HAREKET DERGİSİ 3. DÖNEM (Aralık 1952-Haziran 1953)’E DAİR

-----

Hareket dergisinin Haziran 1949'daki son sayısında yaz tatili ilanı yapılmış olmasına rağmen dergi 1952'ye kadar yayınlanmamıştır. Yayın hayatındaki bu kesintilerin sebebi dergide belirtilmemiştir. Nurettin Topçu, derginin 1952'de Ankara'da yayınlanan nüshalarına kadar, sahibi ve umumi yazı işleri müdürü olarak görünmektedir. 1952-53'de yayınlanan sayılarda, derginin kurucusu Nurettin Topçu'dur. Toplamda 7 sayı olarak çıkan ve 1952 yılında yeniden yayın hayatına başlayan Hareket Dergi'sinde, değişen sosyal yapımıza çerçevesinde yeni tahlillere başlanmıştır.

Yeryüzünün en sarsılmaz saltanatı Nurettin Topçu'ya göre aklın saltanatıdır. Akıl, hem herkese, hem de Allah'a hesap vermesini bilen sultanımızdır. Kaderimizin sırrı onda saklıdır. Bütün dinlerin müşterek Allah'tan ilk mürşidi odur. Hayır ve şerrin hata yapmaz hâkimi olan vicdanı bize rehber yapan devlet de odur. Onun azametiyle hayatın kıymetini anlıyoruz. Onun sefaleti, hayatı manasız ve çekilmez yapıyor. Saadetimizin müjdecisi o olduğu gibi ıstırabımızın telkincisi de odur. Duygularımızı derin bir denizin nurlu ışıkları gibi iç âlemimizde sıralayan, onları hayvanilikten kurtarıp insaniliğe doğru yönelten ve insani olan mıntıkadan da ilahi beldeye doğru onlara yollar açan yine hür aşkımızın sultanı olan akıldır. İrademizi kımıldatan ilk kuvvet veya şart o olduğu gibi ilimleri yapan tecrübenin avcısı da aynı hakikatler üstadıdır(Nurettin Topçu, “Aklın Saltanatı, Hareket, Nisan 1953, Sayı 5, s.4).

Aralık 1952'deki ilk sayıda Nurettin Topçu'nun “Mesuliyet Ahlakı” başlıklı yazısı bulunmaktadır. Yazıya “Dünya tarihimizin istikametini değiştiren ecdadımızın ruh ve ahlak sahasındaki nice nice fetihlerinden beş yüz sene sonra, yirminci asrın ortasında biz yeni fetihler yapmak azmindeyiz.”, cümlesiyle başlanmıştır. Topçu'nun mesuliyet hareketi fikri onu şu cümlelerinde kendini ifade eder: “Bizim hareketimiz mesuliyet hareketidir; davamız hayata uymak değil, hayatımızı hakka uydurmaktır. Bizi Allah'a doğru götürecek olan irademizin iktidarı isyan halinde ifadesini bulucudur. Hayatımızın içinde hayat yokluğuna, ruhumuzda aşkın yokluğuna, vicdanlarımızda mesuliyetin yokluğuna isyan; merkezi, mihrakı, meşalesi bir aşk ve iman olan ve aydınlığın sahası içindeki bir nesle ilim, sanat, ahlak ve felsefe yolları açacak olan yaratıcı isyan. Alp Arslanların, Nizamülmülklerin, Yıldırımlarla Mehmet Akiflerin ruhaniyetleri üzerinde barınacak olan isyanımız, ruhlarda bir rönesansın başlangıcıdır. Her asrın fütuhatı vardır. Batıda on beşinci asır keşiflerin, on altıncı asır rönesansın, on yedinci asır metot zihniyetinin, on sekizinci asır inkılâbın, on dokuzuncu asır ilimlerle sosyalizm hareketlerinin fütuhatını terennüm etmişti. Bizim tarihimiz fütuhatın daha az ulularını kaydetmemiştir. Dünya tarihinin istikametini değiştiren ecdadımızın ruh ve ahlak sahasındaki nice nice fetihlerinden beş yüz sene sonra, yirminci asrın ortasında biz yeni fetihler yapmak azmindeyiz. İlim ve ahlak, hak ve adalet uğrunda girişeceğimiz bu cihat için, neslimizin duygu ve ideal sahasında sahipsiz bırakılmış çocuklarını bir bayrak altında birleşmeye davet ediyoruz.”(Nurettin Topçu, “Mesuliyet Ahlakı, Hareket, Aralık 1952, Sayı 1, s.9)

