Kemalizm, İsrâil’in kuruluşuna nasıl yardım etti? - 18
Kemalizmin Siyonizmle irtibâtını, Kemalizmin beşiğine kadar geriye götürmek mümkündür. Kemalizm, menşêinden îtibâren, Siyonizme müzâhir ve Siyonizmle mütesânid olagelmiş, her iki cereyân arasında mütekabil teveccüh tavrı bir asırdır hiç değişmemiştir. “Balkanlar'ın Kudüs”ünde mayalanan ve perde arkasında, hattâ sahnede dahi beyin takımını Sabataî ve Masonların teşkîl ettiği, ayrıca Beynelmilel Siyonizmin desteğiyle palazlanan ve hedefine ulaşan İhtilâlci İttihâd Hareketinin içinde Kemalizm de vardı. Zâten, mâlûmdur ki Kemalizm, İttihâdcı İdeolojinin daha keskin mâhiyetteki bir devâmıdır. Keskinliğin ölçüsü ise, Avrupa Medeniyeti tarafdârlığı, bir başka ifâdeyle Frenkçiliktir.

Resim 27: Yahûdi târihi mütehassısı Prof. Dr. Esther Benbassa, yukarıda başlangıç sayfaları görülen “La clandestinité” başlıklı makalesinde, 1934 ilâ 1944 senelerinde (yâni “Ebedî” ve “Millî Şefler” devrinde) Türkiye üzerinden Filistin'e gizlice geçmesi sağlanan Yahûdi muhâcirlerinin sayısını 37.000 olarak veriyor. Daha etrâflı araştırmalar yapan başka Yahûdi müellifleri ise, bu sayıyı “100.000 civârı” olarak tesbît ediyor.
Benbassa'nın verdiği yukarıdaki mâlûmat gayet şâyân-ı dikkat, lâkin muhtasardır. Bu mevzû ile alâkalı mufassal mâlûmat, Prof. Stanford J. Show'un “Kemalist Üniversite”nin têsîsi vesîlesiyle yukarıda bahis mevzûu ettiğimiz Yahudi Soykırımı ve Türkiye (Turkey and the Holocaust) isimli kitabında bulunuyor. Bu kitabın 363. sayfasında, 2. Cihân Harbi esnâsında, Doğu Avrupa'dan kaçıp gelen “16.474 Yahûdinin resmî transit vizesiyle”, “yaklaşık 75 bininin de gayr-i resmî olarak” Türkiye üzerinden geçirilip Filistin'e gönderildiği kaydediliyor. 321. sayfada ise, Yehuda Slutsky'nin araştırmasına istinâden (History of the Haganah: From Resistance to War, Tel Aviv, 1972, p. 171), “sadece 1941 yılında Türkiye'den Filistin'e 4.400 Yahudi mülteci geçti ve ilerleyen yıllarda, bu sayı, giderek arttı, Savaşın sonuna doğru da tahmînen 100.000 mültecîye ulaştı” şeklinde bir tesbîtte bulunuluyor.
Türkiye üzerinden Filistin'e Yahûdi muhâcirlerin gönderilmesi siyâseti, Prof. Dr. Esther Benbassa'nın da belirttiği gibi, Mustafa Kemâl devrinde başlamış, halefi zamânında, 2. Cihân Harbinin pek zor şartlarında, Nazi istîlâsı korkusuna rağmen, artarak devâm etmiştir.
Prof. Shaw'un araştırmalarına nazaran:
“1937'nin son aylarında, Yahudi aleyhtarı uygulamalar dolayısıyla Polonya, Macaristan ve Romanya'dan kaçan çok sayıdaki Yahudinin Türkiye'ye gelmesi üzerine, Almanya'nın Yahudi aleyhtarı propagandası yoğunlaştı ve bunun etkisiyle, TBMM'de de Orta Avrupa ile Batı Avrupa'dan gelen Yahudi göçlerinin sınırlandırılması eğilimi ortaya çıktı.” (Shaw / Armaoğlu 2014: 46-47)
Bu çerçevede, Manisa Meb'ûsu Mehmet Sabri Toprak (1877-1938) tarafından, Meclis'e, Türkiye üzerinden Yahûdi muhâceretinin tahdîdini derpîş eden bir kanûn teklîfi verilmiş, fakat teklîf, 10 Ocak 1938'de, büyük ekseriyetle reddedilmiş, bu vesîleyle, Alliance İsraélite Mektebinde yetişmiş Başvekîl Celâl Bayar, Yahûdilere harâretle sâhib çıkan bir beyânat vemiştir:
“Memlekette bir Yahûdi mes'elesi yoktur. Bir ekalliyet mes'elesi de yoktur. Hâricî têsîrlerle, sun'î olarak bir Yahûdi mes'elesi ihdâsına da niyetli değiliz. Hâricî cereyânların bizi têsîr altında bırakmasına müsâade etmeyiz.”
