Kemalizm, İsrâil’in kuruluşuna nasıl yardım etti? -13-

-----

Kemalizmin Siyonizmle irtibâtını, Kemalizmin beşiğine kadar geriye götürmek mümkündür. Kemalizm, menşêinden îtibâren, Siyonizme müzâhir ve Siyonizmle mütesânid olagelmiş, her iki cereyân arasında mütekabil teveccüh tavrı bir asırdır hiç değişmemiştir. “Balkanlar'ın Kudüs”ünde mayalanan ve perde arkasında, hattâ sahnede dahi beyin takımını Sabataî ve Masonların teşkîl ettiği, ayrıca Beynelmilel Siyonizmin desteğiyle palazlanan ve hedefine ulaşan İhtilâlci İttihâd Hareketinin içinde Kemalizm de vardı. Zâten, mâlûmdur ki Kemalizm, İttihâdcı İdeolojinin daha keskin mâhiyetteki bir devâmıdır. Keskinliğin ölçüsü ise, Avrupa Medeniyeti tarafdârlığı, bir başka ifâdeyle Frenkçiliktir.

Mîsâk-ı Millînin üssülesâsı nedir?

Dîğer taraftan, Millet nâmına onun temsîlcileri tarafından yapılan bu yemînin muhtevâsında gözden kaçırılan çok mühim bir husûs, onun, evvelemirde, Osmanlı Devleti'nin bekasını têmîn için mücâdele edileceğine dâir verilen bir söz olmasıdır. Yoksa kat'iyen, Osmanlı'nın tasfiyesi, onun yerine bir başka Devletin têsîsi bahis mevzûu değildir. Nitekim Beyânnâmenin dibâcesinde, evvelâ bu husûs tasrîh ediliyor:

“Osmanlı Meclis-i Meb'ûsân Âzâları, istiklâl-i Devlet ve istikbâl-i Milletin, haklı ve devâmlı bir sulhe nâiliyet için ihtiyâr edebileceği fedâkârlığın hadd-i âzamîsini mutazammın olan esâsât-ı âtiyeye tamâmî-i riâyetle mümkünüttêmîn olduğunu ve esâsât-ı mezkûre hâricinde pâyidâr bir Osmanlı Saltanat ve Cem'iyetinin devâm-ı vücûdu gayr-i mümkün bulunduğunu kabûl ve tasdîk eylemişlerdir.” (MM Zabıt Ceridesi, aynı mêhaz, s. 144.)

Mîsâk-ı Millî'nin dördüncü maddesinde de, İstanbul ve Marmara'nın emniyet içinde bulunması, evleviyetle, buralar Hilâfet ve Saltanat merkezi oldukları için şart koşulmaktadır. Dîğer tâbirle, Osmanlı Saltanat ve Hilâfetinin muhâfazası için de yemîn edilmektedir:

“Makarr-ı Hilâfet-i İslâmiye ve Pâyitaht-ı Saltanat-ı Seniye ve Merkez-i Hükûmet-i Osmâniye olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi'nin emniyeti, her türlü halelden masûn olmalıdır.” (MM Zabıt Ceridesi, aynı mêhaz, s. 144.)

Hâlbuki Kemalizm, Mîsâk-ı Millî'nin en başta bu üssülesâsını ihlâl etmiş, Osmanlı Devleti'ni ve Hilâfeti tasfiye edip yerine Avrupalıların arzûsuna muvâfık ve Lozan Muâhedesiyle dayatılan bir başka Devlet modeli ikame etmiştir. Hiç şüphesiz, Millî Yemîn'in bizâtihî rûhuna karşı yapılan bu sadâkatsizlik, onun, Vatanın (üstelik “fedâkârlığın hadd-i âzamîsi” telâkkî edilen) hudûdlarıyle alâkalı esâslarına sadâkatsizlikten (Garbî Trakya'dan, 12 Adalar'dan, Halep'ten, Musul ve Kerkük'ten, Batum'dan vazgeçiş gibi) çok daha vahîmdir.

