Kemalizmin 'Târih Tezi' ve 'Güneş-Dil Teorisi' hurâfeleri (61)
-----
2022-04-12 00:00:00
<p style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%"><font face="Times, serif"><font size="2"><i><span><img src="https://www.yenisoz.com.tr/uploads//e3.JPG" alt="e3.JPG"></span><br></i></font></font></p><p style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%"><font face="Times, serif"><font size="2"><i>Türkçenin
Istilâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar</i></font></font><font face="Times, serif"><font size="2">
kitabımızda (Ankara: Kurtuba Yl., 2013, s. 540), tercüme ilmi
sâhasında teşkîl ettiğimiz ıstıl̃âhları hâvî iki
cetvelden birincisi… (Yalnız, o zaman teşkîl ettiğimiz
ıstıl̃âhlardaki “bilim ve anlam” kelimeleri yerine, şimdi
“ilim ve mânâ”yı tercîh ediyoruz…) </font></font>
</p><p style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%"><font face="Times, serif"><font size="2">***</font></font></p><p style="margin-bottom: 0cm"><font size="4"><b>Sadri
Maksudi, “Büyük Şef”i ve “Râdifesi”ni çok yanlış
değerlendirmişti</b></font></p><p style="margin-bottom: 0cm">“Lâtin
harfleri kabul edilmekle, Türk ırkı için imlâ, yazı mes’elesi
hallolunmuş bulunuyor” gibi pek şâyân-ı tenk̆îd bir kanâat̃
izhâr eden Sadri Maksudi, Mustafa Kemâl̃’i ve “Râdifesi”ni
değerlendirmekte de büyük hatâya düşmüştü:</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Türk
dilini düzeltme işinin ciddî bir istikamet alması ve bu sahada
yapılan işlerin, alınan tedbirlerin bütün Türk ülkelerine
yayılması, bilhassa muvaffakıyetle neticelenmesi için bu mukaddes
işin başında müstakil Türkiye hükûmeti bulunması lâzımdı.
Dil ıslahı yolunda yapılan işleri Türk ırkının bütün boy ve
kabilelerine kabul ettirebilmek için bu işin başında Türkleri
siyasî kulluk tehlikesinden kurtaran, Türklerin özbeyliğini temin
eden, şahıslarına karşı bütün ırk efradının perestişkâr
bir hürmet, hudutsuz bir itimat beslediği Gazi gibi büyük bir
dahinin, uluğ bir rehberin bulunması şart idi. Bu işin başında
Gazi gibi bir müceddit ve bu müceddidin bütün fikirlerine ve
işlerine iştirak eden, bu fikirleri hayatta tahakkuk ettirmeğe
selâhiyeti olan İsmet Paşa gibi bir hükûmet reisi olmasaydı, bu
büyük ve mukaddes olduğu kadar da ağır işler muvaffakıyetle
neticelenemezdi…” (Sadri Maksudi 1930: 13-14)
</p><p style="margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0cm"><font size="4"><b>9.
Fasıl: Resmî Dil Nasıl Alafrangalaştırıldı?</b></font></p><p style="margin-bottom: 0cm">Yukarıda
seciyesi ve Uydurma Resmî Dil inşâsı projesindeki rol̃ü
hakkında mevsûk mâl̃ûmât verdiğimiz “Güneş-Dil âlimi”
Ahmet Cevat Emre’nin, Arsal’ın fikirlerini, bittabi, bizimki
gibi bir noktainazardan tenk̆îd etmesi beklenmez.
</p><p style="margin-bottom: 0cm">Nitekim,
Emre, Arsal’ı, İsl̃âm Medeniyeti kaynaklı ıstıl̃âh ve sâir
kelimeleri (umûmî dilin kelimelerini) tasfiye etmek istemesi
sebebiyle değil, onların yerine “arsıulusal̃” dedikleri
Fransızca (veyâ “Frenkce”) ıstıl̃âhlar ikâme edilmesine
tarafdâr olmadığı için tenk̆îd ediyor! G̃ûyâ, Arsal’ın
tavrı, “milliyetcilik” bile değil, “milliyetçilik maskesine
bürünmüş bir” irticâ, kendi tâbiriyle “geri dönüş”
imiş:</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Yanlış
ve aldatıcı tez</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Türk Dili
Tetkik Cemiyetinin birinci kongresi (kurultay) Dolmabahçe
sarayında toplandığı sırada, milliyetçilik maskesine bürünmüş
bir geri dönüş kuvvetli bir propaganda halini almıştı. Şöyle
deniliyordu:
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Arapça
ıstılâhlar atılacaksa yerlerine yine yabancı dillerden yenileri
alınmamalı! Arapça kelime ve ıstılâhlardan kurtulalım derken,
dilimizi yine yabancı kelime ve terimlerle mi dolduracaktık!
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Batı
medeniyetinin grekolatin elementlerle kurulmuş milletlerarası
terimleri, arapçacı komisyonlardan çıkmış olan ıstılâhlar
gibi, yabancı sayılıyordu. Bu propagandanın kitabı da
basılmıştı: Türk Dili İçin (Prof. Sadri Maksudi 1930).</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Prof.
