Dokuz Işık’tan Aliya’ya İnsanlık/Ahlâk Davamız

-----

Aliya, “İnsanın insana yakınlığı manevidir, mekânla hiç alakası yoktur” der. Mevlana'nın aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır sözünü akla getiren bir tespit. Buna ilave olarak Aliya, “Hakiki ahlâkı, şahsi menfaate aykırı hareket etmek, behemahal şahsi menfaatten bağımsız hareket etmek olarak tarif ediyoruz” tespitinde bulunur. Bunu da ahlâkın esası saydığı din ile birleştirerek “Din bilgisi tasdik; ahlâk ise bu bilgi ile ahenk içinde bulunan tatbikat, hayat demektir. Her yerde olduğu gibi bilgi ve tatbikat arasında ayrılık ve tutarsızlık olabilir. Din, nasıl düşünmeli inanmalıyız; ahlâk ise neye meyletmeli, nasıl yaşamalı, nasıl hareket etmeliyiz sorusuna cevap teşkil etmektir” şeklinde bir çerçeve çizer. Aliya'nın bu tespitlerini Alparslan Türkeş'in Dokuz Işık prensibiyle, belki çoklarına garip ve ezber bozucu gelecektir, birlikte düşününce insanın insana yakınlığı manevidir sözünün nasıl tahakkuk ettiği görülür.

Merhum Başbuğ Dokuz Işık içinde ahlâkı anlatırken “Ahlâk, kişinin davranışlarını ayarlayan, sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak şekilde düzenlenmesini hem de çevresini rahatsız etmeden, zarara sokmadan çevresiyle uyuşmasını sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet prensipleridir, yaşama prensipleridir. Ahlâk insanların inancından ve dünya görüşünden doğmakta, kaynağını almaktadır…” ifadelerini okurken Aliya'nın “Avrupa'nın medeni bir biçimde davranmalarını beklediği Avrupa kökenli halklar savunmasız insanları öldürdüler, camileri ve köprüleri tahrip ettiler. Biz bunu yapmadık. Bu nedenle, yurtdışına gittiğimde büyük bir gurur duyuyorum. Öncelikle olağanüstü bir cesaret ve direniş örneği gösteren, ikinci olarak da sıkıntılarımızın dehşetiyle yüzleştiğinde bile onuruna gölge düşürmeyen bir halka mensup olduğum için gururlanıyorum.” sözleri aklıma takıldı. Ahlâk aynı manada şuurdur diyor Aliya. Onuruna gölge düşürmemek, haysiyet davasının insanı olmak ahlâklı insanın varlık sebebi olsa gerek. Kaidesine ve münasebet prensiplerine uygun davrananlar için akıbet gurur kaçınılmazdır.

“Biz, Türk toplumunun dünya görüşünün, yaşama felsefesinin kendi dini inançlarından, İslâmiyet'ten ve millî tarihten kökünü aldığını görmekteyiz. Bunlara ilâve olarak, milletimizin geçirdiği tecrübeler ve yurdumuzun içinde bulunduğu şartlar da toplumumuzun düşünce ve inançlarında tesirli faktörlerdir. İşte bu kaynak ve faktörlerin tesiri altında, Türk milletinin mutluluğunu sağlayacak, Türk millî ahlâkına önem vermek zorunluğuyla karşı karşıyayız” tespitleri Dokuz Işık'ta dile geldiğinde ülkücü zihniyetin romantik sözleri gibi görüldü çoklarınca. Aliya'nın din bilgisi ve tatbik arasında çizdiği bakış açısı burada da söz konusudur. Kökenleri kendi kökleri olan din-ahlâk zaviyesi. Evet, bu bakış açısı hep oryantalist ön yargılara da muhatap oldu. Bosna savaşını değerlendirirken Aliya tam burada “Kültür ve insanlık onların yanında değil, bizim yanımızda yerini aldı. Neredeyse bütün savaş teamülleri onlar tarafından ihlal edildi, bizim tarafımızdan değil. Bu, Avrupa için bir başka sürprizdi. Eğer birileri kutsal şeyleri, köprüleri, kültürel anıtları tahrip ediyor, kadınları ve çocukları öldürüyorsa, Avrupa bunu yapanların ancak Bosnalılar olabileceğini düşünürdü. Neden? Çünkü kitaplarda böyle yazıyor, hayalî tasvirler yüzyıllardır yapılageliyordu. Onların gözünde biz Doğulu atalarımızla birlikte Asyalı bir tür olarak, yarı-vahşi insanlarız.” tespitleriyle bu isabetsiz ön yargının mahut savaşla nasıl anlamsızlaştığını gösterir. Bizi tarihe kazıyan şey meyl ettiğimiz, niyet ettiğimizi ifade ettiğimizi fiilen gösterdiğimiz tarihin o parlayan anıdır. Aliya için kültür ve insanlık kavramlarının lafız değerleri ötesinde tefekküründe mefhum kıymeti olduğunu düşünürsek kültür ve insanlık yanımızda yer aldı demesi bütün hayatını adadığı düşüncenin o zalim savaş sırasında sınanıp başarıyla rüştünü ispat ettiğini gören bir mütefekkirin huzurunu görürüz.