Binâenaleyh Mîsâk-ı Millî, Osmanlı Devleti'nin bir tasfiye projesi olmak şöyle dursun, bunun tam tersiydi ve sırf Emperyalistlere mağlûb oluş yüzünden Osmanlı Vatanının bir kısım topraklarından vazgeçiş ve Devletin yaşamasını têmîn edecek asgarî topraklara râzı oluş tavrı ile Osmanlı dimdik ayaktayken onu tasfiye projeleri geliştirme tavrı arasında hiçbir benzerlik yoktur. Kaldı ki Mîsâk-ı Millî Beyânnâmesi'yle, Arap nüfûsun ekseriyeti teşkîl ettiği arâzîler dahi Emperyalistlere terkedilmemiş, birinci maddede, oraların istikbâlinin “ahâlisinin serbestçe beyân edecekleri ârâya tevfîkan tâyîn edilmesi” esâsı vaz'edilmiştir. Bu esâsın mânâsı, Arap topraklarının İngiliz-Fransız sömürgesi hâline getirilmesini ve hele Filistin topraklarının Siyonistler tarafından gasbedilerek orada İsrâil Devleti'nin kurulmasını, Mîsâk-ı Millî'ye iştirâk eden hiçbir Meb'ûsun ve o Meb'ûsların temsîl ettiği Milletin aslâ kabûl etmemesidir. Ne var ki vâkıa, bambaşka bir seyir tâkîb etmiştir…

Birinci maddenin tamâmı şöyledir:

“Devlet-i Osmaniyyenin münhasıran Arab ekseriyyetiyle meskûn olup 30 Teşrînievvel 1918 târihli mütârekenin hîn-i akdinde muhâsım orduların işgali altında kalan aksâmının mukadderâtı, ahâlisinin serbestçe beyân edecekleri ârâya tevfîkan tâyîn edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütâreke dâhil ve hâricinde dînen, örfen, emelen müttehid ve yekdîğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedâkârlık hissiyâtile meşhûn ve hukuk-u ırkiyye ve ictimâiyyeleriyle şerâit-i muhîtiyyelerine tamâmiyle riâyetkâr, Osmanlı İslâm ekseriyyetiyle meskûn bulunan aksâmın hey'et-i mecmûası hakîkaten veyâ hükmen hiçbir sebeble tefrîk kabûl etmez bir küldür. (Alkışlar)” (MM Zabıt Ceridesi, aynı mêhaz, s. 144.)

İşbu Birinci Maddenin tamâmı, Osmanlı Devleti'nin bekasıyle berâber onun toprak bütünlüğünü muhâfaza irâdesinin de ifâdesidir. Çünki güc yetirilemediği ve kendilerine karşı tekrâr bir savaş göze alınamadığı için muvakkaten Osmanlı Devleti hudûdları hâricinde bırakılan (lâkin “mezkûr hatt-ı mütâreke dâhil ve hâricinde” hükmüyle büsbütün de vazgeçilmiyen) ekseriyet îtibâriyle Araplarla meskûn topraklara mukabil, geriye kalan bütün Osmanlı memleketlerine şu kıstasla sâhib çıkılıyor ve bunlar uğrunda “ya istiklâl, ya ölüm” irâdesi ortaya konuluyor: “Dînen, örfen, emelen müttehid ve yekdîğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedâkârlık hissiyâtile meşhûn ve hukuk-u ırkiyye ve ictimâiyyeleriyle şerâit-i muhîtiyyelerine tamâmiyle riâyetkâr, Osmanlı İslâm ekseriyyetiyle meskûn bulunan aksâmın hey'et-i mecmûası”…

Dikkat etmek gerekir ki burada da “Türk unsuruna müstenid bir kavmî / ‘ethnique' Devlet” bahis mevzûu değildir. Bahis mevzûu olan, “Osmanlı İslâm ekseriyyetiyle meskûn bulunan aksâmın hey'et-i mecmûası”dır. Binâenaleyh Türk, Çerkes, Arnavut, Boşnak, Gürcü, Kürd, Zaza, ilh… bütün Müslüman kavmî topluluklar bu “hey'et-i mecmûa”ya dâhildir. Bunlar, realite olarak, bilfiil de, hukuken de (“hakîkaten veyâ hükmen”) “hiçbir sebeble tefrîk kabûl etmez bir küldür”. Onları “örfen, emelen müttehid ve yekdîğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedâkârlık hissiyâtile meşhûn ve hukuk-u ırkiyye ve ictimâiyyeleriyle şerâit-i muhîtiyyelerine tamâmiyle riâyetkâr” yapan, her şeyden evvel müşterek Dîn'leridir, Dîn-i Mübîn'dir, Müslümanlık'tır. Bu ortak payda, onların ortak kültürlerini yoğurmuş olan başlıca âmildir. Onları bir arada tutan, birbirleriyle mütesânid kılan bu unsuru, demek ki millî bütünlüğün, vatandaşlığın bu en hayâtî unsurunu, mayasını saf dışı bırakırsanız, paramparça olmaları, dağılıp ufalanmaları, birbirlerine düşmeleri ve binnetîce yok olup gitmeleri veyâ en azından, Emperyalist Devletlerin mütemâdî bir istismâr mevzûu olmaları mukadderdir. Ya bir, iri ve diri, ya da dağınık, zayıf ve zelîl olacaklardır…

