Geleneğin paganlaşması ve gelecek

-----

Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam. Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam. Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim. Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam (Seyyid Nesimî)

Cemil Meriç, Mağaradakiler eserinde “Meçhûlün fethi, mâziye bağlı olanları rahatsız eder. Her tecessüs tehlikelidir…(s.26),” der ve mazi ve gelenekle kurulan ilişkideki bir çelişkiye de dikkat çeker. Tecessüsü tehlikeli kılan nedir? Aslında ne mi demek ister? Buyurun Kitab'a kulak verelim: “Onlara “Allah'ın indirmiş olduğuna tâbi olun”, denildiği vakit, dediler ki: “Hayır. Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz” Ya şeytan onları alevli ateşin azabına davet eder olsa da mı (yine tâbi olacaklar)? (Lokman 21)”, ayeti tarih felsefesi açısından insanlığın iki çağ ya da çağlar arasına sıkışıp epistemoloji içinde paganlaşıp ontolojiye nasıl körleştiğini göstermesi bakımından dikkat çeker. Geçmişin konforu ve taassup tecessüsü tehlike gösterir ve arada kalmışlık geleceği geçmişle yok edebilir.

Gelenek kutsanan bir kavram olarak organik varlığımızın teminatı olmanın yanında Gelenek Paganizmi diyebileceğimiz hal, ayette de işaret edildiği üzere, geleneğin özü başta olmak üzere müstakbel için bir yozlaşma nedeni olabilir. Hayat içinde “öz”ün insana, hayat ve çağa verdiği cevapların şekilleri kalıp da aklın ve fikrin hayatla alakasının kesilerek geleneğin bir devre mahsus şekillerinin aynileştirilmesi ile bizzat geleneği gösterdiği ve temsil ettiği düşünülerek ayette bahsedilen arızanın oluşması tarihi süreçte vakidir. Mamafih merhum Nevzat Kösoğlu da bu duruma “Kültürün gaye değerleri, onların belli bir zamanda gerçekleştiriliş biçimleri ile aynileştirilirse, yaratıcılık kaybolur; kültür belli tavır, tutum ve kurumlaşmalara takılarak katılaşır.”, tespitiyle işaret etmişti.  Gelenek Paganizminin elbette mabetleri ve tabi ki yılmaz rahipleri vardır. Atalarımızda bulduğumuz şeye tabi oluruz diyen bu paganlar, hakikatin ışığından kaçmak için alanlarını birer çıkılmaz mağaraya çevirir ve “sosifos döngüsü” kurarak gerçeğe çıkan yolları tıkarlar.

Buna işaret babında Hermann Hesse, Bokırkurdu'ndaki, “Öyle Çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz. Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan çok daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onun tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta(s.23).”, ifadeleriyle arkasında çok önemli olan üslup kavramı çevresinde geleneğin yitimini yahut arada kalmışlığın çelişkisini gösterir. Peki, ne olur da gelenek ve geniş manada kültür elimizden kayar gider ve bize boş şekiller, Hz. Musa'nın “Siz cahil bir kavimsiniz. Allah size nimet ve kurtuluş verdi. Allah'a iman ediniz, şirkten ve putlardan kaçınınız…” uyarısındaki öküzü put eden kavmin cehaleti ve atalarımızın dini diyen kibirden başka bir şey kalmaz olur? İşte burada André Gide, Ayrı Yol romanında önümüze bir resim getirir; “Çok geçmeden derslerim başladı; konu beni sürüklediği için ilk dersimi bütün yeni tutkumla şişirdim. Son Latin uygarlığını anlatarak sanat kültürünü çizdim, bunun için halkın temeline kadar indim, kültür önce kanlı canlı, çok sağlıklı olduğunu gösterir, sonra donar, sertleşir, aklın doğayla kurduğu kusursuz bağlantılarına karşı koyar, yaşam devam ediyormuş gibi gözükür ama bunun altında yaşamın eksilmesini gizler, huzuru kaçmış aklın içinde sararıp solduğu kını meydana getirir, akıl bu kının içinde ışıksızlıktan solar, sonra da ölür. En sonunda düşüncemi bir sonuca bağlayarak, “Kültür hayattan doğar, hayatı öldürür,” diyorum.” Kültür nasıl katılaşır, işte tam burada yeniden Kösoğlu'na akıl vermek yerinde olacaktır. “Eylem inançlarımıza uygun gerçekleştikçe, inancımız beslenir; güçlenen inancımız da eylemlerimizi kendi değer ve ölçülerine göre daha kolay ve güzel yönlendirir, biçimlendirir. Bu ilişki olumsuz yönde de ortaya çıkar: Eylemler inançlara uygun gerçekleşmezse, inançlar zayıflar; inançlar zayıfladıkça güdüleme güçleri yani eylemi kendi değer ve ölçülerine göre gerçekleştirme kabiliyetleri azalır. Bu kültürün soğuma sürecidir.(Türk Olmak Ya da Olmamak, s. 86)”

