Kemalizmin 'Târih Tezi' ve 'Güneş-Dil Teorisi' hurâfeleri (6)
-----
2022-02-16 00:00:00
<p class="MsoNormal" style="text-indent:14.2pt">֍
«De ki: Rabb’im kıstı emretti. Her mescidde, Dînde muhlisler olarak
vecihlerinizi O’na doğrultunuz! Sizi ibtidâ O yarattığı gibi, yine O’na
döneceksiniz!» (A’râf -7-: 29) [Âyetin ikinci ve üçüncü ibârelerini ifâde
etmek, bir hayli müşkildir. “Mescid”: Secde mahâlli… “Ve ek̆îmû vücûheküm”:
Vecihlerinizi, yüzlerinizi (O’na) doğrultunuz! Yâni namaz kılınız, secdeye
varınız, O’nun tâyîn ettiği kıbleye dönünüz, velhâsıl namazınızda, yüzünüz,
kalbiniz, bütün varlığınızla muhlisâne O’na yöneliniz, O’na duâ ediniz
(“Ved’ûhü muhlis̆îne lehüddîne”)! “Kemâ bedeeküm te’ûdûne”: Sizi O ibdâ ettiği,
ibtidâ O yarattığı gibi, yine O’na döneceksiniz! “İbdâ”: -“Hal̃k”tan farklı
olarak- yoktan vâr etme, yoktan yaratma, ilk yaratılış… → Mehmed Âkif merhûmun pak hakîmâne bir
beyti: “Eğer maksûdu ancak Âhiret olsaydı Yezdân’ın / Ne hikmet vardı ibdâında
hiç yoktan bu dünyânın!” İlk yaratılış: Evvelce nâmevcûd olan insanoğlunun
yeryüzünde hal̃k edilişi… İkinci yartılış: Tekrâr Yaradan’a dönüş, hesâba
çekiliş, mük̃âfât veyâ cezâyı hakkediş…]</p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Ey Mü’minler! Kıstı ikâme edenler ve Allâh için şâhidlik
edenler olun! Kendiniz veyâ ebeveyniniz yâhud akrabâlarınız aleyhine olsa dahi!
Veyâhud zengin veyâ fak̆îr hakkında olsun! Bunların velîsi Allâh’dır. Adâletten
sapıp da hevânıza uymayın! Şâyed dilinizi eğip büker veyâ yüz çevirirseniz,
[bilin ki] Allâh bütün yaptıklarınızdan haberdârdır!» (Nisâ -4-: 135) [“Velî”:
Vel̃âyet hakkı olan, hüküm sâhibi, hâmî, dost… “Vel̃âyet”: Birisi üzerinde
tasarruf, hüküm, karâr sal̃âhiyeti olma hâl̃i… “Dilini eğip bükme veyâ yüz
çevirme”: Hak̆îkat̃i tahrîf ederek şâhidlik etme veyâ şâhidlikden kaçarak
hak̆îkat̃in meydana çıkmasına, hakkın tecellîsine mâni olma…] </span><span style="font-size:10.0pt;font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:"Times New Roman";
color:#C00000"><o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Ey Mü’minler! Allâh için kıstla şâhidlik edenler olun!
