Kemalizmin 'Târih Tezi' ve 'Güneş-Dil Teorisi' hurâfeleri (66)
-----
2022-04-17 00:00:00
<p align="CENTER" style="margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm"><b>Boş
bir şâyia resmî tez hâline geldi</b></p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Güneş-Dil ekolü mensupları”nın bu gibi kat’î redd
ifâdelerine rağmen, ipe sapa gelmez şâyia, hükmünü yürütmiye
devâm etti, bâzı muharrir ve edebiyatçılar tarafından alenen
ifâde edilmiye başladı ve netîcede, İlmî Zihniyet ve Ahl̃âkın
neredeyse esâmesinin okunmadığı bir totaliter düzende resmî
tez, resmî îzâh şekli hüviyetine büründü…
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
Mes’elenin en ıztırâb verici tarafı şudur ki bu edebiyatçı,
muharrir, fikir adamları, üstelik, Türkcemize, edebiyâtımıza
pek kıymetli hizmetleri olan, bu zâviyeden kendilerine karşı
ancak şükrân duyduğumuz şahsıyetlerdir…
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
Edebiyatçı ve muharrirler içinde, “Güneş-Dil”in
tasfiyecilikten kurtulmak için bir tâbiye olduğu yorumunu ilk
def’a dile getiren, tesbît edebildiğimiz kadarıyle, muharrir,
edebiyat ve tercüme târîhçisi İsmail Habib Sevük’dür.
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
<i>Cumhuriyet</i> gazetesinde 20 Kasım 1948’den 25 Mart 1949
târîhine kadar intişâr eden 19 makâlesini topladığı <i>Dil
Da’vâsı</i>’nda, “Güneş-Dil”in, “dilde inkılâb
olamıyacağını isbât ettiğini ve onun ne bir nazariye, ne bir
şey; apaçık şanlı bir ric’at olduğunu” ileri sürmektedir.
(İsmail Habib Sevük, <i>Dil Da’vâsı</i>, İstanbul: İnkılâp
Kitabevi, 1949, s. 29)
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
Yine 1940’lı senelerin ikinci yarısında “Öztürkçe”
yaftalı Uydurma Dile karşı Târîhî Türkceyi müdâfaa eden
makâleler neşreden Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’de de benzeri bir
têvîl dikkat̃i çekmektedir. (Ali Fuad Başgil, <i>Türkçe
Meselesi</i>, İstanbul: Yağmur Yl., 2006 –ilk baskısı: 1948-,
ss. 51-52; ayrıca, “27 Mayıs İhtilâli hakkındaki Fransızca
kitabı: <i>La Révolution militaire de 1960 en Turquie – Ses
origines-; Contribution à l’étude de l’histoire politique
intérieure de la Turquie contemporaine</i>, Genève: Éd.
Perret-Gentil, 1963, p. 42)
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
Aynı têvîli, Sâmiha Ayverdi’nin ve Prof. Dr. Faruk Kadri
Timurtaş’ın dahi tekrâr ettikleri görülüyor. (Sâmiha
Ayverdi, <i>Ne İdik, Ne Olduk?</i>, İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı,
2007, 2. baskı -1. baskı: 1985-, ss. 202-203; Prof. Dr. Faruk Kadri
Timurtaş,<i> Türkçemiz ve Uydurmacılık</i>, İstanbul: Boğaziçi
Yl., 1977, s. 58)
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
Kezâ, Doç. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu… (Necmettin Hacıeminoğlu,
<i>Türkçenin Karanlık Günleri</i>, İstanbul: İrfan Ye., 1977,
2. basım -1. basım: 1972-, s. 97)</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
Bunlardan daha dikkat̃e ve hayrete şâyân olanı, yıllarca
Dil-Târîh ve Coğrafya Fakültesi’nde “Güneş-Dil Teorisi”
dersini vermiş olan Prof. Dr. Abdülkadir İnan’ın da bu
istikâmette bir makâle kaleme almış olmasıdır. (Abdülkadir
İnan, “Atatürk’ün Etimoloji Anketi”, <i>Türk Kültürü</i>,
Ankara, Kasım 1965, sayı 37, ss. 74-79)</p>
<p align="CENTER" style="margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0cm"><b>Banarlı’nın
inanılmaz tahrîfâtı ve yakıştırmaları</b></p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0cm">
İki cildlik <i>Resimli Türk Edebiyâtı</i> isimli muazzam eserin
müellifi Nihad Sâmi Banarlı’nın –evvelce <i>Meydan</i>
mecmûasında ve <i>Yeni Sabah</i>’da neşredilmiş makâlelerini
bir araya toplıyan- <i>Türkçenin Sırları</i>, sâdece Târihî
Türkcemizin bir müdâfaanâmesi değil, aynı zamanda onun en güzel
nümûnelerinden biridir. Türkcenin birçok “sırrı”,
hak̆îkaten bu kitabla keşfolunuyor: Târihî seyir içinde, -başta
Arabca ve Farsça olmak üzere- temâs ettiği dillerden feyizlenerek
durmadan tek̃âmül eden ve 20. asra dünyânın en kudretli ve
zarîf dillerinden biri olarak giren bir dil… Bu îtibârla, o, bir
Târihî Türkce rehberi mesâbesindedir ve isl̃âmî-millî
hislerle meşbû bir okurun onu heyecânlanmadan, derin düşüncelere
dalmadan, zevk̆yâb olmadan mütâl̃aa etmesi bize imk̃ânsız
görünüyor…
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
Bütün bu fazîletleri yanında, kitabın büyük kusûru, bâzı
bahislerde, Kemalizmi Kemalizme karşı kullanarak da Türkceyi
müdâfaa etmiye kalkışmasıdır. Bu cümleden olarak yazılanlar,
samîmiyetsizdir, hil̃âf-ı hak̆îkat̃tir, tahrîfk̃ârdır…
Bu müşâhedemizi, buraya, büyük üzüntüyle kaydediyoruz.
