Göz Gördü Gönül Sevdi
-----
2022-09-05 11:05:00
<p>Teoman Duralı bundan yaklaşık on yıl önce “Sorun nedir?” diye sormuş ve bu soruya “Sorun, insandır.” cevabını vermişti. Evet, merhum hocamızın da belirttiği gibi günümüzde insan yaşamı ve bununla ilişkili bütün müesseseler göreceli olarak karmaşık ve sorunlu hâle geldi. Özellikle teknoloji ve dijital dünya her ne kadar fertlere yeni iş ve iletişim imkânları vadediyor gibi görünse de aslında insanların ifşa ve tüketim isteklerini kamçılayarak onların “gördükleri her şeye sahip olma hevesi”ne kapılmalarına sebep oldu. Böylece eskilerin “göz gördü, gönül sevdi” deyimi günümüzde ekranlar üzerinden de olsa yeni bir anlama kavuştu.</p><p>Atalarımızın bu veciz tespiti artık bireysel olmaktan öte; küresel bir meseledir. Çünkü insan gözü şimdilerde sadece 1 metre uzağındakini değil bununla birlikte binlerce km ötelerdekini de görerek ona sahip olmak istiyor. Tıpkı yaklaşık iki asır önce yüzlerce metre yerin altındaki varlıkları (petrol, altın, mücevher vb.) gören pragmatist / menfaatperest gözlerin onları görüp haddinden fazla severek barbarca ve zorla kendine yar etmesi gibi. Kaderin cilvesine bakın ki bu sefer “Senin süslü dünyanda benim de payım var!” dercesine, o gün sömürülenler artık “gördüklerini çok severek” ona kavuşmak istiyor. </p><p>Bu amansız istek İngiliz yazar Aldous Leonard Huxley’in bundan yaklaşık 90 yıl önce (1932) bir kehanet ortaya koyarcasına kaleme aldığı kitapla ilişkilendirilebilir. Türkçeye “Cesur Yeni Dünya” diye çevrilen kitabında Huxley, insanlığın belki de tarihte eşine az rastlanır bir şekilde “kendi hazzının kurbanı” olacağını dile getirmiş ancak bu konuda adeta “sükût suikasti”ne uğramıştı. Ayrıca Huxley’den 17 yıl sonra (1949) başka bir İngiliz yazar, George Orwell tarafından mezkûr konuda hedef saptırılmış (1984 romanı) ancak sonuç değişmemiştir. </p><p>2000’lerin başında “dünyanın çivisinin çıkması” şeklinde önce Cengiz Aytmatov tarafından adı konan ve daha sonra Amin Maulouf tarafından tekrarlanan bu durum aslında Aytmatov’un “Dağlar Devrildiğinde” (2007) romanıyla yeni dünyada hüküm süren haz ve tüketim odaklı küresel adaletsizliği dile getirmişti. Benzer şekilde Maulouf da “Çivisi Çıkmış Dünya” (2009) adlı deneme kitabında sömürülen Kuzey Afrika halklarının çaresizliğini ortaya koyarak toplumun artık patlamak üzere olduğunu dile getirdi. Ve çok geçmeden olan oldu. Çünkü asırlardır binlerce km uzaktakileri sömürerek kendine eskilerin ifadesiyle “yalancı cennet” inşa eden Batılıyı / Avrupalıyı “gören gözlerin sevme zamanı” gelmişti. </p><p>İsmet Özel’in ifadesiyle “sevmek mübalağa sanatı”ydı. Sevenler de öyle yaptı. Bir taraftan Afganistan’dan yalınayak yola çıkılıp sevgiliye doğru koşulurken Kabil’den havalanan uçaklar kamyonlar gibi hizmet gördü. Öbür taraftan Akdeniz’in güneyindekiler kuzey batıdaki sevgililerine sandallarla, botlarla hatta boş su şişelerini vücutlarına bağlayarak ulaşmaya çabaladılar.</p><p>Tabii bu sevme eskisi gibi olmadı, olamazdı çünkü haddinden fazla platonikti. Hatta sevilen sevenden nefret ediyor bile denebilirdi. Teoman Duralı’nın “çağdaş İngiliz – Yahudi küresel medeniyeti” diye adlandırdığı bu zihniyet, kendisini çok seven bu eski dostlarını (!) Afganistan, Körfez Ülkeleri, Irak, Libya ve nihayet Suriye’de ziyaret edip onlara demokrasi (!) götürdü.</p><p>Kur’an-ı Kerim’in “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan/43) uyarısına karşılık gelen bu büyük meselenin pek tabii olarak hayatın diğer alanlarına da yansıdığını görüyoruz. Özellikle eğitimle ilgili tarafı sancılı bir geleceğe işaret ediyor. Çünkü sorun çağında eğitimin alanı / anlamı daraltılarak bireyin yaşamda karşılaşabileceği sorunların üstesinden gelme ya da kısaca problem çözmeyi öğrenme boyutuna kadar düşürülmüş bulunuyor. </p><p>Yararcı olması hasebiyle bu bakış açısı şimdilerde yüksek kabul görse de aslında eğitimin gerçek gayesini veya istikametini (mefkûresini) sorgulamayı ötelemeye hatta unutturmaya sebep oluyor. Aynı zamanda bu durum, modern eğitim veya okulun insanla ilgili temel meseleleri topyekûn çözebilmesi imkânının kaybedilmesi anlamına geliyor. Daha da ötesi artık eğitimden bireylerin yaşamını dönüştürme, toplumu şekillendirme ve yeni bir ahlak düzeninin inşasını beklemenin de nafile olacağını hatırdan çıkarmamalıyız.</p>