Sakın bir kavme olan kîniniz, sizi adâleti ikâme etmemiye sevk̆etmesin! Âdil
olun! Takvâya daha yakın olan da budur. Allâh’dan ittikâ edin! Şüphesiz ki
Allâh yaptıklarınızdan haberdârdır!» (Mâide -5-: 8) [“Kıstla”: “Bilkıstı”,
kısta riâyet ederek… “Takvâ”: Allâh’ın Rızâsından mahrûm kalma korkusuyle,
bâhusûs bütün harâmlardan korunmıya (“vikâye”), umûmî olarak bilcümle il̃âhî
emir ve nehiylere riâyet etmiye titizlenme hassâsiyeti… “Müttek̆î”: Takvâ ehli…
“İttikâ etmek”: Allâh’ın Rızâsından mahrûm kalmaktan korkarak hassaten
harâmlardan sakınmak, emirleri îfâya da âzamî gayret göstermek…] <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Ey Îmân Edenler! Allâh’dan ittikâ edin ve sözün doğrusunu
söyleyin!» (Ahzâb -33-: 70) [Yûnus Emre merhûmun târifiyle de, Müslüman
dediğin, “İkilik eylemeye / Hiç yalan söylemeye / Âlem bulanır ise / Bulanmadan
durula!”] <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Ey Îmân Edenler! Allâh’dan ittikâ edin ve sâdıklarla
berâber olun!» (Tevbe -9-: 119) <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Allâh’a ve Resûllerine îmân edenler… İşte Rabb’leri
indinde sıddıklar ve şâhidler onlardır! Ecir ve nûr onlarındır! Âyetlerimizi
ink̃âr ve tekzîb edenler… İşte Cehennem yârânı da bunlardır!» (Hadîd -57-: 19)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Onlara Kitâb’da İbrâhîm’i de zikret! O sıddıktı,
Nebîydi!» (Meryem -19-: 41)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Onlara Kitâb’da İsmâil’i de zikret! O vâdine sâdıktı,
Resûldü, Nebîydi!» (Meryem -19-: 54)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Onlara Kitâb’da İdrîs’i de zikret! O da sıddıktı,
Nebîydi!» (Meryem -19-: 56) <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Meryem oğlu Mesîh, kendinden evvelki Resûller gibi ancak
bir Resûldür. Ve annesi, sıddıkadır. İlh…» (Mâide -5-: 75) <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ [Hapishâne arkadaşı:] «Yûsuf! Ey sıddık!» İlh… (Yûsuf
-12-: 46)<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ [“Azîz” olarak da zikredilen “Melik”, “Zelîha”nın arkadaşı
olan kadınlara:] « ‘- Yûsuf’un nefsinden murâd almak istediğiniz vak̆it ne
oldu?’ Onlar: ‘- Hâşâ! Allâh için biz onun bir fenâlığını bilmiyoruz!’ dediler.
Azîzin karısı da: ‘- İşte hak̆îkat̃ meydana çıktı! Onun nefsinden murâd almak
istiyen bendim! Elbette o, sâdıklardandır!’ dedi.» (Yûsuf -12-: 51) <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Kim Allâh’a ve Resûl̃üne itâat̃ ederse, onlar, Allâh’ın
kendilerini nîmetlendirdiği Nebîler, Sıddıklar, Şehîdler ve Sâlihler ile
berâberdirler. Bunlar ne güzel arkadaşlardır!» (Nisâ -4-: 69) [“Sıddık” <
“Sıddîk̆” < “sad, dal, kaf” > “Sıdk” > “Sâdık”… “Sıdk”: İçi dışı bir
olma, yalan söylemek kendisine ölüm derecesinde zor gelme, doğru, haklı olan
her fikir, söz ve fiili kabûl̃ etme, onlara sâhib çıkma ve onlar uğrunda
cesâretle, fedâk̃ârlıkla mücâdele etme hasleti; yine bu hasletin l̃âzımesi
olarak Allâh’ı ve Resûl̃lerin Teblîğini ihl̃âsla benimseme, onlar uğrunda cihâd