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
Kitabın son 39 sayfası (1972: 281-319), Banarlı’nın 24 il̃â
31 Temmuz 1960 târihli <i>Yeni Sabah</i> nüshalarında tefrika
edilen “28 Yıl Sonra” başlıklı uzun makâlesidir…
Makâlesinde, hem Dil İnk̆il̃âbını ve “Öztürkcecilik”
cereyânını, hem de “Güneş-Dil Teorisi”ni değerlendiriyor ve
maâlesef, sırf “tabu”yu her yaptığında iyi niyetli ve
isâbetli göstermek endîşesiyle târihî vak’aları fecî
şekilde tahrîf ediyor… Bu kısımdan değil de, “Atatürk,
Güneş-Dil Teorisi vâsıtasıyle tabiî dile dönmek istemiştir.”,
“Güneş-Dil Teorisi, […] Atatürk’ün, evvelce girilen çıkmaz
bir yolu, milletin gönlünü incitmeden terketmek şeklindeki çok
ince bir görüşüdür.”, “Atatürk, dâhiyâne bir davranışla
ve mutlak bir emirle uydurma Türkçe’den tabiî Türkçe’ye
dönme işini yine aynı adamlara yaptırdı.” kabîlinden (ss.
101, 99) –evvelce serdettiğimiz vesîkaların tekzîb ettiği-
görüşlerini hül̃âsaten beyân ettiği “İlmi Yenen Vehim”
başlıklı Fasıldan (1972: 97-102) ik̆tibâs ettiğimiz - ciddî
bir tenk̆îde tâbi tutulduklarında tuzla buz olan, delîlsiz,
zayıf muhâkemelere dayanan, tenâkuzlarla dolu- aşağıdaki
pasajlar (Faslın başı), bu husûsda bir fikir verebilir:</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Atatürk, her yaptığını milletinin iyiliği için yaptığına
inanırdı. Dil İnkılâbındaki tutumu da böyleydi: Önce
‘dilimizi ne ölçüde özleştirebiliriz?’ diye bir tecrübede
bulunmuş, sonra, bunun iyi netîce vermediğini görünce,
özleştirme’den vazgeçmişti. Arkasından, güzel ve tabiî
Türkçe’yi alaylı dil âlimleriyle bozguncuların elinden
kurtarmak için de bütün gücüyle Güneş-Dil Teorisi’ne
sarılmıştı.</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Bu teori, Türkçeleşmiş her kelimenin Türkçe olduğunu isbât
yolunda kullanılıyordu. Böylelikle 1935 sonlarında, ilk bakışta
biraz fantastik gibi görünen fakat vazîfesi Türkçeyi korumak ve
kurtarmak olan yeni bir güneş doğmaya başlamıştı.</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Daha sonra Türk Dili Belleten’lerine güneş kursu’nun resmi
konmuş ve o zamânın Dil Kurumu âzâsı [âzâları], aldıkları
emir üzerine, Türkçeye Arapçadan, Farsçadan hattâ Fransızcadan
geçmiş kelimelerin Türkçe olduklarını harıl harıl isbâta
koyulmuşlardı.</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Atatürk’ün hayâtının son dört yılı, Türkçeyi kendi
tabiî yoluna getirmek için yaptığı çalışmalarla geçti.
