Kemalizm, İsrâil’in kuruluşuna nasıl yardım etti? -12-
Kemalizmin Siyonizmle irtibâtını, Kemalizmin beşiğine kadar geriye götürmek mümkündür. Kemalizm, menşêinden îtibâren, Siyonizme müzâhir ve Siyonizmle mütesânid olagelmiş, her iki cereyân arasında mütekabil teveccüh tavrı bir asırdır hiç değişmemiştir. “Balkanlar'ın Kudüs”ünde mayalanan ve perde arkasında, hattâ sahnede dahi beyin takımını Sabataî ve Masonların teşkîl ettiği, ayrıca Beynelmilel Siyonizmin desteğiyle palazlanan ve hedefine ulaşan İhtilâlci İttihâd Hareketinin içinde Kemalizm de vardı. Zâten, mâlûmdur ki Kemalizm, İttihâdcı İdeolojinin daha keskin mâhiyetteki bir devâmıdır. Keskinliğin ölçüsü ise, Avrupa Medeniyeti tarafdârlığı, bir başka ifâdeyle Frenkçiliktir.
Kolağası Mustafa Kemâl'in Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye projesi
“Sınıf arkadaşı” Ali Fuat Cebesoy'un naklettiğine göre, Mustafa Kemâl, daha 1907'de, Selânik'teyken, kendisinin de dâhil olduğu İttihâd ve Terakkî muhîtinde, harâretle, sînesinde müteaddid milliyetleri barındıran Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiye edilip Türk unsuruna dayanan yeni bir Devletin kurulması lâzım geldiği fikrini müdâfaa ediyormuş. Cebesoy da bu fikirdeymiş; fakat bu fikir, o zamân birçok İttihâdcı tarafından infiâlle karşılanmış. Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk kitabında, M. Kemâl'in daha 1907'de Osmanlı İmaparatorluğunu Tasfiye Projesi hakkında şu îzâhatta bulunuyor:
“Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk milletinin emellerini ve maksatlarını özetleyen ve adı İstiklâl Harbi'mizin başından sonuna kadar değişmeyen ‘Misak-ı Millî' programının ilk müsveddelerini 1920 yılı ocak ayında yazmıştır. Ben, bu tarihî olayı en yakın bilenlerden biriyim. O tarihte Batı Anadolu Kuvayi Milliye Umum Kumandanı idim. Fakat şunu da ifade etmeliyim ki Mustafa Kemal ‘Millî Misak'ın esaslarını bu tarihten on üç yıl önce, 1907 de tesbit etmiş, vatanını tehlikeden kurtarmak için ne gibi çareler düşünüp bulduğunu cesaretle ortaya koymuştur.
“Ben aziz arkadaşımın fikirlerini daha Karaferiye'de iken dinledim.
“Mustafa Kemal diyor ki:
“- Meşrutiyetin ilânı yeter çare olamaz. Cemiyetin bir siyasî parti haline gelerek hükûmeti, meşrutiyetin ilânından sonra ele alması lâzımdır. Parti, önceden bu vazifesini hazırlamış ve ne yapacağını programlaştırmış olmalıdır. Aksi takdirde, ikinci meşrutiyet de birincisinin akıbetine uğrar.
“Öyle ise ne yapmalıdır? Mustafa Kemal, ilk çare olarak şöyle düşünüyordu: Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicamını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun gövdesi üzerine değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde oturtulmalı, düşmanlarının, yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine ihtilâl idaresi kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır. […]
“Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılacağını da ve bu yıkılışın enkazı altında Türklerin ezileceğini de seziyor ve müteessir oluyordu. Diyordu ki:
“Nüfusunun yarısı Türk olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün ağırlığı ve müdafaası Türkün omuzlarına yükletilmiş. Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyorlar, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, Türkten başka olan unsurlar, düşman devletlerinin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hasıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî bir sınıra çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak? Ben, selâmeti ikinci fikrin tatbik edilmesinde görüyorum.
“Mustafa Kemal'in bu sözlerinden çıkan mâna şu idi: Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesi işi, Türkün aleyhinde olarak düşmanlarımıza bırakılmamalıdır. Bir ihtilâl sonrasında iş başına geleceği anlaşılan Meşrutiyetçilerin kuracağı idare, cesur bir kararla tasfiye işini kendisi yapmalıdır. Selâmet yolu budur.
