Kemalizm, İsrâil’in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti? -15-

-----

Kemalizmin Siyonizmle irtibâtını, Kemalizmin beşiğine kadar geriye götürmek mümkündür. Kemalizm, menşêinden îtibâren, Siyonizme müzâhir ve Siyonizmle mütesânid olagelmiş, her iki cereyân arasında mütekabil teveccüh tavrı bir asırdır hiç değişmemiştir. “Balkanlar'ın Kudüs”ünde mayalanan ve perde arkasında, hattâ sahnede dahi beyin takımını Sabataî ve Masonların teşkîl ettiği, ayrıca Beynelmilel Siyonizmin desteğiyle palazlanan ve hedefine ulaşan İhtilâlci İttihâd Hareketinin içinde Kemalizm de vardı. Zâten, mâlûmdur ki Kemalizm, İttihâdcı İdeolojinin daha keskin mâhiyetteki bir devâmıdır. Keskinliğin ölçüsü ise, Avrupa Medeniyeti tarafdârlığı, bir başka ifâdeyle Frenkçiliktir.

Nitekim, plan, hiç aksamadan yürümüştür. Jabotinski, Hâtırat'ında bu mes'eleden de bahsediyor. İttihâdcı Komitası, Îtilâf Devletlerine harb îlân ettiği zamân, o, Fransa'nın Bordeaux şehrindedir. Bu haberi alır almaz, artık hedefe ulaşmalarının çok yakın olduğundan hiç şüphesi kalmıyor, çünki Osmanlı'nın bu harbde mağlûbiyeti ve netîcede tasfiyesi kat'î bir vâkıadır:

“Türkiye'nin, harbe girdiği takdîrde, ondan mağlûb ve parça parça olmuş olarak çıkacağından hiç şüphe etmedim (Je n'ai jamais douté du fait qu'une fois la Turquie entrée en guerre, elle serait vaincue et taillée en pièces). Bu mes'elede de bu netîceden nasıl en küçük bir şüphe dahi duyulabileceğini anlamaktan âcizim. Bahis mevzûu olan, tahmînler değil, objektif bir hesap mes'elesi idi. Bu satırlarda bu mes'eleden bahsetmekten memnûnum; çünki o zamânlar, harbin galibi hakkında bahse tutuşmakla ithâm edilmiştim. Türkiye'de uzun müddet muhâbir olarak bulundum. Benim nazarımda, gazetecilik mesleğinin kıymeti en üst seviyededir. Mesleğinin hakkını veren bir muhâbir, bulunduğu memleket hakkında, herhangi bir büyük elçiden, hattâ benim şahsî tecrübeme göre, o memleketin bir profesöründen dahi daha fazla bilgi sâhibidir. Hâlbuki Türkiye hakkındaki bu bedîhî hakîkatin, sâdece profesörler değil, büyük elçiler de farkındaydı. O devirde, elbette hiçbir gazeteci Almanya'nın mağlûb ve kayıdsız şartsız teslîm olacağını peşînen söyleyemezdi. Lâkin bu harbin bedelini, başka her memleketten daha fazla Türkiye'nin ödeyeceğinden aslâ şüphe etmedim. Taş ve demir ateşe dayanabilirler; fakat ahşap bir kulübe cayır cayır yanar ve hiçbir mûcize onu kurtaramaz…”

Jabotinski, bu sağlam kanâatle, Harb esnâsında da, Türkiye'yi yıkmak için seferber olmak lâzım geldiğini düşünüyor ve fikrini Siyonist lider Max Nordau'ya açıyor:

“Doktor, gemimizi o ahmakların tâlîmatına göre kullanamayız! […] Sizin şöyle bir sözünüzü hatırlıyorum: ‘Biz Avrupa'nın hudûdlarını Fırat'a kadar genişletmek için Eretz-İsrâil'e gidiyoruz!' Hâlbuki bunun önündeki mânî Türkiye'dir ve şu ânda onun son sâati gelip çatmıştır! O hâlde kollarımız bağlı mı kalacağız?” (Kaynak: Fransızca bir İsrâil sitesi olan: Vu de Jérusalem. L'actualité vue de Jérusalem, comme nulle part ailleurs!, “Une page d'histoire – Israël et la Turquie… en 1914, le regard de Jabotinsky”; http://vudejerusalem.20minutes-blogs.fr/archive/2011/09/03/israel-et-la-turquie-en-1914.html, 21.11.2017.)

