Kemalizm, İsrâil’in kuruluşuna nasıl yardım etti? - 10

-----

Kemalizmin Siyonizmle irtibâtını, Kemalizmin beşiğine kadar geriye götürmek mümkündür. Kemalizm, menşêinden îtibâren, Siyonizme müzâhir ve Siyonizmle mütesânid olagelmiş, her iki cereyân arasında mütekabil teveccüh tavrı bir asırdır hiç değişmemiştir. “Balkanlar'ın Kudüs”ünde mayalanan ve perde arkasında, hattâ sahnede dahi beyin takımını Sabataî ve Masonların teşkîl ettiği, ayrıca Beynelmilel Siyonizmin desteğiyle palazlanan ve hedefine ulaşan İhtilâlci İttihâd Hareketinin içinde Kemalizm de vardı. Zâten, mâlûmdur ki Kemalizm, İttihâdcı İdeolojinin daha keskin mâhiyetteki bir devâmıdır. Keskinliğin ölçüsü ise, Avrupa Medeniyeti tarafdârlığı, bir başka ifâdeyle Frenkçiliktir.

 Üstâd-ı Âzam Kemalettin Apak, Ana Çizgilerile Türkiyedeki Masonluk Tarihi isimli kitabında, Türkiye Yüksek Şûrâsı'nın (daha doğrusu Şûrâ-i Âlî-i Osmânî'nin), 18 Mart 1909 toplantısında, Emmanuel Carasso ve dîğer beş kişiyle berâber Miralay Galip Bey'e de (o, “Jandarma Umum Kumandanı Galip Paşa” diyor), 33'üncü dereceyi tevcîh ettiğini, “bu sûretle Yüksek Şûranın kurulduğu 1909 yılında cem'an (21) Biradere 33'üncü derecenin verilmiş bulunduğunu” kaydediyor. (Apak 1958: 53)

Bu arada, ilk üç dereceye göre çalışan 7 Remzî Locanın kuruluşu tamâmlanıyor ve bu Localar ile bâzı ecnebî Locaların temsîlcileri (cem'ân 29 Mason), “1 Ağustos 1909 Pazar günü, Beyoğlu'nda Hacopulos Çarşısının üstündeki yabancı bâzı Locaların toplandığı lokalde” ictimâ ederek Meşrik-ı Âzam-ı Osmânî'yi (Türkiye Büyük Meşrikı'nı) kuruyorlar. Üstâd-ı Âzamlığa Talât Paşa ve Üstâd-ı Âzam Muâvinliğine de “Miralay Galip (Jandarma Umum Kumandanı Galip Paşa)” intihâb ediliyor. Meşrik'ın bundan sonra 9 Ağustos 1909'da yapılan ictimâında, Üstâd-ı Âzam Talât Paşa'nın “seyahatte olması dolayısiyle, yerine Muâvini Miralay Galip Birader tahlif ve is'at olunup riyaset makamına geçiriliyor.” (Apak 1958: 66, 69, 70)

Meşrik-ı Âzam'ın 1909-1912 senelerindeki ilk Üstâd-ı Âzamı Talât Paşa olmakla berâber, bu devre içinde o çekiliyor, yerine Fâik Süleyman Paşa intihâb ediliyor. Yine aynı devrede, Miralay Galip Bey de, yerini Emmanuel Carasso'ya bırakıyor. (Apak 1958: 76)

İşte rahmetli Halîfe Abdülhamîd Hân'a hâl'ini teblîğ eden hey'et, bu çeşit sîmâlardan meydana geliyordu…

1_1

(Remzi Çavuş, Galip Paşa (Pasiner)'nın Askerî ve Siyasî Hayatı, Doktora Tezi, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi, 2015, s. 241'den iktibâs)

Sabataî ve Mason cemâatlerinin güzîdelerinden ve İttihâdcı İhtilâlinin lider kadrosundan Galip Pasiner, Miralay (“Albay”) rütbesiyle 1909'da Emniyet-i Umûmiye Müdürü iken… Sonradan Ferik (“Korgeneral”) ve dahası, Hicâz Vâlisi!

 “Meşrûtiyet” kılıfı altında Sabataî-Mason saltanatı

Selânik Ordusunun İstanbul'u işgalini ve vatanperver Hükümdârı hâl'ini müteâkip artık devrân değişiyor ve perde gerisinde Sabataî-Mason saltanatı başlıyordu. Devir devir inişler, çıkışlar yaşansa da, bu vâkıa bir asırdır sürüp gidiyor ve bu saltanat her şeyden evvel müesses nizâma istinâd ediyor, ondan besleniyor…