Kültürün hayattan doğup hayatı öldürmesi geleneğin paganlaşması ile söz konusu olur. Üslubunu kaybeden, kültürü soğuyup katılaşan, kavrayamayan, yorumlayamayan zihinler içine kapandıkları mağarada biteviye bitmez yokuşlarda gelenek kayasını yuvarlayıp durarak adeta öze, hakikate ve akla ihanetin cezası olarak kısır döngülerde tecessüsle savaşır dururlar.

Bu çıkmaz bizi kültürün ve geleneğin var edici yanı ötesinde yozlaştıran tarafına karşı da müteyakkız olmamız gereğini öğütler. Üsluplar arasında sıkışıp kalan gelenek kını içinde havasız, susuz ve ışıksız kalan kültür sosifos çıkmazından tecessüs ve tefekkür ile çıkabilecektir. Burada anlamlı yol “imanı yenilemek”le uğraşmak yani teoriyi teorize etmekten ziyade pratik ile yani “imanımızı yenilmekle” uğraşmak yolun başında doğru hareket gibi görünmektedir. Geleneği gelenekçiliğin ve gelenekçinin yani paganın elinden kurtarmak doğallığa yeniden dönüş için diğer bir faydalı yol olabilir. Bizim kültürümüz geçmişe dönerek değil, geçmişteki numunelerden öğreneceğimiz üzere gelecek doğrultusunda olgunlaşıp yükselerek yol alınacağı gösterir; başta verilen ayette mesajı zımnında bunu anlatır. Bu bakımdan kültürümüzü mit olarak geçmişteki bir altın çağa öykünme ve dönüş şeklinde zannederek hakikatimizi mite döndürmek, geleneği paganlaştırma yolundaki başlıca hatalardan biri olarak görünüyor. Biz “döndüğümüz” zaman değil olduğumuz kadar var olanların medeniyetine müntesibiz. Bizde dönenler hep kendine döner ve olmak yolunda ileriye bakanlardır. Meçhulün fethi bu bakımdan gelenek paganistlerini rahatsız ve tecessüs erbabına dair müteyakkız kılar. Hele içine oryantalist kaçanlar, Londra'dan Pekin'e kadar farklı mahfillerde susuzluğunu gidereceğini sananlar için pagan mabetleri en konforlu nargile mekânlarıdır.

Kiminin yükü var haddinden kaba Harmanda nanı yok elinde yaba
Yalancı şıh talip mürit kör baba Yarısı kuyruğu döküldü gitti (Seyyid Nesimî)

Gelenek elbette esâtirü'l-evvelin (öncekilerin masalları) değildir lakin şeytanın talim ettiği yola da minnet etmemek gerekir! Geleneği sosifos döngüsüne çeviren paganlaşmaya dikkat edilmelidir. Bizim için esas olan hayatı yenmek değil ona değer katmaktır. Çatışmak değil uyumdur. Kızıl elmamız da buna dairdir. Gelenek gelecek oldukça hayatımıza değer katacaktır.

Vesselam