Jabotinski, öylece kollarını bağlayıp durmıyacak, arkadaşı Yosef Trumpeldor (1880-1920) ile birlikte, İngilizlerle anlaşarak, 1915'de, İskenderiye'de, Osmanlı'nın, –Îtilâf Devletleri tâbiyetlerinde oldukları için- hudûd dışı ettiği 562 Yahûdiden müteşekkil bir “Siyon Katırcıları Birliği (Zion Mule Corps)” kurarak, Yahûdi târihinde iki bin seneden beri ilk def'a kendi bayrağı altında savaşan küçük bir Yahûdi ordusu teşkîl edecek, bu birlik, aynı sene, Çanakkale'de, nefret edilen ve Siyonist Emperyalizminin önünde o zamân en büyük mânî olarak görülen Türklere karşı harbe katılacak, harbde, bir hayli zâyiât vermekle berâber, büyük yararlık gösterecektir. (Pierre İtshak Lurçat, “Gallipoli 1915: la Légion juive, première armée juive depuis l'Antiquité”, http://vudejerusalem.20minutes-blogs.fr/archive/2014/02/21/la-creation-de-la-legion-juive-premiere-armee-juive-depuis-l-892747.html, 28.11.2017.)

Jabotinski ve Trumpeldor, bu kadarla iktifâ etmiyecekler, yine İngilizlerle anlaşarak, 38, 39 ve 40. taburlardan müteşekkil (İsrâil'in bânîlerinden Ben Guryon'un da aralarında bulunduğu) beş bin kişilik bir Yahûdi Lejyonu (“Jewish Legion”) meydana getirerek 1917'de Filistin cephesinde Osmanlı'ya karşı hırsla savaşacak ve Osmanlı'nın tasfiyesiyle netîcelenecek Filistin mağlûbiyetimizde mühim bir âmil olacaklardır. Tabiî, hâinlerin ve Yahûdi câsûların rolünü de gözden ırak tutmamak lâzım… İşte bilâhare kanlı savaşlar ve tedhîşle Arapları sindiren ve onları vatanlarından mahrûm eden silâhlı Siyonist teşkîlâtlarının ve İsrâil Ordusunun başlangıç noktası, Jabotinski ve Trumpeldor'un, Osmanlı'nın tasfiyesi ve İsrâil'in têsîsi için giriştikleri  bu askerî faâliyetleridir…

 1_4

 

(http://lettresdisrael.over-blog.com/article-vladimir-zeev-jabotinsky-  

histoire-de-ma-vie-editions-les-provinciales-  

traduit-de-l-hebreu-par-pierre-89576865.html) (28.11.2017)

Resim 22: Osmanlı'ya karşı İngiliz saflarında çarpışan Yahûdi Lejyonunun kurucusu ve Filistinli jenosidinin fâillerinden biri olan Jabotinski, İsrâil'de bir millî kahramandır…

 2_1 3_2

 

 

(https://wikimonde.com/article/Irgoun) (29.11.2017)

Resim 23: 1948'de İsrâil Ordusuna iltihâk eden tedhîşçi İRGUN'un amblemi… Şiârları: “Ancak böylesi!” Yâni İngiliz manda idâresi altındaki Filistin ve Ürdün'ün tamâmından daha azına râzı değiliz ve silâh zoruyla, tedhîşle bunu elde edeceğiz…

4_1 

(http://vudejerusalem.20minutes-blogs.fr/archive/2014/02/21/la-creation-de-la-legion-juive

-premiere-armee-juive-depuis-l-892747.html) (28.11.2017

Resim 24: 1917'de, İsrâil Devleti'nin kurulabilmesi için tasfiyesi şart olan Osmanlı İmparatorluğu'na karşı (en önde ortada duran) Jabotinski'nin kumandası altında çarpışan 5.000 kişilik Yahûdi Lejyonunun kampından bir görünüş…

Kemalist Üniversite, Yahûdi akademisyenlere kurduruldu

Devir “inkılâblar” devriydi… Rejim inkılâbıyle başlanmış, hukuk, şapka, takvîm, harf, dil, dîn, v.s. inkılâbı derken 1933'te “üniversite inkılâbı”na geçilmişti… 31 Mayıs 1933 târih ve 2252 sayılı kanûnla Osmanlı'dan tevârüs edilen “Dârülfünûn” da tasfiye ediliyor, yerine “Avrupaî”  “üniversite (université)” kurulması karârlaştırılıyordu:

“Birinci Madde — İstanbul Darülfünunu ve ona bağlı bütün müesseseler kadro ve teşkilâtlarile beraber 31 Temmuz 1933 tarihinden itibaren mülgadır.