Nurettin Topçu'ya göre “şahsiyet, insanın kendi benliğinin farkında olması ve ona bağlı bütün hareketler üzerinde sahip bulunmasıdır. Benliğimizin bağlandığı hareketler, merkezi o benliğe gömülü olduğu halde onu, gittikçe genişleyen daireler halinde kuşatan aileye, millete, insanlığa ve namütenahiliğe doğru dal budak salmıştırlar. Benliğimizin asıl yapısını teşkil eden bu ruhi unsurlar, halde yaşadıklarımızdan ibaret değildir. Bizi tastamam karakterlendiren ve benliğimizi meydana getiren halde yaşadığımız ruhi yapıdan ziyade, mazimizi teşkil eden ve her taraftan gelerek bizim şahsi tarihimize bağlanan eskiye ait ruhi unsurlardır. Maziden gelerek halimizi harekete getiren bu ruh kuvvetleri, gelmiş oldukları hızla mütenasip olarak istikbalin hayatını meydana getirirler, geleceğin hayatını yaratırlar.”(Nurettin Topçu, “Şahsiyet, Hareket, Ocak 1953, Sayı 2,s.3)

Nurettin Topçu bir diğer yazısı “İnkılâbımız”, yapılması gereken inkılâptan bahseder. Ona göre bizim inkılâbımız kin ile fitnenin, cehaletle tecavüzün eseri değil, aşk ile yaratıcılığın, ilim ve sevginin eseri olmalıdır. Yapılacak olan inkılâbın, rönesansımızın müjdecisi, bin küsur yıllık İslam tefekkür ve ihtirasının metotlu düşünüş ve ilim zihniyetiyle birleştiği yerde ki aydınlığında bulunmalıdır. Yine Topçu'ya göre; bizim de bir inkılâbımız vardır. Ancak bizimki yıkıcı değil, yapıcı inkılâp olacaktır. Devirmemeli, kurmalı; öldürmemeli, hayat sunmalıdır. Bir kelime ile bizim inkılâbımız kin ve fitnenin, cehaletle tecavüzün eseri değil, aşk ile yaratıcılığın, ilim ve sevginin eseri olmalıdır(Nurettin Topçu, “İnkılâbımız, Hareket, Şubat 1953, Sayı 3,s.12). Türkiye'nin yeni döneminde belli ki Topçu inkılap kavramını kendi tefekkürü çerçevesinden ifade ile topluma ve hayata bakış açısı sunmaktadır.

Hareket dergisinin önemli konularından birisi din meselesidir. Hareket dergisi düşünce çevresine göre şeriat ve din hayatı görüşü şu şekilde ortaya konulur dense yanlış olmaz: ”Dinin temeli ve ruhu, dini hakikat denen şey şeriat değildir. Şeriat, yani ahkâm ibadet usul ve yolları, dinde gaye olan imana ulaştırıcı vasıtalardır. Vasıtaların en mükemmeli, elbette imana en doğru yoldan götürenidir. Ancak şeriat ne gayedir, ne de gayeye götürücü yolda yaşanan hayattır.” Nurettin Topçu, “Din Hayatı, Hareket, Şubat 1953, Sayı 3, s.8). şeklindedir. Burada üzerinden çok oynanan ve yozlaştırılan bir kavrama dair bir bakış açısıyla mesele makul bir vasata taşınıyor gibidir.