  1. asrın başında, Türk kisveli Sabataîler artık –muhtelif Devlet kademeleri ve ictimâî faâliyet sâhalarıyle berâber- Ordu içinde de geniş bir zümre teşkîl ediyordu. (Ordu ve Devlet bünyesinde nüvelenme, 19. asrın ikinci yarısında başlamıştı.) Esâs müttefîkleri veyâ –yerine göre- âletleri Masonlardı. (Zâten her Mason, bir yarı-Yahûdi demektir.) Siyonist Emperyalizmiyle de sıkı münâsebet hâlinde idiler. Muhakkak ki başından beri, en azından Türkiye'de, Siyonist, Sabataî, Mason zümresi tek cephe teşkîl edegelmiştir. Bu zümre, gûyâ “vatan kurtarma, millî hâkimiyet, hürriyet” terâneleriyle askeriyeyi ihtilâlci faâliyetlere sürüklemiş, ihtilâl mantığıyle kumandanlara sûikasd tertîbini dahi fazîlet gibi göstermiş (Manastır fevkalâde kumandanı Birinci Ferik –“Orgeneral”- Şemsi Paşa'yı Mülâzım Âtıf Efendi'ye şehîd ettirip sonra “kahraman kardaşımız” pâyesi verdikleri bu mel'ûnu Meb'ûs yapmaları veyâ onun yerine tâyîn edilen Müşir Osman Fevzi Paşa'yı dağa kaldıran komitacıların reîsleri –Farmason- Resneli Niyâzî ile Eyyub Sabri'yi –Danişmend 1961: 9, 13- “hürriyet kahramanı” îlân etmeleri ve kendi kitaplarında onları hâlâ bu sıfatla yâdetmeleri gibi), farklı siyâsî kanâatlerde olanları birbirine düşman etmiş, bu gibi fiillerle Ordunun hiyerarşi esâsına ve inzibât rûhuna ağır bir darbe vurmuş, Orduyu zaafa düşürmüş, bu arada hak-hukuk, meşrûiyet, adâlet mefhûmlarını ayaklar altına almaktan çekinmemişti. İttihâdcıların kavilleriyle fiilleri birbirine o kadar zıddı ki “fikir hürriyeti nâmına” gazeteci katlediyor, “istibdâd”la ithâm ettikleri halîm selîm, halkına karşı fevkalâde şefkatli bir Hükümdârı devirip yerine asıl kendileri müstebid bir iktidâr têsîs ediyor, “Vatanı kurtarma” terânesiyle Siyonist, Bulgar, Sırp, Rum, Ermeni, v.s. sayısız Vatan düşmanıyle ittifak kurarak ihtilâl yapıyor, hemen akabinde girdikleri harblerle Vatanı izmihlâle sürüklüyorlardı…

Zâten ahlâkî siyâsetin umûmî kaidesi odur ki bir dâvânın ne kadar meşrû olduğunu anlamak için onun slogan hâline getirdiği gayesine değil, kullandığı vâsıtalara dikkat etmek lâzım gelir; vâsıtalar ne kadar meşrû ise, gayenin de o kadar meşrû olduğuna ihtimâl verilebilir. (Düşünmeli ki Farmasonluğun propaganda ettiği düstûr, “Hürriyet, müsâvat, uhuvvet ve adâlet”tir; fakat gizli ve ihtilâlci faâliyetleri, çıkardıkları kargaşalar, harbler, kurdukları rejimler, sömürgeci ve emperyalist siyâsetler ile bu mefhûmları ayaklar altına alanlar da yine onlardır...) Bu bakımdan, hangi maksadla ortaya çıkarlarsa çıksınlar, bütün ihtilâller, darbeler, “devrimler” peşînen gayr-i meşrûdur, merdûddur; ihtilâlcilik, komitacılık, devrimbazlık, tedhîşçilik ve her çeşit makyavelist siyâset mel'ûndur. (Elbette, meşrû müdâfaa-i nefs hâricinde şiddete mürâcaat etmiyen, ahlâkî vâsıtalardan şaşmıyan, asgarî fedâkârlıkla âzamî maslahatı têmîn etmeye çalışan cumhûrî inkılâb, bu hareketlerle bir tutulamaz...) Bunlar, bizim gerek araştırmalarımızla vâkıf olduğumuz, gerekse bugün hemen hemen yetmiş seneye ulaşan ömrümüzde bizzât şâhid olduğumuz târihî-ictimâî  hâdiseler üzerinde teemmül ederek ulaştığımız tesbîtler, umdelerdir. Herhâlde bir orduyu çökertmek için, ona ihtilâlcilik ve siyâsî hizibcilik hastalığını bulaştırmaktan daha müessir bir yol olmasa gerek. Nitekim, hakîkî Meşrûtiyetçilikle hiç alâkası olmıyan İttihâdcı veyâ Selânikli İhtilâlinin hemen peşi sıra vuku bulan Trablusgarb ve Balkan bozgunları bu tesbîtin bir delîlidir. İttihâdcı veyâ Kemalist bâzı siyâsetçiler de, zamân zamân bu vâkıayı îtirâf etmiş, fakat bunun vebâlini üzerlerine alacak mertliği gösterememişlerdir. Buna, mâhûd İstiklâl Mahkemesi “hâkim”i ve “Mûtâd Zevât”tan Kılıç Ali'nin şu tesbîti misâl gösterilebilir:

“Meşrutiyeti müteakip, İttihat ve Terakki Cemiyetinin hemen ekseri âzası ordu mensuplarından olduğu için, orduda mafevka itaat ve disiplin namına hemen hemen bir şey kalmamıştı…” (Kılıç Ali, Atatürk'ün Hususiyetleri, İstanbul: Sel Yl., 1955, s. 28.)

