CHP’nin ‘Aydın Boynu Kıran’ Demokrasisi
CHP'nin başını çektiği ittifak, ‘demokrasi' söylemiyle halktan oy istemeye devam ediyor. ‘AKP faşizmine(!) karşı' ancak bu ittifak yapılırsa demokrasi galip gelirmiş vs
Tevafuk ben de bu günlerde sıkıyönetim eski komutanlarından emekli general Nevzat Bölügiray'ın Hatıralarını okuyorum. Bölügiray, hatıratında bir çok tarihi olaya şahitlik yaparken yazar Sabahattin Ali'nin 1948 yılında CHP İktidarı tarafından katledilme olayını da canlı şahidi olarak anlatıyor. Hatırlanacağı üzere liberal düşünceler taşıyan ve devrin Milli Şef yönetimini hikaye ve şiirlerinde kibarca eleştiren Yazar Sabahattin Ali bir devlet tertibiyle öldürülmüştü.
Bu olayın nasıl gerçekleştiğini birinci ağızdan canlı şahidi olarak anlatıyor Nevzat Bölügiray.
Şimdi biraz General Bölügiray'a kulak verelim:
— Komutanım, polisler bir sivili getirdiler, bize teslim etmek istiyorlar. Bir de yazı getirdiler, buyrun.
Çakırkeyif yüzbaşı, çavuşun uzattığı sarı zarfı biraz içkinin etkisiyle, biraz da meraktan doğan bir telaşla koparır gibi çekip aldı, parmağını yandan sokup zarfı açtı. Zarfın içinden çıkan çift kırmızı aylı ve kırmızı “zata mahsus” damgalı kâğıdı bir solukta okudu. Yüzbaşı, okuduğu yazı ile ayılır gibi olmuştu. Yazıyı bir kez daha okuduktan sonra arkadaşlarına döndü ve konuyu çok önemsediğini belirten bir ses tonu ile durumu açıkladı:— Yazı MAH'dan geliyor arkadaşlar! “Zata mahsus”; ama sizden gizleyecek değilim ya, size de okuyayım da ülkemizde ne şerefsiz adamlar varmış görün!..
Yazı şöyleydi:“... yazı ile gönderilen kişi, (...) Üniversitesi hocalarından (...), Stalin'e gönderdiği dilekçe ile Sovyet vatandaşlığına kabul edilmesini istemiştir... Kendisi, Bulgaristan sınırından, ‘usulu dairesinde' ve ‘kimseye gösterilmeden' sınır dışı edilecektir...”
Yzb. Aziz bu son cümleyi, üzerine basarak ve ağır ağır okurken, bir yandan da levazım subayına anlamlı bir şekilde göz kırparken çavuşa seslendi:— Getir şu namusuz herifi de boyunu görelim!
Dışarı çıkan çavuş, biraz sonra adı geçen kişiyle beraber döndü. Süklüm püklüm içeri giren kişinin elleri önden kelepçeliydi ve bir elinde içine bir takım kâğıtlar doldurulmuş olan bir kâğıt sepeti tutuyordu.
Adamın rengi sapsarıydı. Sınır dışı edilecek bir kişinin yüzü herhalde pembe beyaz olacak değildi ya! Yüzü de sanki olması gerektiğinden biraz daha uzamış gibiydi. İki günlük sakalı ve altları kararmış, çukura kaçmış gözleri ile bir korku abidesi gibi duruyordu karşımızda. Uzun boylu, kravatlı, takım elbiseli ve gözlüklü aydın bir kişi görünümündeki adam, tüm korkmuş durumuna karşın, soğukkanlılığını korumaya çalışır gibiydi. Gerçekte bu sonuca pek de şaşırmaması gerekirdi. Çünkü 1940'ların Türkiye'sinde, böyle bir girişimin sonucunun da böyle olacağını düşünmeliydi.
Levazım üsteğmeni Fevzi ise, hafifçe sırıtıyordu. Bu çok tuhaf bir gülümsemeydi; dudakları hafifçe açık, gergin ve dişlerinin uçları görünüyordu; sanki birini ısırmak istiyor gibiydi. Bu sırıtkan ağzı; kısılan, öç ve kin dolu gözleriyle birleşince, Fevzi'nin yüzü korkutucu bir şekil almıştı; sanki üstüne atlayıp, avını parçalamaya hazırlanan vahşi bir hayvan gibi bakıyordu adama.
Yüzbaşı ise, Fevzi'ye bakarken hafifçe gülümsüyordu ama daha doğal bir gülümsemeydi bu, biraz da keyifli bir gülümsemeydi. Bu gülümsemelerde anlayamadığım bir giz var gibiydi, sanki bir parolaydı aralarında. Benim soru ve şaşkınlık dolu bakışlarımı gören Fevzi'nin yüzü birden şekil değiştirip doğal bir durum aldı; şimdi daha doğal bir şekilde gülümsüyordu.