etme… “Sıddık” ve “sâdık”: Sıdk sâhibi… Aynı sül̃âsî cezirden “tasdîk̆ etmek”:
Doğru, sahîh, isâbetli, aslına muvâfık olduğunu kabûl̃ ve tasvîb etmek… “Sâdık
haber”: Doğru haber… Kur’ân-ı Kerîm de, tevâtüren (“mütevâtir haber” yoluyle)
bil̃âtahrîf rivâyet ve nakledilen sâdık haberdir; kezâ, Resûl̃-i Zîşân, Cebrâil
A. S. onu kalbine nasıl ilkâ ettiyse aynen öyle teblîğ ettiği için de sâdık
haberdir.]<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Hakkı bâtıla telbîs etmeyin ve bildiğiniz hâl̃de hakkı
ketmetmeyin!” (Bakare -2-: 42) [Âyetin birinci ibâresi: “Hakkı bâtılla
bulandırmayın!” “Telbîs etmek”: Hakk ile bâtılı, yâni hakîkat ile yalanı, doğru
ile yanlışı, haklı ile haksızı, tereddüd doğuracak, kolayca tefrîk̆
edilmelerini engelliyecek sûrette takdîm etmek… “Telbîs” > “İltibâs”: Yanlış
anlamaya mahâl̃ verecek muğl̃âklık… “İltibâslı”: Frz. “<i>ambigu</i>”: Müphem; zıd veyâ farklı vasıfları, mânâları bir arada
barındıran… “Ketmetmek”: Gizli, saklı tutmak; ifşâ etmenin zıddı… “Ketûm”: Ağzı
sıkı, sır vermiyen, boşboğazın zıddı… “Ketûmiyet”: Ketûm olma hâl̃i,
boşboğazlığın zıddı…] <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Ey Mü’minler! Şâyed bir fâsık size bir haber getirirse,
onu tahk̆îk̆ edin! Yoksa, bilmeden bir kavme zarâr verirsiniz de, sonra
yaptığınıza nâdim olursunuz!» (Hucurât -49-: 6) [“Fâsık” (< “Fısk”): Yalan
söyliyen, en büyük harâmları bile işliyebilen, bu sıfatları sebebiyle şâyân-ı
îtimâd olmıyan kimse… “Kavim”: Topluluk…] <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Âhirete îmânı olmıyanlar, meleklere kadın isimleri
takarlar. Hâl̃buki onların buna dâir bir ilimleri yoktur. Onlar, zanlarına
ittibâ ediyorlar. Zann ise, hak̆îkat̃ bakımından bir şey ifâde etmez.” (Necm
-53-: 27-28) [“Buna dâir bir ilimleri”: Kat’î, müsbit delîle müstenid bir
bilgileri… “Zann”: İndî kanâat̃, sahîh, müsbet bilgiye istinâd etmiyen, şahsî
mâhiyette kalan görüş, sâdece bâzı ipuçlarından yola çıkarak öyle olduğuna dâir
yürütülen tahmîn; yak̆înin zıddı…] <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Vaktâ ki gönderilenler L̃ût’un âilesine geldiler, L̃ût:
‘- Siz bilinmiyen kimselersiniz!’ dedi. ‘- Öyle! Biz sana, onların, hakkında
şüphe ettikleri şeyi getirdik!’ dediler. ‘- Biz hakk ile geldik ve elbette biz
sâdıklarız!’ » (Hicr -15-: 61-64) [İnsan kılıklı bu melekler, fıtratı hiçe sayarak
cinsî sapıklık çirkefine batan ve bu iğrenç fiilleri için
cezâlandırılmıyacaklarını zanneden bu hayâsız kavme helâk̃ edici azâbla
gelmişler ve onlara hakkettikleri cezâyı vermişlerdi. Hakk ve Hak̆îkat̃in bu
temsîlcileri de sâdece doğruyu söylüyorlar ve bu hâl̃in Allâh ak̆îdesinin bir
l̃âzımesi olduğunu ihtâr ediyorlardı.]<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Muhakkak ki mücrimler Cehennemde dâimî kalıcıdırlar! Buna
ara verilmez ve onlar yeis içindedirler! Bu sûretle onlara zul̃meden Biz
değiliz; bu, onların kendi kendilerine zul̃müdür! Ve nidâ ederler: ‘- Ey Mâlik!