Dokuz Işıkta, “Ahlâksız kişi, ahlâksız toplum mutlu olamaz. Böyle bir toplum kalkınamaz, böyle bir toplum yüksek düşünceler, kutsal inançları uğruna fedakârlık ve feragat gösteremez. İnsanlık tarihine şeref veren büyük eserler, insanların uzun sabır yıllarıyla güçlüklere göğüs gererek, katlanarak feragatle çalışmalarıyla meydana getirdikleri yüce hizmetler, inancın insanlığa kazandırdığı, köklü imanın ve yüce bir ülküye ideale bağlanmanın kazandırdığı varlıklar olmuştur” denilir ki Aliya burada akla takılıyor: “Eski Yugoslavya Ordusu, 40 yıl boyunca paranoyak bir tutkuyla silah depoladı. Her yıl çok büyük miktarlarda para harcadılar. Son iki yıl içinde, topladıkları her bir demir parçası, bu talihsiz ülkenin tepesine indi. Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu onlardan dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak, Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur. Onlara karşı değil. Böylesine bütünüyle ahlâki olan bir kavramı, yani insan olmak ve insan kalmak kavramını politik dile çevirdiğimizde bu ne anlama gelir? Politik dilde bu, hukuka uygun bir devlet kurmaya çalışacağız, demektir. Bu aynı zamanda uygulamada şu anlama gelir: Bu devlette hiç kimse dininden, ulusal ya da politik inancından dolayı zulme uğramayacak. Bu bizim en temel yasamız. İmtihanda bu nedenle başarılı olduk.” İşte gerçek zafer, ateşlerin arasında yanan gerçek insanlık ruhu. Kendi ahlâk köklerine ve hayat kaidesine dayanan bir milletin en sert rüzgârda bile sarsılmadan anlının akıyla en çamurlu yollarda bile kirlenmeden nasıl yürüyebileceğini modern dünyanın yüzüne çarpar Aliya. Dokuz Işığın nazari aklının boş bir romantizmden değil tatbiki kabil bir zeminden teşekkül ettiğini gösteren bu yaklaşım medeniyet ve kültürümüz için büyük bir umuttur.

Boşnaklar ki, savaşta Türk denilerek katil edildiler, Aliya'nın ahlâk davasının muzaffer milleti olarak tarihte yer aldılar. Dokuz Işık çerçevesinden dünyaya bakan bir gözün Aliya nazarı ile cihanı gördüğünü söylemek bu manevi birliği göstermek noktasında önemlidir. İnsanlığın büyük terakkisine ortak olmak, medeniyet davasına iştirak ise beşeriyetin büyük insaniyet kavramlarına varis olmak ahlâk davasıdır. Bunlar bir milleti en zelil şartlarda bile haysiyetli ve onurlu yaşatan kaidelerdir. Tolstoy, “Başkalarının hayatından ders alın; insan, bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor. derken bu meseleye işaret eder. Kutsal kitap, ahlâk eserleri ve klasik tüm eserler insanlığın bu mütedavil hakikatini anlatıyorlar. Bu nedenledir ki ne zaman okunsalar o zaman dair olabiliyorlar.