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Yaptığı inkılâbın alaylı âlimlerin veyâ bozguncuların
oyununa geldiğini çok iyi anlayan Atatürk, şimdi bütün gücünü
Türkçeyi bu oyundan kurtarmaya sarfediyor ve bu işi de milletin
uydurmacaya inandırılmak istenmiş rûhunu zedelemiyecek, yeni bir
incelikle yapıyordu. Atatürk’ün dünyâya göz yumarken son
sözünün ‘dil’ olması da [???] milletine Türkçeyi korumak ve
kurtarmak için bulunan son yolda devam mânâsında, azîz
işâretiydi. [???]</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm">
“Çünkü o alaylı dil âlimleri Atatürk’ün huzûrunda dil
adına ne şaklabanlıklar, Lilliput’un devlet adamları gibi, ne
canbazlıklar yapmamışlardı.” (Nihad Sâmi Banarlı, <i>Türkçenin
Sırları</i>, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Neşriyâtı, 1972
–ilk baskı-, ss. 97-98)
</p>
<p align="CENTER" style="margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm"><b>Prof.
Dr. Zeynep Korkmaz’ın makyavelist têvîli</b></p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-right: -0.1cm; text-indent: 0.5cm; margin-bottom: 0.42cm">
Türk Dili sâhasında takdîre şâyân pek çok araştırmasıyle
tanınan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz gibi bir Türkce âlimi de, ne
kadar şâyân-ı teessüftür ki, <i>Meydan</i> mecmûasının Ocak
1982 târih ve 601-83 sayılı nüshasında intişâr eden “Güneş-Dil
Teorisi ve Yöneldiği Hedefler” başlıklı makâlesinde,
makyavelist bir muhâkeme tarzıyle, “Güneş-Dil Teorisi”ni,
hedefine ulaşmış bir siyâset olarak değerlendiriyor:</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0cm">
“Kısacası, tarih konusu gibi dil konusunun da milletin sosyal
hayatı ile fikrî terbiyesinde bir vasıta olarak kullanılması,
milletçe bir dil ve tarih şuuruna ulaşılması gerekiyordu. İşte
Güneş-Dil Teorisinin dil inkılâbı yolu ile kültür hayatımızda
ulaşmak istediği hedeflerden biri bu idi. Eğer bu gün dilimizin
zengin bir tarihî varlığa sahip olabildiğinin bilincinde isek,
bunu o devrin heyecanlı atmosferine borçluyuz. [???] Bu bakımdan
Güneş-Dil teorisi gayesine ulaşmıştır denebilir.</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0cm">
“Güneş-Dil Teorisi, dil inkılâbının uygulama safhası içinde
ikinci bir görev daha yüklenmiştir. O da Türkçeleşmiş olsun
olmasın, Türkçeye girmiş bütün yabancı kelimeleri dilden atma
amacı güden ‘tasfiyecilik’ hareketinin frenleyicisi olma
görevidir. […]
</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-left: 1cm; margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0cm">
“…Dili tasfiyecilik çıkmazından kurtaracak bir tedbir arandığı
noktada Güneş-Dil Teorisi devreye girmiştir. Mâdem ki Türkçe
öteki dillere de kaynaklık etmişti, o hâlde, dilimizde yer almış
ve yüzyıllardır kullanıla kullanıla esasen Türkçenin bugünkü
ses yapısına, anlam ve zevk ölçülerine de sinmiş bulunan
Osmanlıca kelimelerin dilden atılmasına gerek kalmamıştı. […]
Güneş-Dil Teorisi bu noktada da hedefine ulaşmıştır<i>.” </i>
(Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Türkçede -°l Eki”, <i>Türk Dili
Üzerine Araştırmalar</i>, Ankara: T. Dil Kurumu Yl., 1. cild,
1995, ss. 782-783)
</p>
<p align="CENTER" style="margin-right: -0.1cm; margin-bottom: 0.42cm"><img src="https://www.yenisoz.com.tr/uploads//tt.JPG" alt="tt.JPG"></p>
<p align="CENTER" style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%">(<i>Bütün
Dünya</i>, Nisan
2002, s. 20)</p>
<p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%">“Güneş-Dil
âlimleri”nden bir grup… “Dâhî Başbuğ”un sağında Şükrü
Kaya, solunda Prof. Hasan Reşid Tankut, Tankut’un arkasında Agop
Martayan Dilaçar (uzun boylu, gözlüklü), Ş. Kaya’nın
arkasında, solunda Dr. Mehmet Ali Ağakay (uzun boylu)… “Ebedî
Şef”in ölümünden sonra, bir-iki istisnâyle, hepsi, “Güneş-Dil
Teorisi” defterini kapıyacaktır…
</p>
<p align="CENTER" style="margin-bottom: 0cm; line-height: 100%">***</p>