Bu esnâda yeni bir mes'ele ortaya çıkıyor: Türkiye'de ikamet etmekte iken vatandaşlıktan çıkarılan Alman ve İtalyan Yahûdileri, artık vatansızlar statüsüne geçtikleri için, Pasaport ve İkamet Kanûnu mûcibince, Emniyet, kendilerini hudûd dışı etmek için muâmelelere başlamıştır. Bunun üzerine, “İstanbul'daki Yahudi liderleri”, derhâl Hükûmet nezdinde teşebbüste bulunuyor, dîndaşlarının böyle bir muâmeleden uğrayacakları büyük mağdûriyeti îzâh ediyorlar, Hükûmet de mürâcaatlarını haklı buluyor, bir def'a daha Yahûdilere büyük teveccüh göstererek, hepsine, temdîdi kabil 5 senelik ikamet izni veriyor… (Shaw / Armaoğlu 2014: 47-48)
Resim 28: 1930'lu, 40'lı senelerde Türkiye, -totaliter rejim mantığı muktezâsı- tamâmen Kemalizmle ve “Tek Adam”la aynîleştirilmişti ve “Kemalist Türkiye” olarak tanıtılıyordu. Dâhiliye Vekâleti'ne bağlı Matbûat Umûm Müdürlüğü tarafından bu isimle hâricî âleme hitâb eden –ağırlıklı olarak Fransızca- bir mecmûa neşrediliyordu. Haziran 1934'ten Mart 1949'a kadar 49 sayı neşredilen ve Fransızca yanında Almanca ve İngilizce makalelere de yer verilen Kemalist Türkiye'nin. Ekim 1938 târihli 27. sayısından îtibâren her sayısının kapağında Kemâl büstü vardı.
Harb esnâsındaki muhâceret işlerini, T.C. Hükûmetiyle irtibât hâlinde ve onun gizli-âşikâr yardımıyle, Haim Barlas idâre ediyordu. Haim Barlas (1898-1982), 1940-1945 senelerinde Filistin Muhâcerât Ajansı İstanbul Şûbesi Reîsi ve 1941-1943 devresinde Dünyâ Yahûdi Kongresi İstanbul Temsîlcisi idi. Amerika'nın Ankara Büyük Elçisi de bir Yahûdi olan (Shaw / Armaoğlu 2014: 350) Laurence Steinhardt idi ve Türkiye üzerinden Yahûdi muhâceretine destek oluyordu. Bu arada, işin içine birçok Yahûdi teşkîlâtı temsîlcisi de karışmış ve İstanbul'da semereli çalışmaya zarâr veren ciddî bir kargaşa doğmuştu. Bunun üzerine, 1944'te Türkiye'ye gelen “New York'taki Bloomingsdale mağazasının yöneticilerinden Amerikalı iş adamı İra A. Hirschmann”, “Türk ev sahiplerine hakaretamiz davransa da ve onları aşağı yaratıklar olarak görse de, Temmuz ile Ekim 1944 tarihleri arasında İstanbul'da yaptığı bir dizi toplantı neticesinde, tüm Yahudi kurtarma gruplarını ortak hedefler doğrultusunda birlikte çalıştırmaya muvaffak oldu.” (Shaw / Armaoğlu 2014: 351, 353)
Shaw'un kitabında, bu mes'eleyle alâkalı fevkalâde câlib-i dikkat bilgi ve tesbîtler var. Birkaçını daha zikredelim:
“(Almanya ve İngiltere'nin baskısı yüzünden) Türkiye, resmî olarak, zaman zaman Yahudi Ajansı gibi yabancı organizasyonların faaliyetlerini engelledi ve yurt içindeki yabancı grupları da yakından gözetledi. Ancak, aslında, Savaş süresince, Avrupa'daki tarafsız ülkelerin hepsinden daha belirgin bir şekilde, (…) bu kurtarma hareketlerine göz yumduğu gibi, açıkça yardım da etti. […]
“1940 yazında İtalya'nın savaşa girmesi ve Fransa'nın Naziler tarafından işgal edilmesi nedeniyle, Cenevre'deki Yahudi Ajansı'nın kullandığı Marsilya ve oradan da Akdeniz vasıtasıyla Filistin'e giden yol kapanmıştı. Dolayısıyla Avrupa'dan Filistin'e kaçacak Yahudilerin tek kullanacakları yol, Türkiye üzerindendi ve bu da, Türkiye'yi anahtar ülke konumuna getiriyordu. Bunun neticesi olarak, Türkiye, Yahudilerin (…) gerek kara, gerekse deniz yoluyla Kutsal Topraklar'a ulaşmasını (…) sağlayan gerçek bir ‘Filistin'e Köprü' görevini gördü. [Atladığımız ibâreler, kusûrlu ifâdelerdir.] (s. 310) […]