Aynı husûsa bir ikinci misâl de, Falih Rıfkı Atay'dır:

“1913 ağustosundayız. Edirneyi geri almıştık. Tanin gazetesine Trakya mektupları yazmak üzere Vali rahmetli Hacı Adil Beyin misafiri idim. […]

“O vakitler politika yalnız ordunun içinde değil, ordu politikanın başında idi. […]

“(Orada karşılaştığım Edirne Kolordusu Fahri Paşanın erkân-ı harbi) Mustafa Kemal Beyin de İttihad ve Terakki fırkasının ileri gelenlerinden olduğunu bu seyahatte öğrenmiştim.” (Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri, İstanbul: Sel Yl., 1955, ss. 14-15.)

Mâmâfih iş, Trablusgarb ve Balkan hezîmetleriyle de kalmıyacaktı. Çünki Siyonist Emperyalizmi, Osmanlı'yı tasfiyede karârlıydı ve hem “İsrâil Devleti” projesi, hem de dünyâ çapındaki hâkimiyet mücâdelesi için bu, şarttı. Bu husûsta İngiliz ve Fransız Emperyalizmleriyle de menfâat birliği ve gizli-âşikâr ittifâk hâlindeydi; zâten çok def'a karşımıza “İngiliz”, Fransız”, “Amerikan”, “Rus”, v.s. kisveleriyle çıkan da yine oydu.

 2

Resim 14: Mason araştırmacı Celil Layiktez'in kaleminden (Layiktez 1999: I/99), hâdiselerin -resmî Kemalist târih kitaplarının hiç bahsetmediği- perde-arkası âmili…

 

Bu gibi tesbîtler hakkında pek çok delîl mevcûddur ve münhasıran hakîkat endîşesiyle araştırma yürüten basîretli her araştırmacı aynı tesbîtlere ulaşmakta gecikmez. Bu mevzû ile alâkalı olarak (yukarıdakilere ilâveten) aşağıda zikredeceğimiz iki vesîka, sâdece hakîkate tâlib olan, hakîkatten başka tabu kabûl etmiyen araştırmacıları derin derin düşündürmeli ve onları, en azından bir de bu istikamette araştırmalar yapmaya sevketmelidir. Elbette bunun için evvelâ resmî eğitimin şartlandırmalarından zihinlerini âzâd etmeleri lâzım gelir. Zîrâ resmî târih, müesses nizâmın idâmesi için, hâdiselerin hakîkî sebeblerini ve fâillerini gizlemeyi şiâr edinmiştir. En büyük şaşırtmacası da, beşerî fâilleri görmezden gelip, nazarlardan saklayıp bütün hâdiseleri, insan irâdesinin dışında bir takım tabiî, ictimâî, iktisâdî âmillerin eseri olarak îzâh etmesidir. (Mâmâfih, işine geldiği zamân, bunun tamâmen zıddı bir tavırla, bütün bir târihî hâdiseyi, tek adamın mûcizevî eseri gibi de gösterebilir…) Hâlbuki beşer târihi, bâzan beşer irâdesini aşan âmillerle şekillense de, târihî hâdislerin pek büyük bir kısmı da, irâdî müdâhelelerle, bilhassa şuûrlu, planlı, teşkîlâtlı mücâdelerle vuku bulur. Her hâl-ü-kârda, ilmî araştırmacıya düşen, peşîn hükümlerden âzâde bir tavırla, muhtelif ihtimâlleri düşünerek etrâflı araştırma yapmak, hâdisenin vukuunda ve seyrinde müessir olan bütün âmilleri ve bunların têsîr derecesini tesbît etmek, hâdiseyi elindeki müsbet verilerle îzâh etmektir. Bu çerçevede, meselâ zamânımızda pek moda olan “komplo teorisi” ithâmına mârûz kalmamak endîşesiyle hakîkî âmilleri araştırmaktan ve onları tesbît edince de hakîkati olduğu gibi ifâde etmekten kaçınmamalıdır. Zâten bu çeşit ithâmları yöneltenler, ya fazlasıyle peşîn hükümlüdürler, ya da bizzât o komplonun bir parçasıdırlar. Bittabi, bunun aksine bir yaklaşımla, sağlam (yâni müsbit) delîllere istinâd etmeden bir “komplo”dan bahsetmek de bir muhâkeme zaafıdır. Muhakkak ki mûteber delîl ve vesîkalarla isbât edilmiyen herhangi bir iddiâ veyâ fikrin hiçbir kıymeti yoktur; o, keenlemyekûn hükmündedir. Yine muhakkaktır ki ilmî hakîkat uğrunda çile çekmeyi göze alamıyan, maddî-mânevî baskılara direnebilecek kadar cesûr olmıyan, sağlam seciyeden mahrûm bulunan, velhâsıl ilim ahlâkına sâhib olmıyan araştırmacılar, hakîkate ulaşamaz, ezkazâ ulaşsalar da, onu ikrâr edemezler…