“İkinci Madde — Maarif Vekilliği 1 Ağustos 1933 tarihinden itibaren İstanbul'da (İstanbul Üniversitesi) adı ile yeni bir müessese kurmağa memurdur. Maarif Vekâleti bu Üniversitenin teşkilâtına ait kanun lâyihasını en geç 1 Nisan 1934 tarihine kadar Büyük Millet Meclisine tevdi eyler.”

Öyle ya, Osmanlı bütünüyle tasfiye edilir, Osmanlı'yı hatırlatan her şey silinip süpürülürken, “Dârülfünûn” gibi köklü bir Osmanlı ilim müessesesi ayakta kalabilir miydi? Nitekim, kalamadı işte! Tekinalp'in Kemalizm'de (1936: 318) büyük bir memnûniyetle kaydettiği gibi, böyle böyle, “Kemalist inkılâb, mâziyi sildi, süpürdü”…

Kemalist zihniyete göre, Osmanlı'nın her müessesesi “irticâ”ı temsîl ediyordu. Zâten Osmanlı'nın bizâtihî varlığı, “irticâ” idi. Osmanlılık demek, Antikemalizm demekti. Hâlbuki Dâhiliye Vekîli Şükrü Kaya'nın 3 Aralık 1934 günü Meclis'te îlân ettiği gibi, Kemalist olmıyan her ne varsa o “irticâ” idi; “irticâ”ın târifi bundan ibâretti:

“[Kemalist] İnkılâbın emirlerini yapmamak irticâa hizmet etmek, mürtecî olmak demektir.” (TBMM Zabıt Cerîdesi, 3.12.1934, Devre: IV, Cild: 25, İctimâ: 4, 11. İn'ikad,  s. 76)

 Pek fanatik bir Kemalist akademisyen ve siyâsetçi olan Cevdet Perin (1914-1994), Kemalist kültür jenosidini iftihârla “Atatürk Kültür Devrimi” olarak takdîm ettiği kitabında, Horst Widmann'la iştirâk hâlinde, “Üniversite Devrimi'ni zorunlu kılan (sebebin), Atatürk'ün tasarladığı reformun başlıca gerekçesinin, (Dârülfünûn'a hâkim bulunan) medrese zihniyeti olduğunu” ifâde ediyor. (Cevdet Perin, Doğumunun Yüzüncü Yildönümünde Atatürk Kültür Devrimi, İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri, 1981, s. 105.) Demek ki o da, “irticâ” ile mâlûlmüş! Bundan, -Şükrü Kaya'nın yukarıdaki târifiyle irtibâtlandırarak- anlamalıyız ki o zamân nisbeten ilmî hürriyete sâhib Dârülfünûn, Kemalist İnkılâbı, “Ebedî Şef”i memnûn edecek kadar harâretle desteklememiş… Nitekim “İstiklâl Mahkemesi” hâkimi, Murat Locası müntesibi, perestiş derecesinde fanatik bir Kemalist ve devrin Maârif Vekîli Dr. Reşit Galip (1893-1934), 1 Ağustos 1933 târihli gazetelerde intişâr eden beyânatında, bu vâkıayı açıkça dile getirmiş, yeni “Üniversite”nin “İnkılâbcı” olacağını, “İnkılâbın ideolojisini işleyeceğini” îlân etmiştir:

“Memlekette siyasî, içtimaî büyük inkılâplar oldu. Darülfünun bunlara karşı bîtaraf bir müşahit kaldı; iktisadî sahada esaslı hareketler oldu, Darülfünun bunlardan habersiz göründü; hukukta radikal değişiklikler oldu, Darülfünun yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla iktifa etti; harf inkılâbı oldu, öz dil hareketi başladı, Darülfünun hiç tınmadı; yeni bir tarih telâkkisi millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Darülfünunda buna bir alâka uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lâzım geldi. İstanbul Darülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı, vüstâî bir tecerrüt içinde haricî âlemden elini ayağını çekmişti.

"Türkiye gibi radikal bir inkılâp memleketinde vatanın müstakbel zimamdarlarının terbiyesi, hayattan bu kadar uzak kalan, İnkılâbın seyrinden bu kadar uzak duran bir müesseseye artık daha uzun müddet tevdi edilemezdi.