Maksudinin tezi milliyetçi ruha yakın, alâka çekici bir tezdi:
Türkçe arapçadan da sartçadan (farsçadan) da daha zengin bir
dildir.</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Türkçe,
-zengin dil hazinelerinden, kök ve eklerinden faydalanarak- Batı
kültürünün terminolojilerini millîleştirebilirdi!”<i>
</i>(Emre 1960: 328-329)
</p><p style="margin-bottom: 0cm">Daha da
ötesi, Arsal, “ırkçılık” yapıyormuş ve o, bu “ırkçı
teziyle”, “Tanrılar benzeri kahraman”ı bir müddet “yanlış
yola sevk̆ederek” Kemalist “Kültür İnk̆il̃âbı”nı
geciktirmiş! Neyse ki, sonunda, “Büyük Şef”, aldatıldığını
farkedip Arsal’a haddini bildirmiş:</p><p style="margin-bottom: 0cm">“…Prof.
Sadri Maksudi, ya dilimizde pek profan [< Frz. “<i>profane</i>”;
müptedî] olduğundan veya milliyetçi görünerek Gazi’nin gözüne
girmek istediğinden, bu ırkçı tez üzerinde koca bir kitap
yazmıştır; Gazi’yi, geçici bir zaman için, yanlış bir yola
sevkettiğinden büyük adamın fazla yorulmasına sebep olmuş,
kültür inkılâbımızı geciktirmiştir.</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Birkaç
sene sonra, Gazi, Denizbank, Etibank gibi inkılâpçı isimlendirme
yoluna, bilgisizce itiraz eden Prof. S. Maksudi’ye, Agop Dilaçar
kalemiyle, cahilliğini yüzüne çarpan bir cevap verdirmişti.
Profesörün kazancı bundan ibaret kalmıştır.” (Emre 1960: 331)
</p><p style="margin-bottom: 0cm"><font size="4"><b>Emre’nin
müdâfaa ettiği Kemalist “Kültür İnk̆il̃âbı” (ki kültür
jenosidinden başka bir şey değildir)</b></font></p><p style="margin-bottom: 0cm">Bu bir müddet
gecikip tekrâr mecrâsına giren “Kültür İnk̆il̃âbı”
nedir, diye sorulacak olursa, Kemalizm nâmına konuşan Emre’nin
cevâbı şöyle oluyor: “Çağdaş medeniyeti tam mânasiyle
benimsemek için ne lâzımsa yapmak” (ki “Gâzî”, zâten bu
istikâmette ilerliyor) (s. 324), “Doğu ortaçağ kültüründen
batı medeniyetine dönmek” (s. 322), “Saltanat-Hilâfet idaresi
altında geri, batıl inançlara esir, hurafelere inanır bir halde
olan Türk milletini” (s. 324) “ve Türkiye’yi
Avrupalılaştırmak” (s. 330), “kültürümüzü
Avrupalılaştırmak” (s. 334); ki bunun için de, Türkleri iki
büyük engelden, “Arap yazısından ve Arap ıstılâhlarından
kurtarmak” lâzım geliyor:
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Biz artık
dünkü kültür ve tekniğimizi işe yaramaz, paslı âletler gibi
atmak zorundayız; en paslı ve en işe yaramaz kültürümüz ise
yazımızdır. Bu yazı ile, Arap yazısı ile, batı kültürünü
benimsemek imkânsızdır.” (s. 323)
</p><p style="margin-bottom: 0cm">Tabiî ki
yazıdan çok daha mühim olan mes’ele, “Arabca ıstıl̃âhlar”ın
atılmasıdır:
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Arapça
malzemelerle ve arabici encümenlerce -Tanzimat ve Meşrutiyet-
devirlerinde kurulmuş olan ıstılahlar sisteminin boyunduruğundan
kurtulmak lüzumu hakkındaki bir yazımı Gazi çok beğenmiş ve
Kurultayda okutmuştur.” (s. 334)
</p><p style="margin-bottom: 0cm"><font size="4"><b>Kemalist
zihniyet: Frenk ıstıl̃âhları benimsenmeli ki biz de onlarla aynı
milletten olabilelim!</b></font></p><p style="margin-bottom: 0cm">Bu fikrine,
“Prof. S. Maksudi’nin kitabına bir önsöz veren meşhur Alman
orientalisti [< Frz. ‘<i>orientaliste</i>’;
şark̆iyatçı, müsteşrik̆] Brockelmann”ı da mesned ediyor:</p><p style="margin-bottom: 0cm">“ ‘Avrupa
lisanlarında bütün medenî milletlerce kullanılmış müşterek
terimler vardır. Bunlar sayesinde, lisan bünyeleri büsbütün ayrı
olan Lâtin, Cermen ve Slavların müşterek bir kültür sahibi
olmaları sağlanmaktadır. (…) İleride, lisan meselesine vukufu
olanlar, milletleri yaklaştırmağa hizmet eden müşterek
terimlerin birleştiricilik rolünü anlayıp kullanılmalarına
itiraz etmiyecek, engel olmıyacaklardır.’
