Bizi Kendimize “Nesne” yahut “Yabancı” Yapan Kurgulanmış Tarih
Tarih bir hafıza bilgisi olarak kendimizi düşünmektir.
Düşünmek doğru ve sahih belge, bilgi ve yöntemle bizi maksadımıza ulaştırır.
Maksadımız köklerimizden süreçte hangi gaye ile bugünkü biz olduğumuzu yani varoluş manamızı idraktir.
Tarih bu manada bir idrak bilgisidir.
Bu teorik çerçevenin ötesinde insanlar/toplumlar/insanlık muhtelif sebeplerle tarihin bilgisine olduğu yerden değil de sübjektif bir zaviyeden bakarak sahici tarihten ziyade çoğunlukla farkında olmadan bir kurguya inanmaya başlarlar. Kurgu ise, çoğu zaman, olanı ya eksik ya da kasıtlı başka bir şekilde göstermek yahut tepetaklak etmektir. Kendisini bütün kılanlardan birilerini tercih yahut olmadığı bir şeyi kendisi belleyerek kendini düşünmek insanı fark etmediği bir kurgu anaforunun içine itebilir. Bütünlük içinde kendisini okuyamamak idraki körleştirir körleşme arttıkça uzak ve yakını görmek dün ile bugün dengesi kaybolmaya başlar. Artık zemin kaybolmuş ben idraki körleşmeye başlamıştır. İşte bunlardan daha kötüsü ise insanın bile bile bu kurguya kutsallık yaftası asması ve toplumun da bu kutsala iman etmesini talep etmesidir.
Bu manada bir ayak kaymasına modern zamanlarda yaşadığımız kültürel güvensizlik meselesi de eklenirse zihin kargaşası içinde insan olmadığı bir şey olduğuna inanmaya kadar varan bir tarih şizofrenisine kapılabilir.
Bu tip kurgular modern zamanlarda özellikle gelişme, kalkınma sorunu yaşayan güvensizliklerle, işgallerle, sömürülerle dolu ortamlarda dışarıdan empoze edilir ki, hedef toplumun sosyolojisine göre seçilen travma başlıkları altında kurgulanmış tarih senaryoları o toplumu aynı dili konuşan ama birbirini anlayamayan düşman kardeşler haline getirebilir. Gelişmiş!? yerlerde ise bu iç ve dış çevreye yönelik bir yönetme tekniği olarak iktidarın mahut bir taktiğidir. Zira tarih bilgisi idrakle beraber benlik bilinci, var olmanın esas zeminini, hatta evrensellik zehabı veren gerçekliği de kurar. İşte bu bilgiyle kendini gören bir zihin ve hafıza etrafındakilere bu merkezden bakarak farklı çerçeveler içinde bir algı dünyası kurar; dost, düşman hepsi bu kurgulanmış/seçilmiş malumat yığını bağlamında çoğu kulaktan dolma, afaki ve nakil bilgilerle belirlenir. Erbabı bilir ki tarih kurar da yıkar da… Eğer bir toplumu onun bilkuvvelerinin içinde gömecek bir tarihe inandırırsanız asırlarca tehdit ve tehlike olması düşünülen her neyse ondan ve o olmaktan uzakta tutarsınız.
İşte bu şekilde tarihi haritasının sınırları çizilen bir toplum yahut medeniyet camiası artık binlerce yılın gerçekliği ve değerleriyle değil de bu kurgulanmış yabancılaşmanın ve kendi nesnesi olarak kendi altında kalmanın kafası ile “kendini ve ötekini” görmeye başlar. Tarih kurucu ve esas olmaktan çıkar kutsanan olur. Bunun aynı zamanda bir sömürgecilik tekniği olduğundan da asla sarf-ı nazar edilmemelidir. Orta Doğu'da siyasi sınırların suni çizgilerle belirlenmesini hep düşünür de tarihimizin sınırlarının fevkalade yapay hatlarla/malumatla çizilmesinden nedense bahsetmez ve buna dair bir şeyleri çalışmayız? Milliyetlerimizi, diyanetimizi, insani bakış açılarımız bizi bütün kılarken bir anda kavgamızın esas meseleleri oluverirler. Her biri varoluşa dair gerçeklerden birini tercih ile diğerleri üzerinden amansız cenklere girilir. İnsan kendi hayrına karşı cengidir bu. Bu kâbusun bir sabahı yok mudur?
Uyanışın öncelikli şartı kültür haritamızın ve bu cümleden tarih üzerinden kurgularla oynanmış kısımların farkına varıp daha sonra bunların adil ve sahih bir şekilde tadil ve tamiri ile milli bünyeyi tahkim etmektir. Bahsedilen durum bir ülkenin içinde olduğu gibi bahsedildiği üzere bir medeniyetin parçaları hatta beşeriyetin bütününe dair bile olabilir. Küreselleşen dünya zihniyeti bu yolla insanlığı birbirine düşüren tarih algıları ile istediği toplum mühendislikleri ile pazar fetihlerini kolayca yapmaktadır.
Kurgulamalı tarih ortamlarında yaşanan bir halde tarihi bilginin objektif olmayıp daima sübjektifliğine dair oluşturulan imandır. İnsanlar yaşadıkları kurgulanmış atmosferi algılayıp sorgulamasın diye meselenin ontoloji ve epistemolojisi de aynı eller tarafından “dizayn“ edilmiştir. Yani kültürel güvensizlik kumpası tüm unsurlarıyla kurulmuştur.
Bu yolla Balkanlar ve Arap coğrafyasında bir Türk travması rahatlıkla kurgulanmış ve dönüşü olmayan yolların kurdelesi kesilmiştir. Kalpler bölünmüş, akıllar ayrılmıştır. İslam'ı inanç ve ahlak olmanın ötesinde bir millet meselesi gibi düşünen ve kendisine Hak kelamı bile söylense muhatabını ırkçı gören bakışın da meselesi aynı kurgu ve yabancılık işidir. Aynı şekilde iman meselesini bir yabancılaşma gören kuru kültürcü kafa da kendi bütünlüğünün ülkesinden kopalı çok olmuştur.
Bu yazı yargılamaya değil haddiyse uyarmaya niyetlidir. Uyandırma demek ise yazarın haddini aşması olacaktır. Lakin medeniyet ve devlet yolunda birliği arayanlar önce yolların nerede ve ne şekillerde ayrıldığını tespit etmeden geleceği düşünmek hamaset ve hamakattan öte bir fayda sağlamayacaktır.
Kültürel güvensizlik ve anlam kaybı giderilmedikçe öncelikle bölgemizde geniş manada dünya için insanlığa şifa bir hareketi beklemek; milli ve dini ezberlerimizle varlık kaynaklarımıza uzak düşerek, kendimizin yabancısı olmak mukadderdir. Tefrika zehrinin panzehiri öncelikle kurgulanmış kendimizin nesnesi olma köleliğinden çıkıp ferdiyetimizle ve daha önemlisi şahsiyetimizle tanışarak hürriyetimize kavuşmaktır. Aklını başına almak dedikleri de bu olsa gerektir. Akıl demişken düşünen kalplere de dikkat!
Vesselam