Kemalizm, İsrâil’in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti? -16
Kemalizmin Siyonizmle irtibâtını, Kemalizmin beşiğine kadar geriye götürmek mümkündür. Kemalizm, menşêinden îtibâren, Siyonizme müzâhir ve Siyonizmle mütesânid olagelmiş, her iki cereyân arasında mütekabil teveccüh tavrı bir asırdır hiç değişmemiştir. “Balkanlar'ın Kudüs”ünde mayalanan ve perde arkasında, hattâ sahnede dahi beyin takımını Sabataî ve Masonların teşkîl ettiği, ayrıca Beynelmilel Siyonizmin desteğiyle palazlanan ve hedefine ulaşan İhtilâlci İttihâd Hareketinin içinde Kemalizm de vardı. Zâten, mâlûmdur ki Kemalizm, İttihâdcı İdeolojinin daha keskin mâhiyetteki bir devâmıdır. Keskinliğin ölçüsü ise, Avrupa Medeniyeti tarafdârlığı, bir başka ifâdeyle Frenkçiliktir.
"Türkiye gibi radikal bir inkılâp memleketinde vatanın müstakbel zimamdarlarının terbiyesi, hayattan bu kadar uzak kalan, İnkılâbın seyrinden bu kadar uzak duran bir müesseseye artık daha uzun müddet tevdi edilemezdi.
“Yeni Üniversitenin en esaslı vasfı millî bilgi ve inkılâpçılığıdır. Bunun içindir ki Üniversitenin Edebiyat ve Hukuk Fakültelerinin tedrisatı bu iki mühim esasa göre teşkilâtlandırılmıştır. Millî tarih için yeni kürsüler ihdas edilmiştir. Türk İnkılâbının ideolojisini yeni Üniversite işleyecektir. Bu maksatla kurulan Türk İnkılâbı Enstitüsü Üniversitenin en mühim cihazıdır” (Son Posta, “Üniversitemiz Ne Olacak?”, 1 Ağustos 1933, s. 6; Mesut Yücebaş, “1933 Darülfünun'un İlgası ve Yeni Üniversitenin Ruhu: Basında Üniversitenin Anlamı”, Gaziantep University Journal of Social Sciences, 2014, 13/2: 270'den ve daha başka araştırma makalelerinden naklen.)
Böylece Üniversite, hakîkî mânâda bir ilmî araştırma merkezi ve yeni nesillerin ilmî zihniyetle, müsbet bilgilerle yetiştirildiği bir tahsîl müessesesi olmaktan çıkarılıyor, talebelerin Kemalist İdeolojiye göre şartlandırıldığı bir propaganda merkezi hâline getiriliyordu. Kemalist İdeoloji de, esâs îtibâriyle, her şeyde Avrupa'yı taklîd ve Millî Kültür yerine Avrupa Kültürünü ikame tavrından ibâret olduğuna göre, Türkiye'de “Üniversite”, esâs îtibâriyle iskolastik zihniyetin temsîlcisidir. Çünki bu zihniyetin vasf-ı mümeyyizi, müsbet bilgiye götürecek müşâhede ve tecrübe usûlünü değil, bir otoriteyi hakîkat mîyârı olarak kabûl etmektir. Kemalist Üniversite, iki otoriteye tâbîdir: 1) Avrupa; 2) “Ebedî Şef”…
Hâlbuki 1932'de, Dârülfünûn'un ilim ve eğitim bakımlarından daha feyizli bir müesseseye istihâle etmesi için alınması lüzûmlu tedbîrler hakkında Hükûmete bir Rapor takdîm eden İsviçreli Prof. Albert Malche, doğru yolu göstermişti: Lâzım olan, Dârülfünûn'u tasfiye etmek veyâ bir ideolojinin emrine vermek değil, onu, ilmî zihniyetin bayraktarı hâline getirmek ve bu esâs vazîfesini îfâ edecek vâsıtalarla techîz etmektir. Raporunun netîcesi olarak Hükûmete ısrârlı tavsıyesi buydu:
“Hâtimesine gelmiş bulunduğumuz bütün bu raporun gayesi, İstanbul Darülfünununun millî kültür ve modern ilim için yüksek bir müessese haline nasıl ifrağ edilebileceğini göstermektir.