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“İşte
hakikî ilmî görüş budur; fakat Prof. Sadri Maksudi’nin görüşü
bundan çok uzaktır. […]
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Gazi,
Türkiye’yi ve Türk milletini Avrupalılaştırmak istiyor, Prof.
S. M. ise, bizi Orta Asya ve Volga Türklerini kurtarmak için ırkçı
ve Asyalaştırıcı bir ilim ve edebiyat dili yaratmağa sevk etmek
hülyasiyle çalışıyor. Oysaki böyle bir dil uydurulabilse, ne
bize, ne onlara, hiç bir şeye yaramıyacağı aşikârdır.”<i>
</i>(ss. 229-330)
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Arabca
ıstıl̃âhlar” atılıp Frenkler arasında ortak olan ıstıl̃âhlar
benimsenecek, bu sûretle Resmî Dil mümkün mertebe
Fransızcalaştırılacaktır ki biz de onlarla aynı milletten
olabilelim! Yukarıda da naklettiğimiz gibi:</p><p style="margin-bottom: 0cm">“…Bütün
medenî milletlerde hekimlerin, hâkimlerin, avukatların,
mühendislerin, makinistlerin, askerlerin, siyasîlerin… kullandığı
grekolâtin unsurlardan yapılmış terminolojiler vardır. Bunlara
ihtisas veya zümre dilleri (Langues spéciales) denilir. Bu
terminolojileri almak bizim en büyük ihtiyacımızdır. Arapça
ıstılâhları bırakıp milletlerarası terimleri almak… İşte
bizim muhtaç olduğumuz lisan inkılâbı budur.” (Emre 1960:
338-339)
</p><p style="margin-bottom: 0cm">“Hekimlerin,
hâkimlerin, avukatların, mühendislerin, makinistlerin, askerlerin,
siyâsîlerin, v.s. kullandıkları” ıstıl̃âhlar
Fransızcadan ik̆tibâs
edilmeliymiş! Kemalist Zihniyetin bu has temsîlcisine sormak lâzım
geliyor: Öyleyse geriye ne kalıyor? Bu projeniz, Resmî Dili, adım
adım Frenk kılığına sokmak değil midir? Sizin bu projenizle,
bir müddet sonra, halkın umûmî dili de alabildiğine
Frenkleşmiyecek midir? Filvâkî öyle de olmadı mı?
</p><p style="margin-bottom: 0cm">Zîrâ bir
dilin içinde, birbirinden kopuk, kompartimanlar hâl̃inde
müstak̆il
diller yoktur; ihtisâs dilleri (tâbirleri, ıstılâhları) denilen
şeyler, umûmî dilin farklı hayât sâhalarındaki uzantılarıdır
ve umûmî dilin kavâid ve zevk̆ine
tâbidirler. Bir dilde, bilfarz, böyle kompartiman hâl̃inde
bir ihtisâs dili meydana getirseniz, bir müddet sonra, o,
kullanıcıları vâsıtasıyle umûmî dile de nüfûz etmiye, onun
bünyesini, -tâbir câizse- irsî yapısını değiştirmiye başlar
ve netîcede, belki de yeni bir dilin teşekkül etmesine âmil olur…
</p><p style="margin-bottom: 0cm">
</p><p style="margin-bottom: 0cm">Dîğer
taraftan, neden bâzı Avrupa milletleri arasında müşterek olan
ıstıl̃âhlar
beynelmilel olsun? Dünyâ, Avrupa’dan ve Avrupalılardan mı
ibârettir? Avrupalılar, -haydi bizi bir tarafa bırakalım- mesel̃â
Çinliler, Japonlar, Hindliler, Arablar ile kafa kafaya verip bu
ıstıl̃âhları
öyle mi tesbît etmişlerdir ki biz de bunları “beynelmilel”
hükmüyle kabûl̃
edelim? O ıstıl̃âhların
bâzı Avrupa milletleri arasında müşterek veyâ birbirine yakın
olmasının esâs sebebi, onların Yunanlılarla başlıyan ortak bir
târihe ve birbirlerine yakın kültürlere sâhib olmaları değil
midir? İlmî ve felsefî pl̃andaki
Rönesans’ın gerisinde, İsl̃âm
Medeniyetinin bulunduğu bir vâkıadır; l̃âkin
Avrupalılar, birçok Arabca ıstıl̃âhı
temessül ederek (yânî dillerine intibâk ettirerek) ik̆tibâs
etmiş olsalar da, Müslümanların ilminden istifâde edebilmek için
dillerini Arabcalaştırmak akıllarından dahi geçmemiştir! Aynen
İsl̃âm
dînini kabûl̃
etmeyi veyâ İsl̃âm
Medeniyetine dâhil olmayı düşünmedikleri gibi! Çünki İsl̃âm
Medeniyetinin eseri olan İlmî Zihniyet ve müsbet ilimler,
cihânşümûl̃dürler;
onları her millet benimseyip geliştirebilir…</p>