Rabb’in bizi yok etsin!’ O da: ‘- Burada kalıcısınız!’ der. Öyle ya, Biz size
Hak̆îkat̃i getirdik, l̃âkin ekserîniz ondan istikrâh ettiniz!» (Zuhruf -43-:
74-78) [“Mâlik”: Cehennem Muhâfızı…]<o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; line-height: 15pt; background-image: initial; vertical-align: top;"><span style="font-family:"Times",serif;mso-bidi-font-family:
"Times New Roman"">֍ «Sen Allâh’a tevekkül et! Muhakkak ki sen hakkılmübîn
üzeresin!» (Neml -27-: 79) [“Hakkılmübîn”: Aklıselîme hitâb eden sağlam
delîllerin âşik̃âr kıldığı, beyyinelere, bürhânlara müstenid, ayân-beyân hak̆îkat̃… “Kitâb-ı Mübîn”: Beyyinelere, bürhânlara,
hüccetlere, delîllere istinâd eden, hak̆îkat̃ olduğunu beyyinelerle açıkça
isbât eden, berrâk bir şekilde hakkı bâtıldan tefrîk̆ eden, -anûd olmıyan- her
aklıselîm sâhibine neyin hak, neyin bâtıl olduğunu âşik̃âre gösteren Kitâb,
Kitâb-ı Münzel, Kur’ân-ı Hakîm…] <o:p></o:p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; background-image: initial; vertical-align: top;">֍
«De ki: ‘- İşte benim yolum: Ben basîret üzerine Allâh’a dâvet ediyorum; ben
de, bana tâbi olanlar da! Allâh Sübhândır ve ben Müşriklerden değilim!’ »
(Yûsuf -12-: 108) [“Basîret üzerine”: Hak̆îkat̃in, aklıselîme hitâb eden
delîllerle gösterilmesi sûretiyle… “Basîret”: Akletme ve ileriyi görme
kâbiliyeti… “Basîreti bağlanmak”: Bir ân aklını kullanma kâbiliyetini
kaybetmek… “Ferâset”: Herhangi bir mevzûu bir çırpıda kavrama kâbiliyeti…
“Sübhân”: Her çeşid kusûrdan ve beşerî sıfatlardan münezzeh olan… “Tesbîh
etmek”: Kusûrlardan ve beşerî sıfatlardan tenzîh etmek; takdîs etmek… “Bütün
mahl̃ûkât lisân-ı hâl̃ ile Allâh’ı tesbîh eder” demek, mahl̃ûkâtın cümlesinin
bizzât mevcûdiyetindeki, yaratılışındaki hârikul̃âdelik, Yüce Hâlik̆’ın,
Zâtından başka hiçbir şeye benzemediğini, beşerî tasavvurun tamâmen fevk̆inde
bulunduğunu, “Ehad”, “Samed”, “Müteâl̃” olduğunu ik̆râr eder, demekdir.] <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent: 14.2pt; background-image: initial; vertical-align: top;">֍
«Hal̃k ettiklerimiz içinde öyle bir ümmet vardır ki hakka rehberlik eder ve
onunla adâleti sağlar.» (A’râf -7-: 181) [“Hak”, hem hak̆îkat̃, hem de adlî,
hukûk̆î, ahlâk̆î mânâda haktır. “Ümmet”: Topluluk… Bu topluluğun böyle bir
il̃âhî vazîfeyi îfâ edebilmesi için zamânın şartlarına göre fevkal̃âde
teşkîl̃âtlı olması l̃âzımdır. Ayrıca, böyle bir “ümmet” kendi kendine ortaya
çıkacak değildir; ona Müslümanlar vücûd vereceklerdir. Ve bir cem’iyette bu
çeşid “ümmetler” ne kadar çok olsa, o kadar hayr olur. Şu Âyet-i Celîlerde,
Müslümanlar, daha doğrudan, bu mâhiyette, yâni Hakka, Hak̆îkat̃e, ilim ve hayra
rehberlik ve onların uğrunda fedâk̃ârca mücâdele edecek teşkîl̃atlar têsîs
etmekle mükellef tutulmuşlardır: Âl-i İmrân -3-: 104; Hûd -11-: 116-117.