“Son bir defa tekrar ediyorum ki, meselenin merkezi, ilimleri, artık sabit olup nakli ile muvazzaf bulunulan vahdetler şeklinde değil, lâkın melekât-ı dimağiyeyi vücude getirici usuller tarzında telâkki eylemektir. Darülfünun, ilmî zihniyeti halk etmekle mükelleftir ve bunun haricinde selâmet yoktur. Bu zihniyet ise, kendilerini şahsî araştırmalar karşısında bulundurmak suretile talebeler tarafından kuvvetli ve azimli bir gayret sarf edilmesini temin sayesinde ve münhasıran bu sayede inkişaf eder. Raporumda herşey bu şarta tâbi ve muallâktır ve bu olmadan hakikî bir Darülfünun, hakikî bir faaliyet-i fikriye yoktur.
“Darülfünun meselesi esas ittbarile Türkiyenin fikrî, manevî, hattâ tçtimai istikbali meselesidir. Eğer bir medeniyet ilimsiz yahut ilmin zıddına olarak terakki ve teâli edebilseydi, o zaman Darülfünunu kapamak suretile bir tasarruf temin edilirdi. Fakat eğer bîr medeniyet ancak ilminin terakkisi nisbetinde terakki eylerse, o zaman şüpheye hiç mahal yoktur ve Darülfünunun iyi bir medeniyet aleti olması için herşeyi yapmak lâzımdır.” (Albert Malche, İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor, İstanbul: Maarif Vekilliği, 1939, s. 58)
Totaliter Rejim, bekleneceği üzere, bizzât dâvet ettiği İsviçreli Profesörün bu hayâtî tavsıyesini dinlemedi, dinleyemezdi… Çünki ilmî zihniyet ile totaliter zihniyet birbirinin tam tersidir. Üniversitenin hakîkî bir ilim müessesesi hüviyetine kavuşturulması demek, totaliter ideolojiden vazgeçmek demekti. Binâenaleyh, Hükûmet, yukarıda ilk iki maddesini naklettiğimiz kanûnla Osmanlı mîrâsı Dârülfünûn'u lâğvedip yerine Kemalist Üniversiteyi ikame etti. Dârülfünûn'un 143 öğretim elemanından 82'si bu târihî müesseseyle berâber tasfiye edildi. (Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, “Dârülfünûn”, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1993: 8/525.) Bu tasfiyenin hakîkî sebebi ideolojik taassub olduğu hâlde, tasfiyeye, bir de, bu insanların ilmî seviyelerinin kifâyetsiz olduğu gibi bir esbâbımûcibe uydurulmuştu. ("Ehliyetlerinin kâfi olmadığı, ilh…” -Cumhuriyet, 2.8.1933, s. 2; Yücebaş 2014: 264'ten naklen-.) Kemalist siyâsî otorite, böylece, akademisyenlerin ilmî kapasitelerini dahi kendisinin takdîr edebileceğini iddiâ edecek kadar cür'etkâr, daha doğrusu küstahtı.
Bu vazıyette Kemalist Üniversiteyi faâliyete geçirebilmek için yeni öğretim elemanlarına ihtiyâc doğuyordu. Esâs mes'ele kıbleyi Avrupa'ya çevirmek olduğuna göre, bu ihtiyâcı gidermenin en kestirme yolu, Avrupa'dan akademisyen ithâliydi. Cevdet Perin, bu akademisyenlerin “Alman” olduklarını belirtiyor. (Mezkûr eser, 1981: 103) Fakat hangi “Almanlar”? “Cesetleri temerküz kamplarındaki fırınlarda yakılıp da onlardan sabun îmâl edilmesin” diye Almanya'dan kaçan Yahûdi akademisyenler:
“Irkçı Faşist Hitler rejimi, ‘Aryen' olmayan beyaz ırktan halkları bile ikinci sınıf yaratık sayıyor, hele zencilerle Yahudileri bu kategoriye bile koymuyordu.