Derginin içerisindeki önemli başlıklardan olan kültür ve sanat meselesi bu dönemde de görülür. Hareket dergisi çevresine göre göre güzel sanatların, millet kültürünün yapısında esaslı rolü oynadıkları inkâr edilemez. Örneğin bizim bugünkü musikimiz, ruhi hayatımızın bütün mıntıkalarında dolaşan bir kudret sahibi olmamıştır. Edebiyata gelince, asırlarca mey ve mahbuptan bahsede ede çürümüş olan Divan Edebiyatı ile, imansız çocuğun hastalık çağlarındaki sinir buhranlarından şöhret getirici nağmeler çıkartmaya bir özentiden ibaret olan Serveti Fünun Edebiyatı, yerini elbette bir millet edebiyatına terk etmelidir. Tiyatronun ne denli önemli olduğu bellidir. Bizim Beyoğlu'nda konaklayan biricik tiyatromuz, bize ait bir sanat sahnesi olacak yerde, vaktiyle garp zevkinin gümrüğü vazifesini gördü. Şimdi bu kapılar çok ve bu sahnede çok kere bizi törpüleyen yabancı zevkler yaşatılmakla beraber bazen de temiz ruh dalgaları gözükebiliyor. Bizim tiyatromuzun akıbetini takdir müşkül bir iş olsa gerek. Zira tiyatro hem en faydalı, hem de en zararlı ve tehlikeli olabilen bir sanattır. Biz sahneye, bugüne kadar cemiyetin ruhu karşısındaki uygunsuzluklarımızı aksettirip yaptıklarımızdan orada olsun utansak ve gelecek nesilleri bizim hesabımıza bizim yaptıklarımızdan utandırsak, en büyük dersi vermiş olacağız ve ancak bu sayede tiyatro en verimli bir mektep olacaktır. Sinemaya gelince, o bugün bir sanattan ziyade bir ticaret pazarı olmuştur. Yaptığı müthiş tahrip, çocuklarımızı iradesiz palyaçolar haline getirmek ve benliklerini, yaşama iktidarını ellerinden almaktır. Canı daima sıkılan zavallı beşeriyetimizin sığındığı zevk mabedi olan sinema, bugün bizdeki haliyle, psikolog ve ahlakçı için, meyhane ve kumarhaneden çok daha ehemmiyetle üzerinde durulmaya değer bir dert olmuştur. Plastik sanatlarımızın en başında mimarlık bulunur. Anadolu'da iki mimarlık sanatı başlamıştır: Selçuk sanatıyla İstanbul'da milli ruha karışarak onu değiştiren Bizans sanatının karışığı imparatorluk üslubu. Selçuk, Müslüman olan ve böylece hidayete kavuşan Türk'ün kaplayıcı aydınlıkla müjdenin, Türk'ün hayatındaki sadeliğin İslam'ın getirdiği yaratıcı sevince bürünerek toprağa kapanan secdenin sembolüdür. Bizim mimarlık sanatımız budur. Sonradan Bizans'ın karışması bu ruhu azametle ezmiş, ondaki aydınlığın kurtarıcı vecdini ortadan kaldırmıştır. Bu sanat bizim değildir. Son zamanlarda Türk mimarlığı diye, Orta Asya'nın mozaik tarzında tuğla esasına dayanan yapı üslubunun garp motifleriyle karıştırılmış kasvetli bir tarzı ihya edilmek istenmektedir. Bu, pek yakında mazi olacak, gerçek sanatımızı köylerin istasyon yapılarına kadar bütün Anadolu'ya serpecek dâhilerin doğması zamanıdır. Resim sanatında da garbın bir iskelesi gibi olduk. Sanki bizim yoksul tabiatımız, bizim sıtmalı çocuklarımız, bizim ağaçlarımız yokmuş gibi, bizim göklerimiz yanmıyormuş, bizim gülen yüzlerimiz ağlamıyormuş gibi, garplının vücut ve ruhunun kopyacılığına meftun yaşadık. Taklitçilik, ideali ortadan kaldırıldı. İdeal olmayınca da deha kendini göstermedi. Bir caminin azametiyle kapısındaki dilencinin sefaletini çizgilerin lisanıyla çarpıştırarak bizi utandıran, Türk kadınının kahraman varlığına jandarmanın dipçiğini karşı koymak suretiyle renklerin, ateşinde bizi yerlere geçiren eserlere elbette hasretiz. Çünkü ressamlarımız memleketi tanımıyorlar ve ideale hasret yaşıyorlar. Umumi neşriyat organı olarak radyo ile gazetelere sahip bulunuyoruz. Radyo, henüz halkı eğlendiren bir oyuncaktır, hem de çok tehlikeli bir oyuncak. Onun eğlendirme aleti olmaktan çıkarılması, yetiştirme vasıtası haline getirilmesi, bu milletin terbiye sahasında belki en büyük kazancı olacaktır. O, her gün ki kusurlarımızı, saygısızlıklarımızı, medeni yaşama hususundaki bilgisizliklerimizi gidermeye her şeyden daha fazla kabiliyetli olan gizlenmiş bir hatiptir. Bugün halk ve bilhassa gençlik zümreleri arasında inkılâpçılık ve muhafazakârlık şeklinde, hakikatte bir cehalet vehmine bürünen yıkıcı ikiliği, gerçeği meydana çıkararak ortadan kaldıracak olan yine radyodur. Gazete, bir havadis organı olduğu kadar, belki ondan ziyade içtimai ve siyasi kanaatlerin, hür ve vicdanlara hürmetkâr bir mübadele vasıtasıdır. O, yaranma, kazanma, çekiştirme, hadiselerden faydalanarak millet vicdanını ezme, kendine menfaat getirici tahakküme saltanatlar peşkeş çekme vasıtası olursa, yeryüzünde şer yaratmak için kullanılan bütün aletlerin en şerefsizi, en bayağısı haline gelir ve dünyamızda saltanatlar kurmuş olan tiranlıklarla sözde demokrasilerin yetiştirdiği şerirlerin en belalısı, hayâya her taraftan pusu kurmuş yaratıkların bugünkü ve yarınki insanlık huzurunda en mesuliyetlisi, en kara yüzlüsü olur. Böyle bir musibetin bir millete tahakkümü elbette reaksiyon doğuracaktır(Nurettin Topçu, “Sanat ve Umumi Neşriyat, Hareket, Mart 1953, Sayı 4,s.8-9-15).

