Kemalizmin 'Târih Tezi' ve 'Güneş-Dil Teorisi' hurâfeleri (74)
-----
2022-04-25 00:00:00
<p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Elbistan
civârındaki “Nurhak Dağı” isminin “Nûr-u Hakk”tan
geldiği âşik̃âr değil mi?</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Muhakkak
ki “Güneş-Dil âlimi” İsmail Müştak Mayakon’un, Sadri
Maksudi’nin îzâhatını g̃ûyâ cerh bâbında zikrettiği
“Galatasaray, Ayvansaray, Bahçekapı, Kumkapı, Topkapı, Duatepe,
Maltepe, Tınaztepe, Hisartepe, Kadifekale, Çanakkale, Dağkale,
Rumkale, Bakırköy, Erenköy, Kadıköy, Malıköy, Sincanköy,
Çankaya” gibi misâl̃leri de, yukarıdaki gibi bir târihî
perspektifle tedk̆îk̆ etmek l̃âzımdır. Kaldı ki buradaki
bütün misâl̃ler de birbirine mümâsil değildir. Bâzıları
takısız isim tamlaması yapısındadır, belirsiz isim tamlaması
mâhiyetinde olan bâzılarının da tamlanandaki ekleri düşmüştür.
Mesel̃â:</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Galatasaray
(< Galata Sarayı), Topkapı (< Top Kapısı), Erenköy (<
Eren Köyü), Kadıköy (< Kadı Köyü), Mecidiyeköy (<
Mecidiye Köyü) gibi kelimelerde tamlanan eki düşmüştür. Fakat
ne zaman? Acabâ Kemalist Rejimden evvel mi, sonra mı? Şu veyâ bu
têsîr altında kalarak halk mı onları bu kılığa sokmuştur,
yoksa bunda Kemalist Rejimin uydurma dil siyâseti mi müessir
olmuştur?</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Kıymetli
dilcimiz Prof. Dr. Muharrem Ergin’in müşâhedesine nazaran, bu
gibi Türkcenin mantığına mugâyir kullanışlar, eskiden beri,
esâs îtibâriyle, ecnebî têsîriyle meydana çıkmıştır:</p><p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-bottom: 0.42cm; line-height: 115%;">
“<font color="#00000a">Öteden beri bazı yer
isimlerinde görülen, son zamanlarda çok artarak semt, mülk, sokak
v.s. isimlerinde şuursuzca kullanılan bu yanlış şekiller her
yerde ve her zaman hemen hemen tamamiyle azlıklardan
[ekalliyetlerden] gelen yabancı tesirlerden doğmuştur. Bunların
bazılarında, bilhassa semt isimlerinde kısaltma duygusundan veya
baştaki ismi sıfata benzetmekten ileri gelen bir kısalma, bir
yıpranma da yok değildir.” (Prof.
Dr. Muharrem Ergin, <i>Türk Dil
Bilgisi</i>, İstanbul: Boğaziçi Yl.,
1985, 15. baskı, s. 384) </font>
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Gâyet
âşik̃âre müşâhede ettiğimiz bir vâkıa, “Dedeman Bostancı
Hotel, Divan Hotel, Bekdaş Hotel, Hotel Azade, Hotel Klas, Hotel
Taya Hatun, Hotel Evsen, Hotel Lalahan” gibi isimlendirmelerin
“Güneş-Dil İnk̆il̃âbı”nın mîrâsı olduklarıdır ve bu
hastalık öylesine kangrenleşmiştir ki Târihî Türkceye tevfîkan
meselâ “Ankara Oteli” gibi bir isme artık tesâdüf edilmiyor…
Kezâ, sokak isimleri… Mesel̃â Bolu’daki bütün sokak isimleri
alafranga yapıdadır: “Sağlık Sokak, Çimento Sokak, Çimen
Sokak, Gürgen Sokak, Rahmet Sokak”, ilh… Neyse ki Belediye,
cadde, mahalle isimlendirmelerinde alafranga yapıya uymamıştır:
“Sağlık Mahallesi, Alpağut Mahallesi, Tabaklar Mahallesi,
Cumhuriyet Caddesi, Hürriyet Caddesi, Semerkant Caddesi”, ilh…
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Acabâ
“ayvansaray”, -“kervansaray” gibi- doğrudan bu kalıpta mı
Farsçadan Türkceye geçmiştir, yoksa “eyvân yapısında bir
saray” mânâsında Türkler mi onu böyle teşkîl etmişlerdir?
