyor.
</p>
<p style="margin-bottom: 0cm">Ayrıca, bu
ekibi “Tek Şef”in teşkîl etmiş olduğu ve hepsinin de onun
tâlimâtı istikâmetinde konuştukları ayân-beyân meydana
çıkıyor…
</p>