Hattâ metnin yorumunda bir adım daha ileri gidip, aynı coğrafyada Müslüman vatandaşlarıyle berâber yaşıyan, onların kültüründen az-çok müteessir olmuş ve târihî seyir içinde onların kültürüne têsîr etmiş olan Gayr-i Müslim topluluklar, kavimler de isterlerse, bu “hey'et-i mecmûa”ya dâhil olabilirler. Bunun için elzem şart, umûmiyet îtibâriyle bütün vatandaşlarla tasada ve sevinçte müşterek olmak, hep berâber mevcûdiyetimizi borçlu olduğumuz, bin bir nîmetinden istifâde ederek bağrında yaşadığımız memleketin yükselişini temennî etmek ve sadâkatle bu uğurda çalışmak, “emelen müttehid ve yekdîğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedâkârlık hissiyâtile meşhûn ve hukuk-u ırkiyye ve ictimâiyyeleriyle şerâit-i rnuhîtiyyelerine tamâmiyle riâyetkâr” olmaktır. Yâni “dînde, örfte” berâber olmaları şart değildir. Dîğer vatandaşlarının dînlerine hürmetkâr olmaları ve kendi dînlerine, millî birlik ve berâberliğe, millî tesânüde mugayir olmıyan hayât tarzlarına, davranış şekillerine hürmet edilmesi, kendilerinin de mütekabilen aynı şekilde davranmaları, bir arada yaşamak, bu büyük “millî, kuşatıcı” Devletin vatandaşı olmak için kâfîdir.

 Binâenaleyh Osmanlı Devleti'nin rûhu olan bu esâslar, daha şuûrlu bir şekilde bir def'a daha beyân olunuyor ve Osmanlı Devleti'ni bu rûhla ilelebed yaşatma irâdesi bütün dünyâya îlân ediliyordu. Devlet, bir kerre selâmete çıktıktan sonra, evvelemirde kendi mücâdeleleriyle Emperyalistlerin pençesinden kurtulmuş olacakları temennî ve kuvvetle ümîd edilen Arap topluluğu da tekrâr bu millî “hey'et-i mecmûa”ya dâhil olabilecekti.

Nitekim ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi, esâs olarak, bu rûhla teşkîl olundu; destânî İstiklâl Harbimiz bu rûhla yapıldı… O hâlde Anadolu'da yaşıyan bütün Müslümanların, hattâ bir kısım Gayr-i Müslimlerin müşterek mücâdelesi ve fedâkârlıklarıyle elde edilen bu zaferin netîcesi, bir “Türk Devleti” değil, hepsine şâmil, bütün millî unsurların Temel Hak ve Hürriyetlerini têmînât altına alan bir “Millî Devlet” olmalıydı. Ne var ki Trabzon Meb'ûsu Ali Şükrü Bey'i alçakça boğduran ve 2. Meclis'i kurduran Gizli-Kuvvet, ortaya bambaşka bir yapı çıkardı. Mîsâk-ı Millî rûhunun antitezi olan öyle bir yapı ki bütün mes'elelerimizi kördüğüm etmiştir ve ona rağmen hâlâ bir arada yaşıyabilmemiz bir mûcizedir. Bütün noksanlarımıza rağmen en başta Müslümanlığımıza medyûn olduğumuz bir mûcize…

Bu vesîleyle, cennetmekân Abdülhamîd Hân Hazretleri'nin, büyük bir meblâğ karşılığında Filistin'in Siyonistlere verilmesi için Newlinsky vâsıtasıyle kendisiyle pazarlığa kalkışan Theodor Herzl'e verdiği cevâbı hatırlamak lâzımdır:

[Herzl'in Hâtırât'ında 19 Haziran 1896 târihli nottan:] Sultan [Newlinsky'ye] dedi ki: “Eğer Mr. Herzl senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın! Ben bir karış dahi olsa toprak satamam; zira bu vatan bana değil, milletime aittir! Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmışlar ve yine kanlarıyla mahsûldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehid düşmüşlerdir; bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk İmparatorluğu bana ait değildir; Türk Milletinindir; ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar! Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin'i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir! [Daha iyi bir tercüme: Bizim ancak cesedlerimiz taksîm edilebilir!] Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem!” (Rahmetli İlâhiyat Doç. Dr. Yaşar Kutluay'ın büyük bir kısmı Herzl'in Hâtırât'ındaki Türkiye'yle alâkalı kısımların tercümesiyle tertîb edilmiş Siyonizm ve Türkiye isimli kitabından, Konya: Selçuk Yl., 1967.)