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">“Maltepe”
ismi hakkında şu mâl̃ûmât var: “Maltepe, höyük, tümülüs
gibi içinde defîne bulunan tepelere verilen addır”.
(<a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Maltepe">https://tr.wikipedia.org/wiki/Maltepe</a>;
24.11.2021) Buna göre, “maltepe”, bizâtihî mal mâhiyetinde
olan tepe demekdir ve doğru teşkîl edilmiş bir takısız isim
tamlamasıdır.
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">“Tınaz”,
Yunanca “tınos”tan geliyormuş ve “tepe, yığın” demekmiş.
(<i>Kubbealtı Lugati</i>) Öyleyse, “Tınaztepe”, yığın
şeklinde tepe mi demek? Buna mümâsil sûrette, “Hisartepe,
Çanakkale, Çankaya” gibi isimlerle kasdedilen de, bizâtihî
hisâra benziyen, bir hisâr gibi vazîfe gören bir tepe, çanak
şeklinde bir kale, çan şeklinde bir kaya mıdır?
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Pekâl̃â,
“Kadifekale” ne demek, “Kadife Dağı” ne demek?
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Ya
“Hâcet Tepesi”nden “-si” takısı ne zaman düştü de
“Hâcettepe” oldu? Kemalist Rejimden evvel mi, sonra mı?
</p><p style="margin-bottom: 0cm"><b>İşte Türkcenin
selîkası: Nîçin Cebeli değil de, “Cibâli”?</b></p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Nihad
Sâmi Banarlı’nın bu vesîleyle hatırladığımız nefîs bir
tesbîti var. Bu, Osmanlı Türkcesinin “uzun ses”i sevip
benimsemesi, kendi bünyesine katması ve ik̆tibâs kelimeleri bu
zevkle millîleştirmesi, hattâ Eski Türkce menşêli bâzı
kelimeleri de aynı zevk̆le tel̃affuz etmesidir. Arabca “manâra”yı
“minâre”, “sahîh”i “sâhi”, “sahlab”ı “sâleb”,
“na’na”yı “nâne” veyâ Eski Türkceden gelen “ala”yı
“el̃â”zarâfetiyle tel̃affuz etmesi gibi… Kezâ “Bektâşî”,
“kurşûnî”… Bu zevk̆, bâzı şehir ve semt isimlerinde de
tezâhür etmiştir. Mesel̃â:</p><p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-bottom: 0cm">“Türk,
‘Salanikos’ adlı bir şehir zaptetmiştir. Fakat bu adı
beğenmemiş, zamanla, ona ‘Selânik’ demiştir. [Bunun gibi,
Fransızlar, başşehirlerini “Pari” tel̃affuz ederken, Türkler
ona “Pâris” âhengini kazandırmışlardır…]
</p><p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-bottom: 0cm">“Selânik…
Bu kelimedeki ince ve uzun ‘lâ’ sesi, Türkiye Türkçesi’nin
mûsıkî zaferlerindendir. […] Bizim ‘lâle’ deyişimizde,
‘ceylân’ sesimizin güzelliğinde ve kendi ‘ala’
kelimemizden inceltip uzatarak yarattığımız ‘elâ’ sözünde,
hep bu Türk ‘lâ’sı seslenir.</p><p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Fâtih Sultan Mehmed’in ordusu, İstanbul şehrini zaptettiği
zaman, bu şehrin bir semtinde Cebe Ali adında bir Türk kumandanı
karargâh kurmuştu. Bu karargâha gidip gelen Türkler, o semte o
kumandanın adını verdiler. Türk telâffuzundan bu semte ya
‘Cebeli’ ya da ‘Cabalı’ demesi beklenirdi. Fakat öyle
olmadı. Halkımız, bu İstanbul köşesini ‘Cibâli’ âhengiyle
güzelleştirdi. Çünkü Türkiye Türklerinin dilinde artık bu
uzun hece zevki vardı. Ve bu zevk, yeni vatanın, yeni coğrafyanın
terennümüydü.” (Nihad Sâmi Banarlı, <i>Türkçenin Sırları</i>,
İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Neşriyâtı, 1972 –ilk baskı-,
ss. 10-14)
</p><p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
İşte Târihî Türkcenin, işte İstanbul, işte Osmanlı
Türkcesinin selîkası, zevk̆i, şîvesi!