“Peki, bu tasfiye işini nasıl yapmalıydı? Mustafa Kemal şöyle düşünüyordu:
“Rumeli'de Doğu ve Batı Trakya bizde kalacak, Edirne'nin kuzey hudutları Bulgaristan aleyhine düzeltilecek, Arnavutluk, Avusturya-Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan Osmanlı başkanlığında İstanbul'da toplanacak bir konferansta milliyet çoğunluğu prensipine dayanılarak Osmanlı Rumeli kıtasının Doğu ve Batı Trakya'dan başka kısımları yukarıda adları geçen devletlere bırakılacaktı. Arnavutluk bağımsız olacak, Bosna-Hersek Sırbistan'la Avusturya-Macaristan arasında âdilâne bir surette taksim edilecekti. Anadolu sahillerine yakın olan adalar yeni Türkiye devletinde kalacak, diğerleri Yunanistan'a verilecekti. Güney hudutlarımız Hatay, Halep ve Musul vilâyetlerini içine alacak, diğerleri Araplara terkedilecekti. Anadolu'nun doğu ve doğu kuzeyinde bir değişiklik olmıyacaktı. Yeni Türkiye içinde kalacak olan Rum, Bulgar ve Sırp azınlıkları dışarıda kalan Türklerle mübadele edilecekti…
“-Biliyorum, diyordu. İleriyi görmek istemiyenler, İmparatorluktan toprak fedakârlığı yapılmasını hoş karşılamıyacaklar, hattâ bizi ihanetle itham edecekler olacaktır. Biz, buna rağmen, görüşlerimizin Meşrutiyet sonrası için bir program haline getirilmesini sağlamalı ve onu gerek Merkezi Umumî'de ve gerekse arkadaşlar arasında şiddetle müdafaa etmeliyiz.” (Cebesoy 1981: 114, 116-117)

Resim 19: Mekteb-i Harbiye-i Şâhâne sıralarından (1899) başlayarak ömrü boyunca “sınıf arkadaşı”na körü körüne sadâkatten ayrılmıyan Org. Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk kitabında, Mustafa Kemâl'in, daha 1907'de, Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye dâvâsı güttüğünü ve kendisinin de aynı kanâatte olduğunu beyân ediyor…
Filvâkî, bu proje, bilâhare tahakkuk edecek, Osmanlı'yı tasfiye, Kemalizme müyesser olacak, bir def'a iktidârı zaptedince her fırsatta Osmanlı Hükümdârlarına ve topyekûn Osmanlı'ya ateş püsküren Kemalizm, 1933'te, yâni Kemalist Rejimin onuncu yıldönümünde, Osmanlı İmparoturluğu'ndan Türkiye Cümhuriyetine. Nasıldı? Nasıl Oldu? isimli yarım gazete eb'âdındaki propaganda kitabında, değişik mevzûlara tahsîs edilen her iki sayfanın soldakinde Osmanlı'yı en şedîd ifâdelerle tahkîr edecek, buna mukabil sağdaki sayfada Kemalist Rejimi hadsiz bir mübâlâğayla göklere çıkaracaktır. (2014'te Ankara'da Hitabevi Kitabevi tarafından neşredilen Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi isimli kitabımızın 9. Faslı –ss. 279/312- Kemalizmin bu resmî propaganda kitabının tedkîkine tahsîs edilmiştir.) Hattâ bizzât Mustafa Kemâl, Anadolu ve Rumeli'yi Türk Milletine vatan yapan Osmanlı Hükümdârları ve Osmanlı Devleti hakkında şu beyânlarda bulunmaktan çekinmiyecektir:
“İstanbul'da saltanat ve sefâhatlerinin, menfâatlerinin devâm ettirilmesini düşmanların anavatanımızı istîlâ etmek emellerine uydurmakta, onlarla işbirliği yapmakta, düşman Devletlerin her isteğine boyun eğmekte aslâ tereddüd göstermiyen, vicdânları sızlamıyan, milletimizin hür ve müstakil yaşama azmini kırmak için hâinâne teşebbüslerden çekinmiyen Sultan ve Halîfelerin artık bu vatanda aslâ yeri yoktur ve olamaz! (‘Kat'iyen olamaz ve olmıyacaktır!' sesleri.)” (26.8.1925, İnebolu'da kalabalığa hitâb; Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı Yl., 2006, 5. baskı, II/217.)
“Arkadaşlar! Sarayların içinde Türkten gayri unsurlara istinâd ederek, düşmanlarla ittifâk ederek Anadolu'nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamların Türk vatanından tardı, düşmanların denize dökülmesinden daha rehâkâr bir harekettir!” (30 Ağustos 1924 Dumlupınar Nutkundan; A. Söylev ve Demeçleri, mezkûr eser, II/185-186.)