Yüzbaşı, çavuşa döndü:— Peki oğlum! dedi. Teslim alın ve nezarete atın. Dikkatli olun. Biz onu yarın sabah Bulgaristan'a postalarız, o da sevgili Rusya'sına kavuşur, hah hah hah!..
Nöbetçi çavuş, adamı kolundan çekti, önüne katıp, sırtından itekleyerek odadan çıkardı. Adamın yüzündeki korku ifadesi daha da derinleşmişti; ayaklarını sürüyerek yürüyüşü, tüm gücünü yitirdiğini gösteriyordu ve öylesine çökmüştü ki boyu sanki biraz küçülmüş gibiydi. Adamın, gelişinden gidişine dek ağzından bir tek sözcüğün çıkmaması da beni çok şaşırtmıştı.
Adam, dışarı çıkınca, Üsteğmen Fevzi, bana döndü ve sağ yumruğunu sol avucundan çıkarıp sallayarak:— Nah! Rusya'ya gideceksin! Namussuz komünist piçi! dedi.
Benim bu hareketten pek bir şey anlamadığımı görünce açıklamak gereğini duydu:— Biz, dedi. Bu namussuz gibi üç kişiyi postaladık sınır dışına; ama canlı olarak değil tabii. MAH'ın yazısındaki “kimseye gösterilmeden sınır dışı edilsin” sözlerinin anlamı, “Adamı yok edin” demek oluyor. Anladın mı şimdi ha!?
Hiç beklemediğim bu açıklama karşısında benim şaşkınlığım bir kat daha arttı ve âdeta ağzım açık kaldı; çünkü Ütğm. Fevzi açıkça bir cinayetten söz ediyordu.
Gece bir hayli ilerlemişti. Yüzbaşı Aziz esneyerek ayağa kalktı ve odasına yönelirken, geriye bakıp:— Haydi çocuklar, dedi. Çok geç oldu, ben yatmaya gidiyorum, size iyi geceler.
Sonra ciddi bir eda ile ekledi:— Hem yarın sabah çok işimiz var, dedi. Haa! Fevzi kaçta çıkarız yola?— Üçte hareket edersek gün ağarmadan sınırda oluruz. Sonra da, “kimseye göstermeden” sınır dışı ederiz, değil mi yüzbaşım? Hah hah hah!..
Yüzbaşı Aziz, başını salladı, planı onaylıyordu ve Fevzi'nin sözlerini yineledi:— “Kimseye göstermeden”, değil mi? Hah hah hah!..
Üsteğmen Fevzi de kalktı ve yatmaya giderken;— Haydi iyi geceler Nevzat. Yarın olanları sana anlatırım, dedi.
Ertesi gün erkenden eğitime çıktığım için Üstğm. Fevzi'yi görmeme ya da onun beni aramasına fırsat olmamıştı. Öğleyin eğitimden dönüp öğle yemeği için gazinoya gittiğimde, orada Üstğm. Fevzi ile karşılaştım. İştahla yemeğini yiyordu. Benim, kendi masasına oturmamı işaret etti; ben de oturdum ve yemeğimi istedim.
Fevzi'nin yüzündeki geceki ısırırcasına gülüşün yerini, şimdi, görevini, ya da sevdiği bir işi başarıyla yapmış bir insanın mutluluğunu yansıtan bir gülümseme almıştı. Benim, olayı merak ettiğimi düşünerek:— Domuzu sınır dışına postaladık, dedi.
— Eh, adam da isteğine kavuşmuştur artık.
Fevzi, benim bu saflığıma kahkahalarla güldü:— Yahu, sen de amma safsın be Nevzat! Dün gece anlattıklarımı hiç mi anlamadın yani?
— Her neyse. Dün gece, Yzb. Aziz ve önceki sınır dışı olaylarında bize yardım eden bir arkadaşla, Üstğm. Rıza (T) ile adamı sınıra götürdük. Tam sınıra gelince, elleri arkadan bağlı olan adama, önümüzden yürümesini söyledik. Adam, öldürüleceğini anlamıştı galiba; çok zor yürüyor, ayaklarını sürüyordu. Sınırdan Bulgar topraklarına üç, dört adım atar atmaz, hazırlayıp yanımızda getirdiğimiz ilmikli ipi hızla arkadan adamın boynuna geçirdik ve iki taraftan Üsteğmen Rıza ile var gücümüzle ipe asıldık. Ben, o arada dizimi adamın beline dayayıp güç alıyordum ve “küt!” diye bir ses duyuldu; boynu kırılmıştı.
İşte CHP Demokrasisinde bir muhalif aydına yapılan vahşi muamele..
‘Nişantaşı solcuları' CHP'nin boyun kıran demokrasisi hakkında ne düşünüyorlar? Doğrusu ben çok merak ediyorum.
Bu günlerde seçimlere münasebetiyle CHP'liler “AKP faşizmi'nden kurtulup demokrasiye dönelim” diyorlar.
CHP'nin boyun kıran demokrasisine bir daha dönmek mi aman Allah korusun?