“Tabiatıyla herhangi bir Nazi saldırısını arzu etmeyen Türkiye'nin uyguladığı sınırlayıcı politikalar sadece gösteriş içindi ve aslında faaliyetlerini sürdürebilmesi için Yahudi Ajansı'na olağanüstü yardım ediyordu. (s. 311) […]
“(31 Ocak 1941 tarihli Kararnamenin yürürlüğe konmasını sağlayan 12 Şubat 1941 tarihli) yasada, İstanbul'daki Yahudi Ajansı'na, zulmedilen Yahudilerin Türkiye üzerinden Filistin'e güvenlik içinde gitmelerinin sağlanması işinin organizasyonunda yetki veriliyordu. Böylece, Avrupa'nın herhangi bir yerinde ve Nazi zulmünün mağduru olan Yahudilere, Türkiye'yi terkettikleri zaman gidecekleri ülkeye […] giriş vizeleri olmak şartıyla, Türkiye'den geçme olanağı tanınmıştı. (s. 319) […]
“Resmî Filistin giriş vizesi olmayan göçmenler ise, özellikle Marmaris ve Bodrum gibi Akdeniz limanlarına kara yoluyla gönderiliyorlar ve oradan, küçük teknelerle, ‘yasa dışı' olarak Filistin'e gidiyorlardı. (s. 321) […]
“(Bir mübâdele anlaşmasıyla, Güney Afrika ve Avustralya gibi İngiliz kolonilerindeki Almanlar Türkiye'ye getirildiler ve burada, Almanya, Avusturya ve Fransa'dan gönderilen Yahudiler ile mübadele edildiler.) Şanslı olan bu kişiler dışında, giriş veya gidecekleri nihaî ülke vizeleri ve hatta hiçbir evrakı olmayan yüzlercesinin, Hükûmetin çıkardığı Kararnameye ve yürürlükteki Kanunlara rağmen, gidecek başka herhangi bir yerleri olmadığı için, Türkiye sınırından girmelerine izin verilmiştir. Bu göçmenlerin Savaş süresince ülkede kalmalarına müsaade edilmiş ve kendilerine yerel Yahudi yardım kuruluşları, Yahudi Ajansı ve onlarla beraber çalışan diğer kurtarma grupları kadar Türk Kızılayı ve hatta el altından Türk devlet kurumları da yardım etmiştir. (ss. 321-322) […]
“1941 Kasımında, Bükreş'teki Türkiye Büyükelçisi (Hamdullah Suphi Tanrıöver), [elbette Hükûmetten aldığı tâlîmatla,] Amerikan Büyükelçisine, ‘Demir Muhafızlar' tarafından olduğu kadar Anotenscu'nun diktatörlük yönetiminden de eziyet gören 300.000 Romen Yahudisinin Filistin'e gönderilmesini teklif ettiği zaman, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, bu plana şiddetle karşı çıktı. (s. 345) […]
“Türk Kızılayı ve İstanbul'daki Yahudi Ajansı, düzenli aralıklarla Doğu Avrupa'ya tıbbî malzeme ve giyecek göndermiş ise de, Bugaristan, zaman zaman bu yardımların Yahudi vatandaşlarına verilmesini engellemiştir. Buna ilâve olarak, Türk Hükûmeti, 1940'ın yaz aylarından başlayarak kamyonlar, trenler ve Sakarya gemisini de düzenli aralıklarla Karadeniz vasıtasıyla Doğu Avrupa'ya göndererek her seferinde buradan yüzlerce Yahudi mülteciyi kurtarma operasyonları düzenlemiştir. Europa, Vitornal, Pacific ve Atlantic gibi buharlı gemiler ve pek çok küçük gemi ve yelkenli de, Türkiye'nin Karadeniz limanlarından gönderilerek kurtarma operasyonları yapılmıştır. Mülteci gemilerinin, düzenli evrak(a sahip) olsun, olmasın(lar) veya Aliyah Bet ajanlarına genellikle Avrupa'daki Orta ve Güney Amerika Konsoloslukları tarafından satılan sahte evrakları haiz olsun(lar), daima, yetkililer tarafından, Türk karasularına geçişlerine müsaade edilmiştir. [Kusûrlu ifâde.]