“İşte bu sapık ideoloji yüzünden, milyonlarca Yahudi asıllı Alman ölüm kamplarında can verdiler, Dachau'daki özel fırınlarda yakılan cesetlerinden yapılan sabunlar cephelerdeki Alman Nasyonal Sosyalist askerlere yollandı, binlerce bilim adamı, sanatçı ve politikacı yurtlarını terk ettiler, kütüphanelerdeki kitapların çoğu meydanlarda törenlerle yakıldı…
“Ve bu kültür ‘vandalisme'i karşısında, bir tek devlet başkanı, ırk, din, ulus gözetmeksizin, Hitler'in cellatlarından kaçıp kurtulabilen Alman bilim adamlarına ve sanatçılarına yeni kurulan Türk Üniversite'sinin kapılarını açtırdı. Türk Cumhurbaşkanı, çağırılan veya görev almak üzere başvuran Alman ve Avusturyalı bilim adamlarının kişilikleriyle ve yapıtlarıyla yakından ilgileniyor, sayılarının sınırsız olmasını istiyordu.” (Perin 1981: 102-103)
Filhakîka, Kemalizmin pek çok iltifat ettiği bu Yahûdi akademisyenler, geldiler, Kemalist Üniversitenin bel kemiğini teşkîl ettiler ve “ülkeye olan borçlarını, Türk gençlerini yetiştirmek, gerçek bilimi yaymak ve ‘medrese' zihniyetini yıkan bir çaba harcamakla ödediler”... (Perin 1981: 106)
Kemalist Üniversiteyi kuran bu akademisyen ve daha başka mesleklere mensûb muhâcirler hakkında, Prof. Stanford Shaw'un mevsûk, fakat (iyiliğe nankörlükle mukabele eden bâzı Yahûdi şahsıyetlere karşı yer yer tenkîdler yöneltse de, umûmiyet îtibâriyle) Yahûdi nokta-i nazarından kaleme alınmış bir eserinde, Türkiye'de neşredilmiş başka kaynaklarda rastlanmıyan gayet câlib-i dikkat mâlûmat bulunuyor.
Shaw (1930-2006), Minesota doğumlu Amerikalı bir Yahûdi târihçidir. Türkiye'den, kendisi gibi târihçi olan Ayşe Ezel Kural ile evlenmiş ve Wendy Meryem ismini verdikleri bir kızları olmuştur. Eşi, bâzı eserlerinin ortak müellifidir. Losencılıs'daki Kaloforniya Üniversitesi'nden emekli olduktan sonra, 1999'dan ölümüne kadar Bilkent Üniversitesi'nde ders vermiş, 15 Aralık 2006'da vefâtını müteâkib İstanbul'da Ulus Aşkenaz Cemâati Mezarlığı'nda defnedilmiştir. “Ermeni jenosidi” iddiâlarını cerheden neşriyat yaptığı için Ermenilerin şiddetli hücûmlarına mârûz kalmış, hattâ Losencılıs'daki evi bombalanmıştı. Ölümünden bir sene evvel, Türkiye Bilimler Akademisi'ne Fahrî Âzâ seçilerek kendisine karşı kadirşinâslık gösterilmiştir.
Show'un atıfta bulunacağımız kitabının İngilizce aslındaki ismi, Turkey and the Holocaust: Turkey′s Role in Rescuing Turkish and European Jewry from Nazi Persecution, 1933–1945, New York University Press, New York, 1993, XIII+424 pp. Kitabın Prof. Dr. Fahir Armaoğlu ve Kutluk Armaoğlu tarafından yapılan 512 sayfalık (maâlesef ifâde kusûrlarıyle dolu) bir tercümesi, 2014'te, Timaş tarafından neşredilmiştir: 1933-1945; Yahudi Soykırımı ve Türkiye; Yahudiler Nazi Zulmünden Nasıl Kurtarıldı?