(Bunların Meâl̃ ve îzâhları aşağıdadır.) Zâten Müslüman, doğrudan herhangi bir
İl̃âhî Emir olmasa dahi, bizzât Kur’ânî rûh ve Müslümanlık hasletleri îcâbı,
yaşadığı cem’iyette, hattâ bütün dünyâda Hayrın hüküm sürmesi için aklen, ilmen
yapılması l̃âzım gelen ne ise, hepsini yapmakla mükelleftir. Elbette tâkat̃i
nisbetinde…] <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:14.2pt">֍ «İçinizden hayra dâvet edecek,
mârûfu emredip münkeri nehyedecek bir ümmet olsun! İşte fel̃âha erenler
onlardır!» (Âl-i İmrân -3-: 104) [“Veltekün minküm”: İçinizden olsun; sizin
aranızdan çıksın ve sizin aranızda mevcûd bulunsun… “Ümmet”: Topluluk, cemâat̃,
teşkîl̃âtlı topluluk, teşkîl̃ât… “Ümmet” kelimesinde, buradaki kullanılışına
nazaran, yânî Âyet bütünlüğü içinde ve mantık̆en “teşkîl̃âtlı güzîde bir
topluluk, bir cemâat̃” mânâsı vardır ki kısaca “teşkîl̃ât” kelimesiyle ifâde
olunabilir. “Veltekün minküm ümmetün”: İçinizden –ilim ve ahl̃âk îtibâriyle-
güzîde âzâlardan teşekkül edecek bir topluluk çıksın! “Mârûf”, Vahiyle
(Kur’ân-ı Mübîn’le) terbiye olmuş aklıselîmin hayırlı, haklı, ahl̃âk̆î, güzel
tel̃âk̆k̆î ettiği her şey, “münker” de bunun zıddıdır. İlmen ve ahl̃âk̆en
bizzât nümûne-i imtisâl̃ olan güzîde şahsıyetlerin vücûd vereceği böyle bir
cemâat̃, bir teşkîl̃ât, insanları hayra dâvet edecek (onlara hayırda öncülük
edecek, önayak olacak), mârûfu emredip münkeri nehyedecek, yânî mârûfu tesbît
ve tavsıye edecek, onları mârûf yoluna sevk̆etmiye ve ak̃sine, münker yolundan
uzaklaştırmıya çalışacaktır. Böyle bir cemaat̃i veyâ cemaat̃leri teşkîl edecek
şahısların birinci vasıfları, selîm ak̆îdedir; yânî Kur’ân-ı Hakîm’e muhlisâne
merbûtiyet, Müslümanlığı başka dînler, ideolojiler, felsefeler, siyâsî
cereyânlarla bulandırmamak, bunları tartar, bunlardaki doğru ve yanlışı tefrîk̆
ederken de dâimâ ve ihl̃âsla Kur’ân’ı mîyâr almak, Kur’ânî rûh ve Vahye
müstenid tecrübî ilim usûl̃üyle hak̆îkat̃i araştırmak… Ve elbette, nihâyetinde
de, hak̆îkat̃e tâbi olup onun uğrunda mücâdele etmek… Zîrâ amelle, fiille
tezâhür etmiyen ak̆îdenin ne kıymeti vardır? Bu güzîde şahısların birinci
vasıfta mündemic dîğer vasıfları ise, münevverlik (ilmî zihniyet ve hiç olmazsa
içlerinden bir kısmı için mütehassıslık derecesinde memleket ve dünyâ
mes’elelerine vukûf), mazbût ahl̃âk̆ (aleniyette ve gizlide –ki asıl zor olan,
budur- dâimâ Kur’ân ahl̃âkını yaşamıya çalışmak) ve mücâdele rûhudur
(ısl̃âhatçılık; şuûrlu dâvâ adamlığı; şartlar ne kadar çetin olursa olsun
yılmadan, tâkat̃i nisbetinde mücâdeleye devâm etmek, hiçbir gayr-i ahl̃âk̆î
vâsıtaya tevessül etmeden ve en az mâliyetle en fazla semere elde etmeyi
sağlıyacak bir sevkulceyş tasavvur ve tatbîk̆ ederek gâyeye vâsıl olmıya
çalışmak). Cem’iyetin, geniş kitlelerin doğru yoldan sapmaması için bu çeşid
güzîde, rehber toplulukların mevcûdiyeti elzemdir; bunlara vücûd verilmesi,
farz-ı kifâyedir.]</p>