“Osmanlı devleti maatteessüf ölmüştür. Bâbıâlî hükûmeti maatteessüf ölmüştür. Affedersiniz, hatâ ettim! Maatteessüf demiyecektim, maâliftihâr ölmüştür! Çünkü onlar ölmeseydi, milleti öldüreceklerdi...” (31 Ocak 1923'te İzmir'de Halk ile Konuşma'sından; A. Söylev ve Demeçleri, mezkûr eser, II/92.)
Mîsâk-ı Millî kime mâl edilmek lâzım gelir?
Yukarıda, Cebesoy'un, Mîsâk-ı Millî fikir ve metnini doğrudan arkadaşına atfettiğini gördük. Hakîkat-i hâlde, Mîsâk-ı Millî Beyânnâmesi, Osmanlı Devleti'nin bekası için vazgeçilmez kabûl edilen arâzîlerin hudûdu ve Devletin siyâsî, adlî, iktisâdî inkişâfı hakkında son Osmanlı Meclis-i Meb'ûsânı'nın 28 Kânunusâni (Ocak) 1336 (1920)'de bilittifâk kabûl ettiği esâsları muhtevîdir, yâni bütün Meclise ve dolayısıyle bütün Millete âiddir ve metni de Millî Ahrar Fırkasına mensûb olan Erzurum Meb'ûsu ve Esâsiye Hukuku Müderrisi Celâleddîn Ârif Bey'in kaleminden çıkmıştır. (Bkz. Resim 20)
28 Ocak 1920'de hazırlanıp bilittifâk kabûl edilen Beyânnâmeyi, 17 Şubat 1336 (1920) günü, Zabt'a geçmesi için Meclis'te okuyan Edirne Meb'ûsu Mehmet Şeref Bey (Aykut), onu takdîm ederken, onun bir müşterek eser olduğu husûsuna bilhassa işâret etmiştir:
“…Peymân-ı Millî olmak üzere bütün Meclis-i Meb'ûsân'ı teşkîl eden umûm rüfeka-yı muhteremenin meydana getirdikleri şu Peymân-ı Millî'yi şimdi okuyacağım…”
Şeref Bey, Beyânnâme'yi okumayı bitirdikten sonra, konuşmasına, “sürekli alkışlarla” tasdîk edilen şu sözlerle nihâyet vermiştir:
“28 Kânunusâni 1336 târihinde, bütün Türk ve Osmanlı tebaayı teşkîl eden efrâd-ı Milletin, intihâbiyle buraya gönderdiği ve bütün muhabbetleriyle, bütün nâmûs-u Devlet ve Millet ve Dîni müdâfaa ve muhâfaza için ittihâd ve ittifâk eden umûm arkadaşların burada gösterdikleri azîm ve îmânı, tevfîkat-ı İlâhiye, dâimâ kabûl edecek ve dâimâ muvaffak edecektir.”

(http://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/misak-i-milli-beyannamesi/) (26.11.2017)
Resim 20: 28 Ocak 1920'de Osmanlı Meclis-i Meb'ûsânı'nın bilittifâk kabûl ettiği Mîsâk-ı Millî Beyânnâmesi, Esâsiye Hukuku Müderrisi ve Erzurum Meb'ûsu Celâleddîn Ârif Bey'in imzâsını taşımaktadır. (Yukarıdaki vesîka, T. Tarih Kurumu'nun sitesinde neşredilmiştir.)
Şeref Bey'in bu sözlerinin ardından, Meclis Reîs Vekîli Hüseyin Kâzım Kadri Bey, Meclis'e hitâben: “Bunu kabûl ediyor musunuz, Efendim?” diye sormuş ve kendisine: “Umûmen ve müttefîkan kabûl” sadâlarıyle mukabele edilmesi üzerine, bilittifâk kabûl edilen metnin, umûm matbûata ve ecnebî parlamentolara teblîğine karâr verilmiştir. (Meclis-i Meb'ûsân Zabıt Ceridesi, Devre: 4, Cild: 1, İctimâ Senesi: 1, İctimâ-ı Fevkalâde, Onbirinci İn'ikad, 17 Şubat 1336 (1920), Salı, TBMM Kütüphânesi, ss. 143-146.)
Binâenaleyh temsîlcileri vâsıtasıyle Millete âid olan Mîsâk-ı Millînin, Kemalist Propaganda tarafından, üstelik o Meclis'de hâzır bulunmıyan bir kişiye atfedilmesi, hiç mâkul değildir.