(https://www.librarything.com/author/shawstanfordj, 15.9.2017; https://www.librarything.com/work/4023743, 15.9.2017)
Resim 25: Osmanlı ve İslâm târihi hakkında pek kıymetli eserler têlîf eden Stanford J. Shaw (1930–2006) ve makalemizde atıfta bulunduğumuz eserinin ilk baskısının kapağı…
Show'un mezkûr kitabında, Kemalist Üniversiteyi kuran Yahûdi akademisyenlerin mühim bir kısmının tercüme-i hâlleri de bulunuyor. Biz kitabından sâdece şu umûmî bilgileri iktibâsla iktifâ ediyoruz:
“Türkiye Cumhuriyeti, 1930'larda, Nazi zulmünden kaçan yüzlerce profesör, öğretmen, doktor, avukat, sanatkâr ve laborant ile binlerce az veya çok tanınmış kişiyi mülteci olarak kabul etmiştir. [Show, kitabında naklettiği bu gibi bilgileri, içlerinde, bahis mevzûu muhâcir akademisyenlerin hâtırâtlarının da yer aldığı birçok şâyân-ı îtimâd kaynak ve araştırmaya istinâd ettiriyor.] Bunların çoğunluğuna, Naziler tarafından kovulmalarından sonra altı ay içinde Türkiye'de önemli görevler verilmiştir. Çoğunluğu, o sırada reforme edilmekte olan ve modernizasyon safhasında bulunan İstanbul Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi'nin yeni kurulmakta olan fakültelerinde kürsü profesörlüklerine atanmışlardır. Diğerleri ise, birçok bilim adamı kuşağının yetiştirildiği önemli bilim ve araştırma enstitülerinin kurulması ve yönetilmesinde görevlendirilmişlerdir. (Shaw / Armaoğlu 2014: 24-25)
“1933'ten sonra Türkiye'ye gelen öğretim üyeleri içinde, Naziler iktidara gelmeden önce Almanya ve Avusturya'da çok meşhur olmuş bilim adamları bulunuyordu ve bunlar Yahudi oldukları gerekçesi ile görevlerinden atılmışlardı. Bunların içinde, sadece Nazizme muhalefet ettiği için atılanlar olduğu gibi, kendileri Yahudi olmadığı hâlde, ailelerinin geçmişinde Yahudilerin bulunduğu Nazilerce keşfedildikleri için atılanlar da bulunuyordu. Bunların çoğu, aileleri ve asistanları ile geldiler.” (Shaw / Armaoğlu 2014: 26)
“Bu Yahudi öğretim üyeleri, 2,3 veya 5 yıllık sözleşmelerle işe alınmışlardır. Başlangıçta tercüman vasıtasıyla ders vermiş iseler de, kendilerinden ilk sözleşmeleri süresinde Türkçe öğrenmeleri istenmiştir. Ayrıca öğrenciler için tercüme edilmek üzere ders kitabı da yazmak zorundaydılar. Buna karşılık, aynı durumdaki Türk öğretim üyelerinden çok daha fazla ücret aldıkları gibi, gelişleri için yol paraları ile eşya ve kitaplarının nakliye masrafları da karşılanabiliyor ve asistanlarını da beraber getirebiliyorlardı.
“Türk hükûmeti, rahatlarını sağlamak ve araştırmalarını kolaylaştırmak için, bu sığınmacı hocaları vergi muafiyetinden yararlandırmak, kendilerine bedava ev vermek ve bazılarını Türk vatandaşlığına almak gibi elinden gelen her şeyi yapsa da, bu yüksek maaşlı ve ayrıcalıklı yabancı uzmanların akını, sorunlar da doğurmuyor değildi. […]