Kant, Aliya ve Ahlak
Aliya İzzetbegoviç “Baharatın yemeğin yerini tutmaması gibi süsleme de muhtevanın yerini tutmaz. Bir kültürde muhteva çözülüp şekil halini alırsa bu durumda kesinlikle o kültürün çöküşüne ve yok oluşuna şahit oluyoruz demektir” (Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım, (Ö.K.),Ter. Hasan Tuncay Başoğlu, İstanbul, 2011, s.34) tespitiyle kendi a priori özünden, cevherinden mahrum kalan şekillerin sentetik değer yargıları oluşturamadıklarından manasını yitirdiğine işaret eder. Kültür soğu ve hayattan kopar. Bu süreçteki hipotetik önermelerimiz kültürün özüne dair ve ahlaka ait olmayıp çıkar ve fayda esaslı olduklarından esasa taalluk edemezler.
Aliya, Kant'ı değerlendirdiği bir yerde: “Kant, insan aklının gücünü tenkit ederek ruhun ölümsüzlüğü, irade hürriyeti ve Allah'ın varlığı konusunda güvenilir hiçbir ilim olamayacağını göstermek istedi…Kant'ın Tenkid'i ile birlikte akıl, tüm vazifelerinin en zorunu yani kendisini –akıl gücünü ve sınırlarını tanıma vazifesini üstlendi.(Ö.K., s. 53)Burada Kant'ı pratik akıl noktasında gözden geçirmek anlamak için faydalı olacaktır. Kant Pratik Akla dair eleştirisini geliştirirken insanî esasın ve eylemesinin aklî yönüne dair önemli bir taksimat yapar. Kant akıl, mutlak akıl olarak pratik‘tir ve kendi gerçekliğini de, kavramlarının gerçerliliğini de eylemle kanıtlar der. Kant, daha önce Saf Aklın Eleştirisi'nde saf (veya salt) kavramını tecrübeye bulaşmamış anlamında kullanmıştır. Buradan hareketle ifade edilirse saf pratik akıl da tecrübeye bulaşmamıştır ve ancak insan deneyimine önsel olan iradesini biçimlendiren a priori ilkeler ve yasalar ile tecrübeyi yönetmektedir. Teknik pratik akıl ise insanın amaçlarına uygun yolları ve araçları arayıp bulan akıldır. Bu iki pratik akla bakıldığında; insanın mutluluk, haz veya faydası için kullandığı teknik akıldan ziyade insan tutumlarını biçimlendiren iradesini yöneten saf akıl, Kant'ın modern öncesi ahlâk felsefesi ile ilişkisini sağlamaktadır denilebilir. (http://www.anadolugenclik.com.tr/kantin-ahlak-felsefesinin-ana-cizgileri-160) Kant “özgürlük saf aklın bütün ideleri arasında, kavramasak bile, önsel bilinen tek idedir; çünkü özgürlük bildiğimiz ahlak yasasının koşuludur” derken zaman ve mekân doğal düzenin nasıl nedenselliğini gösteriyorsa özgürlükte ahlakın sebebini/esasını temsil eder. Saf Pratik Aklın, sentetik a priori yargıları olarak ortaya çıkan bu esas realtesini kategorik imperative ile bulur ve bu açıdan bizzat ahlak'ın yasasıdır. Kant'ın ünlü sözünde olduğu üzere: Öyle şekilde davran ki, davranışının koşulu herkes için geçerli olsun. İşte teknik pratik akıl hipotetik önermelerle maslahatın dünyasını kurup burada yaşarken, saf pratik akıl kategorik önermeleriyle ahlakın dünyasını kurar. Bu iki davranış ve eylem tarzı bugün dünyanın içine sıkıştığı ikileme ciddi bir işaret gibi duruyor. Modernite eleştirileri de büyük oranda bu iyi niyeti kaybedip özgür eylem yerine maslahatçı konjonktürcü eylemin zorunlukçu bakış açısının ikamesi üzerinden yapılmıyor mu? Küresel hapishane söylemleri gibi.”
Aliya ahlakın cevher/esas/temel mesabesinde olduğunu düşünür. “Her halükarda rahipler de müminlerin cumhuru da dinî öğretinin ibadet kısmına daima fazla önem verirler; öte yandan ahlakî kısım her iki grup tarafından genellikle ihmal edilir. Dinlerin kesreti sadece ibadet ve inanç bakımından söz konusudur. Ahlakî kısım ise dinlerin mantıkî lübbüdür/özüdür ve genellikle birbirine benzer, bazen özdeştir.(Ö. K., s. 59)” Aliya bu yaklaşımını Kant'ın görüşlerine tetabuk edecek bir yere taşıyarak, “Kant'ın antinomilerinin ideleri din ve ahlakın temelindedir, tıpkı antitezlerin bilimin temelinde oluşu gibi. Bilim, âlemin ezeliliği, bölünebilirliği, illiyeti ve objektifliği varsayımlarına dayanır. Bu ön şartlar olmaksızın bilim olmaz; aksine özgürlük şartı olmaksızın da ahlak olmaz. Özgürlük, Tanrı'yı varsayar; tıpkı Tanrı'nın özgürlüğün önşartı oluşu gibi.(Ö.K:, s. 61)” Hülasa dinlerdeki müşterek yer Tanrı'dır ve onun bu özgürlükle nedene bağladığı ahlaktır demek yerinde görünüyor. Aliya ahlakî öğretilerin tarihî tanımlara dinden çok daha dayanıklı olduğunu ortaya çıkardığını düşünür. Ulaşabileceği her şeyi, yıkan bir insan daima dine ahlaka nispetle daha fazla zarar verebilmiştir. Bunun sebebi cevhere taalluk eden yönüyle Allah'a bakan veçhesi münasebetiyle olsa gerektir. Aliya insanların hak din olarak özgürlüğe sevk edilmeleri veya davet edilmeleri gerekir (Ö.K., s. 111)derken de bu esasa dayanır.