</p><p style="margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">***</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Hül̃âsa-i
kel̃âm, Mustafa Kemâl̃’in, Mayakon’un, Tankut’un hil̃âfına,
târihî seyir içinde kılıktan kılığa giren coğrâfî
isimlerden bir gramer kâidesi çıkarılamaz!
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“<b>Tek Şef”, nîçin
“Deniz Bankası” yerine ill̃â ki “Denizbank” olacak
buyurdu?</b></p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Hâl̃buki,
“her şeyin en doğrusunu bilen” “Tek Şef”in bunları
bilmemesi düşünülemez. Buna rağmen, nîçin “Denizbank”
demiştir?
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Çünki
o, Türkceden bozma ve mümkün mertebe Fransızcaya benzer sun’î
bir dil inşâ etmek ve onu resmî dil yapmak emelindeydi. Nitekim,
“Güneş-Dil İnk̆il̃âbı”nın, bilfiil, bu maksada hizmet
etmiş olduğuna, yukarıda, birçok vesîkayle vâkıf olduk.
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Dîğer
taraftan, “Denizbank”, “Tek Şef”in bu mâhiyetteki ilk îcâdı
da değildi. Evvelce têsîs ettirdiği iki bankanın
isimlendirilmesi de aynı sûrette olmuştu: Sümerbank (11 Temmuz
1933) ve Etibank (14 Haziran 1935)…
</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Bu
vazıyet de, Sadri Maksudi’nin mechûlü olamaz… Kezâ, hepsi
“Tek Şef”in tâyîniyle Meclis sıralarını işgâl̃ eden
dîğer Meb’ûsların da… Öyleyse nasıl oldu da “Şef”lerine
muhâlefet etmiye cesâret ettiler? Kim bilir?</p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">Her
ne hâl̃se, beklenen oldu ve (Yakup Kadri’nin tâbiriyle) “Zeus”
yıldırımlarını Sadri Maksudi’nin üstüne göndermekde hiç
gecikmedi! </p><p style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%"><span><img src="https://www.yenisoz.com.tr/uploads//aa.jpeg" alt="aa.jpeg"></span></p><p style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%"><font size="2">(</font><font size="2"><i>Cumhuriyet</i></font><font size="2">,
28.12.1937, s. 1)</font></p><p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%">“<font size="2">Hikmetinden
suâl̃ olmaz”, “her şeyin en doğrusunu bilir”, “Tanrılar
benzeri” “Dâhî Başbuğ” buyurur: “Denizbank, Türkcedir!”
ve derhâl̃ öyle olur! Îtirâz eden bir “haddinibilmez” Sadri
Maksudi çıktı da mı, defteri dürülür, mânen linç edilir!
Memlekette maşa mı yok: Mayakon’lar, Tankut’lar, Atay’lar,
Uzgören’ler, Dilaçar’lar, Özdeş’ler, v.s., v.s… Hepsi, bu
mânevî linç için seferber edilmiştir!</font></p><p align="JUSTIFY" style="text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
</p><p style="margin-bottom: 0cm"><font size="2">*** </font>
</p>