Demokrasi, din, 15 temmuz, tebliğ
Önceki yazımızda demokrasinin, Avrupa merkezli bir hak koruma ve özgürlük sistemi gibi lanse edildiğinden bahsetmiştik.
Ama bir toplum, ilahi emirler doğrultusunda kendi öz ve milli değerlerine göre yasalar çıkarmak ve bu yönde bir toplumsal yaşayış sergilemek isterse, demokrasinin rafa kalktığına, namluların ve postalların devreye girdiğine de değinmiştik.
Yani demokrasi Avrupa'nın sahiplendiği seküler ve nefsani bir hayat doğrultusunda:
Kendisini dine alternatif olarak görür.
Bu sebeple sadece fikirsel bir sistem olarak kalmaz, hayatın her alanına dair yaşanmasını istediği kurallar koyar.
Toplumların ve insanların bu çok seçenekli ama hiçbir seçeneğinde ilahi hükümlerin olmadığı/dışlandığı fikir ve hayat tarzları bünyesinde yaşamalarını ister.
Dinin topluma hükmetmesini ve vicdanlardan dışarı çıkarak insanları kötü ve günah olan işlerden alıkoymasını istemez.
İslamiyet dışındaki diğer dinlerin orijinal halleri bozulduğundan ve çoktan kendi sistemlerine hizmet eder hale getirdiklerinden, tüm güçlerini İslamiyet üzerine yoğunlaştırmıştır.
İslamiyet'in sadece ahlak ve ibadetle sınırlı, daha ziyade bireysel olarak pasif bir şekilde yaşanmasını ister.
Ancak aslında tam olarak istenen, İslamiyet'in öz haliyle hiç yaşanmamasıdır.
Eğer din kuvvetlenmeye başladıysa demokrasinin askıya alınması hiç problem olmaz.
28 Şubat, 15 Temmuz ve diğer örneklerde olduğu gibi darbeciler, yahut daha lokal olarak faili meçhul suikastlar, terör eylemleri, provokasyonlar devreye girer.
Din kuvvetlenmiyorsa bile her zaman demokratik sistemin yumuşak bir süreç şeklinde işlettiği bir dönüştürme ve deformasyona uğratma politikası vardır.
Din pasif kaldığı sürece, tıpkı farenin kemireceği bölgeyi üfleyip uyuşturarak yavaş yavaş yediği gibi iç ve dış dinamikleriyle dini yok etmeye çalışır.
Demokrasinin dinamikleri, sisteme hizmet eden ayrıcalıklı ve nitelikli insan kaynağıdır.
Her birey eşit gözükse bile, bu sadece yazılı olarak hukuk metinlerinde yer alan, ancak fiili olarak yaşanmayan bir illüzyondur.
Gazeteciler, akademisyenler, iş adamları, siyasiler v.b. arasından önemli bir zümreyi ekonomik kaynaklarla, reklam ve ayrıcalıklarla destekleyip, vakıf ve kulüplerle organize edip; bürokrasi ve hukuk kanallarıyla kollayarak sistemin bir neferi haline getirip ayrıcalıklarla dolu bir hayatı yaşatırlar.
Filmleri ödül alır.
Kitapları çok satar.
Yazılı ve görsel medyada itibarları iyidir.
Kin, düşmanlık ve ayrımcılık dolu bildiriler yayımlarlar, bir şey olmaz.
Halkı sokağa çağırırlar ama dokunulamazlar.
Bugün Türkiye'de bu eşitsizlikler, adaletsizlikler, imtiyaz sahiplerinin, sistemin adamlarının ayrıcalıkları büyük oranda kaldırılmış, yargılanmaya, cezaları verilmeye başlanmıştır.
Gerçekten Türkiye'de çok büyük şeyler olmaktadır. Pranganın zincirleri teker teker kırılmaya başlamıştır.
Koparılan kıyamet işte bu yüzdendir!
Bu sebeple Almanya'sı, Avrupa'sı çileden çıkmakta, kurdukları sömürü sisteminin devriliyor olduğunu görmenin acısıyla ülkemizde demokrasi(lerinin) sorunu olduğundan bahsedip ağlaşmaktadırlar. Çünkü içerdeki insan kaynakları ve modern mandacılık sitemi bitme noktasındadır.
Bu noktada halen bir zamanlar yaptıkları Kürt düşmanlığı, Türk düşmanlığı benzeri, Suriyeli düşmanlığı, Arap düşmanlığı gibi ırkçı, ayrımcı çalışmalarını sürdüren, İslamofobiyi besleyen, Kemalizm-Sosyalizm adı/maskesi altında halkı ayrımcılığa kin ve düşmanlığa teşvik eden, hatta 15 Temmuz destanını hazmedemeyerek yapılan kutlamaları bile darbe bayramı olarak niteleyen medya odakları ve bu psikoloji ile çalışan bürokrasi ülkemizde varlığını sürdürmektedir.
Eğer ikiyüzlü demokrasinin son fitnecileri de temizlenip yasal düzenlemeler ve ciddi reformlar yapılarak sistemin çarkları gerçek eşitlik ve gerçek adaletten yana çevrilebilirse; insanlara iyiliği, ilahi güzellikleri ve Allah'ın emirlerini anlatan, yaşayabilecekleri düzenlemeler yapılan, kötülüğe, fitnelere, batını sömürücü değerlerine karşı savaşan bir sisteme geçiş mümkün olabilir.
Bu sistemin adına arınmış demokrasi, ileri demokrasi, milli demokrasi denilmesi kulağa hoş gelse de, yine de “budur!” demek hatalı olacaktır. Çünkü kaynağı artık Avrupa olmasa bile, onların sömürü zincirlerinden kutulunmuş olsa bile, bu sistem tam anlamıyla yine kaynağı Kuran ve Sünnet olan Allah'ın sistemi sayılmış olmaz.
Ancak insanların kendi rızalarıyla kısa sürede Allah'ın şeriatına severek razı gelecekleri bir geçiş sistemi olabilir mi? sorusunu âlimlere sorabiliriz.
Başarabilmek içinse 15 Temmuz ruhunu demokrasiye kurban etmeden, insanımızın içinde ateşlenmiş olan cihat ve tebliğ şuurunu, ilahi amacımıza yönelmiş bir kurtuluş davasının aşkına çevirebilmek mecburiyeti vardır.
Millet derken ümmet unutulmamalıdır! Kudüs'te çok üzücü gelişmeler olmaktadır…
Allah milletimizin ve ümmetin tam bağımsız olduğu günleri görebilmeyi nasip etsin. Âmin.