“Yeni Üniversitenin en esaslı vasfı millî bilgi ve inkılâpçılığıdır. Bunun içindir ki Üniversitenin Edebiyat ve Hukuk Fakültelerinin tedrisatı bu iki mühim esasa göre teşkilâtlandırılmıştır. Millî tarih için yeni kürsüler ihdas edilmiştir. Türk İnkılâbının ideolojisini yeni Üniversite işleyecektir. Bu maksatla kurulan Türk İnkılâbı Enstitüsü Üniversitenin en mühim cihazıdır” (Son Posta, “Üniversitemiz Ne Olacak?”, 1 Ağustos 1933, s. 6; Mesut Yücebaş, “1933 Darülfünun'un İlgası ve Yeni Üniversitenin Ruhu: Basında Üniversitenin Anlamı”, Gaziantep University Journal of Social Sciences, 2014, 13/2: 270'den ve daha başka araştırma makalelerinden naklen.)

Böylece Üniversite, hakîkî mânâda bir ilmî araştırma merkezi ve yeni nesillerin ilmî zihniyetle, müsbet bilgilerle yetiştirildiği bir tahsîl müessesesi olmaktan çıkarılıyor, talebelerin Kemalist İdeolojiye göre şartlandırıldığı bir propaganda merkezi hâline getiriliyordu. Kemalist İdeoloji de, esâs îtibâriyle, her şeyde Avrupa'yı taklîd ve Millî Kültür yerine Avrupa Kültürünü ikame tavrından ibâret olduğuna göre, Türkiye'de “Üniversite”, esâs îtibâriyle iskolastik zihniyetin temsîlcisidir. Çünki bu zihniyetin vasf-ı mümeyyizi, müsbet bilgiye götürecek müşâhede ve tecrübe usûlünü değil, bir otoriteyi hakîkat mîyârı olarak kabûl etmektir. Kemalist Üniversite, iki otoriteye tâbîdir: 1) Avrupa; 2) “Ebedî Şef”…

Hâlbuki 1932'de, Dârülfünûn'un ilim ve eğitim bakımlarından daha feyizli bir müesseseye istihâle etmesi için alınması lüzûmlu tedbîrler hakkında Hükûmete bir Rapor takdîm eden İsviçreli Prof. Albert Malche, doğru yolu göstermişti: Lâzım olan, Dârülfünûn'u tasfiye etmek veyâ bir ideolojinin emrine vermek değil, onu, ilmî zihniyetin bayraktarı hâline getirmek ve bu esâs vazîfesini îfâ edecek vâsıtalarla techîz etmektir. Raporunun netîcesi olarak Hükûmete ısrârlı tavsıyesi buydu

“Hâtimesine gelmiş bulunduğumuz bütün bu raporun gayesi, İstanbul Darülfünununun millî kültür ve modern ilim için yüksek bir müessese haline nasıl ifrağ edilebileceğini göstermektir.

“Son bir defa tekrar ediyorum ki, meselenin merkezi, ilimleri, artık sabit olup nakli ile muvazzaf bulunulan vahdetler şeklinde değil, lâkın melekât-ı dimağiyeyi vücude getirici usuller tarzında telâkki eylemektir. Darülfünun, ilmî zihniyeti halk etmekle mükelleftir ve bunun haricinde selâmet yoktur. Bu zihniyet ise, kendilerini şahsî araştırmalar karşısında bulundurmak suretile talebeler tarafından kuvvetli ve azimli bir gayret sarf edilmesini temin sayesinde ve münhasıran bu sayede inkişaf eder. Raporumda herşey bu şarta tâbi ve muallâktır ve bu olmadan hakikî bir Darülfünun, hakikî bir faaliyet-i fikriye yoktur.

Darülfünun meselesi esas ittbarile Türkiyenin fikrî, manevî, hattâ tçtimai istikbali meselesidir. Eğer bir medeniyet ilimsiz yahut ilmin zıddına olarak terakki ve teâli edebilseydi, o zaman Darülfünunu kapamak suretile bir tasarruf temin edilirdi. Fakat eğer bîr medeniyet ancak ilminin terakkisi nisbetinde terakki eylerse, o zaman şüpheye hiç mahal yoktur ve Darülfünunun iyi bir medeniyet aleti olması için herşeyi yapmak lâzımdır.” (Albert Malche, İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor, İstanbul: Maarif Vekilliği, 1939, s. 58)