Bizi kendimize ‘nesne’ yahut ‘yabancı’ yapan kurgulanmış toplum(sal)
Yürür idim orda pinhan Vatanımdan ayırdılar Hak buyruğu vermez aman Bu dünyaya düştü gönül, der Yunus Emre…
“Kültürel güvensizlik ve anlam kaybı giderilmedikçe öncelikle bölgemizde geniş manada dünya için insanlığa şifa bir hareketi beklemek; milli ve dini ezberlerimizle varlık kaynaklarımıza uzak düşerek, kendimizin yabancısı olmak mukadderdir”, dediğimiz önceki bir yazımızda kendimizi tarihimizle nasıl nesneleştirdiğimizi düşünmeye çalışmıştık. Bu yazıda ise toplum üzerinden insanlık özümüzün nasıl nesnesi olduğunu anlamaya çalışacağız. Öğretmek ya da göstermekten ziyade bir yoldaşlık ilişkisinde muhataplarına bir maruzat mahiyetindeki bu yazı kendimize sırt döndüğümüz asırların insanları olarak bunu nasıl yaşadığımızın hikâyesini değerlendirmek diliyoruz.
Evren(sel) olmak bir tez ise bunun anti tezi tarih(sel) olan içinde bu iddianın fersudeleşmesidir. Tarih fersudeleştirmez belki ama insan tarihi de tüketir kimi zaman. Öz olmak iddiasının bir anda şekil olarak zaman-mekân üstü oluştan zaman-mekan içinde devri bir söze dönüşmesi evren(sel)in tarih(sel) içinde kendine yabancılaşarak diyalektik döngüsü içinde özün kendinden uzaklaşmasıdır.
İşte burada insanın hikâyesi başlar. Öz diye sarıldığı “esatiru'l-evvelinin” o özün süreç içinde insan eliyle şekle dönüşmüş bir “versiyonu” ile karşılaştığında ya içine kapanarak özün şekli bir tezahürünü put eyleyip o yabancılaşmaya tabi olacak, bunu gelenek, değer veya hakikat diye kutsayacak ya da özünü aramanın çileli devri içinde zaman-mekân üstü bir yerlerde kendisine koşacaktır. Koştuğu kendisi midir yoksa imgesi midir bilinmez?
Toplum olmak insanın doğasının icabı bir hal. Farabî, İbn Sina, İbn Haldun bize bunu öğretirken bu cemiyet varoluşunun hikmetini yardımlaşma, dayanışma, fayda ve adalet olarak öğretirler. İnsan özündekini tarihe aktarırken içtima suretiyle kendi umranını var eder. Lakin toplum bu çerçevede gerçeği samimiyetle ve sahih bir dilekle istiyorsa burada insanlığın ışıkları yanmaya başlar. Lakin bazen toplum bir ideoloji yahut demagojinin simülasyonunun dayatmasına maruz kalıyorsa artık gerçeklik değil yabancılaşmış bir özün insan eliyle yozlaşmış bir çerçevesine sıkıştırılmaya çalışılıyor demektir. Toplumu kutsamak yahut yadsımak noktasında yaygın itiyatlara bu çerçeveden bakmak şehre dair nazarımızı ve toplum olmanın manasını kaybettiğimizi yeri düşünmede faydalı olabilir.
Kolektif bilincimizin esası olan, kültürümüzün doğası olan toplum hayatı bir perspektifin kıskacına girdiğinde kolektif olan tek(il) olana bütününü temsil ederek meşruiyet zemini oluşturarak kendini ortaya koyma ya da dayatma imkânı tanıyabilir. Bilinç bizim kendi olmamızın teminatı ise, hafıza geçmiş ile gelecek arasında onaylanan bir gerçekliğimiz ise, buna dayandığını söyleyen bir tekil bilinç bir anda tümeli temessül iddiasıyla kendini gerçeğin yerine koyarak topluma bir “ben” dayatabilir. Kültür böylece öz bilgimiz, ilhamımız ve üslubumuz olmaktan çıkıp bir mugalata, maruz kalma hali olarak ferdi ve toplumu manipleye çalışabilir. İşte burada insanın medeniyetler kuran, kültürler var eden aklı ve ruhu insanı yok eden bir şekil mezarına dönüşür. Din, sanat ve felsefe burada araç olur, meşruiyete retorik taşıyan vasıtalara dönüşür; öz böylece kendine bırakın yabancılaşmayı, yozlaşmayı yok edici adı var kendi yok bir tuzağa dönüşür. O artık sihirbazlar elinde bir sömürü aracıdır.