“Mültecilerin çoğu, Karadeniz'deki Samsun limanına çıkıyor ve oradan da kara yoluyla Konya, Niğde ve Mersin'e gönedirilip Filistin'e geçmelerini sağlayacak pasaport ve vize muameleleri tamamlanırken bekliyorlardı. Yugoslavya, Bulgaristan ve Yunanistan'dan, ayrıca Bergen-Belsen ve Vittel ölüm kamplarından kaçanlar, Danimarka, İsveç, İsviçre ve Slovakya'dan gelenler, Selânik üzerinden İzmir'e ulaşıyorlardı. Güney Yunanistan, Rodos ve Doğu Akdeniz adalarından kaçanlar da Antalya, Bodrum, İskenderun ve Mersin limanlarına geliyorlardı. Bu limanlardan da gruplar hâlinde Yahudi Ajansı ve Türk Hükûmeti tarafından temin edilen buharlı ve küçük gemilerle veya Türkiye demiryollarını kullanarak Suriye üzerinden Filistin'e ulaşıyorlardı… (ss. 361-362)”
Muhakkak ki zulümden kaçan Yahûdilere ve dîğer insanlara yardım etmek bir insanlık vecîbesidir. Fakat zulümden kaçanlar, Müslüman Arap topraklarını gasbedip kendileri zâlim kesilir ve kurdukları gaasıb, emperyalist, jenosidci Devletle bütün Orta-Doğu'yu bir yangın yerine çevirirlerse, onlara yapılan yardım “insanlık îcâbı” olarak değerlendirilebilir mi? Sû-i niyet daha baştan belli değil midir? Neden Türkiye'de têsîs edilecek muvakkat muhâcir kamplarında iskân edilmemişler veyâ dünyânın (Avustralya, ABD, Kanada, v.s. gibi) devâmlı muhâcir kabûl eden başka ülkelerine sevkedilmelerine tavassut edilmemiştir de Filistin'e yerleşmelerine müzâheret edilmiştir? İllâ müstakil bir Devlete sâhib olmak emelinde idiyseler, bunu, 14 asırdır, yâni Avrupa'daki günümüz Devletlerinden henüz hiçbirinin mevcûd olmadığı bir devirden beri Müslüman Arap vatanı olan Filistin yerine, kavimdaşları Stalin'in kendilerine tahsîs ettiği (Rusya'nın güney-doğusunda, Çin'le hudûddaş) Birobidcan'da veyâ dünyânın 20. asır başlarında çok az meskûn bulunan başka bölgelerinde tahakkuk ettirebilirlerdi. Bu sûretle hüsn-ü niyetlerini isbât ettikten sonra, Filistin'le, Kudüs'le -o beldede mukîm bir Yahûdi cemâati ve hac ziyâreti vâsıtasıyle- mânevî bağlarını devâm ettirmelerine, hiçbir Müslüman îtirâz etmezdi. Ne var ki Theodor Herzl'in emperyalist, hattâ jenosidci siyâsetinin peşinden gidenlerin daha başından hüsn-ü niyet sâhibi olmadıkları belli değil miydi?