Aliya'nın fikirleri Kant bakışıyla birlikte okunduğunda daha da mana kazanacak bir soru sorar: “Niçin daima ahlakîliği takdir ederiz de ahlak konuşmalarını küçümseriz? Çünkü ahlakîlik bir harekettir, ahlak konuşmaları ise sözdür. Ahlakîlik kendinize yönelik taleptir, ahlak konuşmaları ise başkalarına yönelik taleptir. Ahlakilik daima ahlakî olmasına karşın, ahlak konuşmalarının çoğu kere riyakâr, dolayısıyla gayrıahlakî oluşunun sebebi budur. (Ö.K., s. 39)” Aliya buradan Kant'ın hipotetik ve kategorik dediği tavra açıklama getirecek mahiyette: “Kanuna riayet eden doğru bir insan zorunlu olarak ahlakî biri değildir. Davranışın şekli doğruluğu alışkanlığın veya korkunun neticesi olabilir. Alışkanlık ahlaklı olmak değildir, hele korku hiç değildir. Sadece vicdana dayalı hareketler hakikaten ahlakidir. (Ö.K., s. 46)” Dolayısıyla özgürlük nedenine dayanmayan, vicdanın derin buyruk yasasından hür bir eylem olarak görülmeyen davranışların ahlak şeklinde ama muhtevasında kültürel yokluğu taşıdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Aliya bir adın daha öteye taşır vicdanî eylemi ve “Ahlakîlik, gerçek ise daima fedakârlık ve ızdırapla bağlantılıdır. Aksi halde mahza aptallık ve riayakarlıktır. (Ö.K., s. 49)” diyerek kendi sözünü bir derecede daha açar. Aliya, Kant'ı hatırlatan esasta meseleyi açar: “Fedakârlık, dinin merkezi mefhumudur, tıpkı gücün (veya ölçünün) fiziği merkezi mefhumu oluşu gibi. İsa'nın ızdırabınınyüce bir sembol oluşunun sebebi budur. Onun tarihi (doğru olsun ya da olmasın) dinini özüdür. Çünkü her ne kadar İsa'nın hayatı gerçekten sona ermişse de, ızdırabın tarihi, fedakarlığın tarihi, hakikaten dinî bir alem için a priori (deneyimsiz olarak evrensel, zorunlu ve geçerli) olarak doğrudur. (Ö.K., s. 66)”
Aliya ahlak tespitini tecrübî alana da taşır: “Bir toplumun veya medeniyetin gelişmiş safhasıyla ilgili tarihleri okurken ruhî ve ahlakî çöküşten bahseden tarihçilerle karşılaşırız; onlar sakin bir şekilde, bolluk ve lüks içindeki insanın insanlığını kaybettiğini ifade ederler. (İbn Haldun bu cümledendir. y.n.) Geriye sadece ahlakî cüceler kalmıştır ve onlar da acımasızca yaklaşan ölümü beklemektedirler… Milletler tarihe ahlaken zengin maddeten fakir olarak girerler. Tarihten çıktıklarında ise vaziyet genellikle bunun tersidir. Bir medeniyetin ( ki medeniyet objektifleşmiş, maddileşmiş bilgiden ibarettir) tarihi gelişimi yoluyla açıklanabileceği, ama ahlakın (bu şekilde) açıklanamayacağı neticesi çıkar. Tarihî ve harici bir güç için bir netice değil ön şart olan şey kesinlikle ahlaktır; tıpkı müstakbel bitkinin yiyecek stokunu harcayarak filizlenmesinde olduğu gibi, tarihi olarak kendisini gerçekleştiren bir halkında ahlaki stok pahasına yaşadığı, söz konusu ahlaki stoğu harcadığı söylenebilir. Ahlak, tarih sahnesine girişini ilan eden “beşeri malzemenin” mütemmim bir cüzü olarak bulunur. Bu asli ahlakiliği oluşturan şey nedir? Bu ahlakilik, hayatın neticesi değil kendisidir veya başlamak üzere olan hayatın kaynaklarından biridir. Ö.K., s. 77-78)” Kant'ın saf pratik aklını Aliya burada tarihe taşıyarak bir tarih felsefesi ortaya koyar. Bu görüşlerden yola çıkarak teknik pratik akıl sömürgeciliği, salt pratik akıl ise ahlaki düzeni var eder denirse sanırım yanlış olmayacaktır.
Aliya düşüncelerini tarih sahası kadar edebi saha da ortaya koyar. “Edebiyatta bir kahramanın büyüklüğü onun sosyal önemiyle değil temsil ettiği ahlaki ikilemin büyüklüğüyle ölçülür.” (Ö.K. s.15) Aliya, Kant ile de ilişkili bu ahlaki zeminiyle insana ve tarihe bir esas ve amaç ön görerek kültüre dair tefekkürünü gerçekleştirir. Kültür her şeyden önce bir halkın varlığının delili ve emaresidir (Ö.K. s.103) derken Aliya bu muhtevanın kaybını çöküş olarak görür. Ahlak ise özgürlüğün zemininde tüm ortamın merkezi konumundadır. Aliya lider ve devlet adamı olmanın yanında ve ötesinde bir ahlak ve özgürlük filozofu olarak da düşünülmeyi fazlasıyla hak ediyor. Pratik aklın hipotetik ve kategorik düzleminde neresindeyiz sorusunun cevabı nasılızın da cevabı olacaktır. Aliya buna bizim dünyamızdan bakarak meseleyi irdeleyerek özgür ve ahlakî olana dair bir resim sunuyor. Vesselam