İşte burada zaman-mekânla mukayyet olan şekil ve onun devri yasaları topluma adeta değiştirilemez doğa yasaları gibi gösterilir, anlatılır, öğretilir daha fenası dayatılır. Medeniyet ve kültür mefhumlarından soyunarak bir tuluatın fersude ve dökülmüş sahnesi ve bir ziyafetin kokuşmuş artığına dönüşüverir. Gözler artık özle değil sözle bağlanır. Maruz kalma bu sürecin en büyük olgusudur. Teklif kaybolmuş tatbik başlamıştır. Retorik bir kuşatma simülasyonu zihin, hafıza ve aklı kuşatarak mugalata mancınıklarıyla toplumun kolektif vicdanının duvarlarına ideolojilerden gülleler fırlatır. Evren(sel) olan artık insan şahsiyetinin teminatı olmaktan çıkar ve tarih(sel) kutsamaya araç kılınır. Kolektif bilincin zırhına bürünen tekil doğa yasalarıymışcasına dayattığı ahlak yasalarının indirgenmiş kılıcına bürünerek tümellik iddiasıyla topluma var olma gerekçesini unutturarak kurgu(sal) bir çerçevede zamanı yorar ve mekânı yıpratır.
Kültür, mağaralardaki insan tezahürlerinden gökdelenlerdeki kibrimize kadar medeniyetin cevherinin gayesini aldığı esas olgumuzun şu anda tespit ettiğimiz adı. Kültür dünyamızda irfan yahut hars olarak da isimlendirilen bu olgu adı ne olursa olsun kolektif zırhındaki yasa hakikatini temsil ettiğini ileri güren tüm yanılsamaların panzehridir. Tam burada daha önceki bir yazımızda ortaya koyduğumuz bilge beyimizin Aliya İzetbegoviç'ten aktardığımız Aliya'nın, “Kültür bir bakıma zaman dışı, tarih dışıdır. Onun yükseliş ve düşüşleri vardır; ama alışılmış manada ne gelişmesi, ne de tarihi vardır. Sanatta, bilimde olduğu gibi “bilgi” veya tecrübe birikmesi yoktur. Anlatım gücünün, bir gelişme neticesi olarak artmasını müşahede etmiyoruz. Uygarlığın taş devri ve atom devri vardır, kültürde böyle bir gelişme yoktur…“Niçin yaşıyorum?” sorusuyla ilgili statik bir konudur; uygarlık ise ihtiyaçlarımızın tatmin edilmesi tarzının devamlı ilerlemesidir. Birisi hayatın manası, öteki ise hayatın tarzı meselesidir. Uygarlık tırmanan bir hat üzerinde seyreder; ateşin keşfinden başlayarak su değirmeni ve demir ve bunun arkasında yazı ve makine, atom enerjisi ve uzay uçuşlarına kadar… Kültür ise hep araştırır, geri döner yeniden başlar.”, tespitlerini hatırladığımızda anlam ve var olma sancısı çeken insanlığımızın nerede yolda kaldığını düşünmeye manalı bir yerden başlamış oluruz, diye düşünüyoruz.
İnsan özün muhatabı, sözüyle bunu tarihe aksettiren ama aynı zamanda kendi sözüne maruz kalıp sözünü tapınak eden de aynı insan. İnsan gözü bu tecrübenin ne makule şey olduğunu tespit ile kendini kendinden koruyacak donanıma da sahip, kendine tuzaklar kurup yok edecek nefse de. Kültürel güvensizlik çağında kültürle manamızı hatırlamak ama kültürü de kolektif bilincin üzerine tümellik örtüsü yapan “tikel meşruiyetler “ve dayatmalar tuzağına düşmeden yapmak dilemmamızın yaman imtihanı olsa gerektir. Kültür araştırır ve geri döner yeniden başlarsa; toplumca araştırma, ve döndüğümüz o yerden yeniden geleceğe yürüme kültürüne sahip fertlere sahip olmak ülküsü esaslı bir mesuliyet gibi gözüküyor. Belki de en önemlisi iyi bir niyet ve faydaya odaklı bir akıl olsa gerektir…
Vesselam…