Hareket dergisinde, 1939-1949, 1952-1953 yılları arasındaki sayılarda yazan yazarlar şöyledir: “Nurettin Topçu, Kemal Fikret Arık, Cahit Okurer, Mehmet Kaplan, Ali Ölmezoğlu, Hasan Tanrıkut, Muvaffak Sami Onat, Hüseyin Batu, Miraç Katırcıoğlu, Leman Avni Başa, Bülent Tarcan, Ali Münif İslamoğlu, Rüknettin Fethi, Rıfkı Melul Meriç, Fahrettin Kerim Gökay, Lütfü Bornovalı, Ali İhsan Balım, Mustafa Ateş, Remzi Oğuz Arık, Nihat M. Çetin, Cevat Aydemir, A. İhsan Göğüş, Adnan Varol, Kemal Or, Hilmi Ziya Ülken, Evliyaoğlu GÖK-HAN, İ. Çaloğlu, M. Şakir Ülkütaşır, Selami Başkurt, H. Basri Çantay, Mehmet Nurettin, M. Nurettin Ulaş, Muzaffer Ateş Kebapçıgil, İ. H. Aladağ, Turgut Evren, Aziz Tuğrul, A. Hikmet Müftüoğlu, Celalettin Tuğrul, Suat Seren, Oktay Arslan Alp, Hikmet M. Erdal, Cahit Obruk, K. Domaniç, Neriman Yavuzer, Bahaettin İzgi, Jale Baysal, İlhan Engin, Asaf Muammer, Mahmut Kıyıcı, Halil Soyuer, Ali Rıza Alp, Ali Rıza Özer, Yahya Benekay, Talat Tekin, İsmail Ali Sarar, Suat Yeşilyurd, Vedat F.Belli, Ali Fuat Başgil, Tahir Örnek, Muzaffer Uyguner, Ziya Demirel, Osman Selçuk, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Osman Nedim Tuna, Hasan Fevzi, Tarık Buğra, Zeki Ömer Defne, Salahattin Köseoğlu, Rıfat Necdet Evrimer, Necati Karabacak...” Görüleceği üzere dergi çok canlı ve bir döneme iz bırakmış ve hala etkisi devam eden düşünce erbabını bünyesinde barındıran bir kadro ile fikriyatını neşretmiştir.