Bizden olmayanı sevme sanatı yahut normalleşme
-----
Cahiliye devri ahlâk(sız)lılığının en önde gelen tezahürlerinden birisi kendinden olmayana karşı kendinden olanı haksız bile olsa savunmasıydı.
2024-06-20 00:00:00
<p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.4pt">Cahiliye devri ahlâk(sız)lılığının
en önde gelen tezahürlerinden birisi kendinden olmayana karşı kendinden olanı
haksız bile olsa savunmasıydı. Bu uğurda kan dökmekten bile çekinmezdi. Lakin
bu toplumun içinden çıkan bir ses tevhid ile canları birleştirerek Yunus
dilince “kendine ne sanusan ayruğa da onu san” diyerek bu çerçeveyi tersine
çevirmiş idi. Artık bizden olmamanın kriteri çıkara değil değere yakınlık ve
uzaklığa bağlı bir yapıya mensubiyetle alakalı idi. İşte Muhammedî olan bu
sebeple bizden olan olmayan demeden 72 millete bir göz ile bakmayanı halka
müderris olsa da hakikate asi saymıştır. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.4pt">Toplumlar kendi medeni
özleriyle mesafelendikleri zaman ne yazık ki alt intisaplarda sıkça çıkar
merkezli alt aidiyetler çerçevesinde bir yapılanmanın oluşmasına yol açmaktadırlar.
Bunda medenî olan bütünleşmede alt intisapların varlıklarını koruma endişesi
yatmaktadır. Zira böyle durumlarda medeniyetin dış unsurlarından toplum
bütünlük bilinci ve bunu sağlayan değerler sistemi yitirildiği ya da şekiller
esasın yerini aldığında bir tür epikürosçu tatmin ve şehvetle bütün
parçalanarak, fertler kendilerine dair olan içerisinde seçme yapmak durumunda
kalarak, bunun ötesinde ötekine dair mevziler kazmaya başlayarak kaotik bir
yapı oluşturur. Burada kadim olan değer artık pornografik bir imgeye dönüşerek
insanî kılan olmaktan ziyade heyecanlar peşinde coşkulara kaptıran birer
vasıtaya dönüşür. Her halükârda medeniyet parçaları arasında dağılan insanlar,
devleti de bu manada bir üst mensubiyetin yüksek ifadesi görmekten çıkıp
muhtelif bahanelerle kendi “bizden”cilikleri adına fethedilmesi gereken bir
unsur olarak görmeye başlarlar. Şehir bile bu manada kamplara ayrılarak
algılanır. Kültür en yüksek kültürlüsünden en sadesine kadar farklı oranlarda
aynı etkiyi yapamaz olduğunda içeriden ve modern zamanlarda gördüğümüz gibi
hariçten gelen etkilerle artık farklı zihniyetler çarpışmaya başlar. Bizden
olmayan için artık olası tek şey aslında olmamasıdır. Bu işin bezirganları ne
yazık ki iyi niyetli toplum katmanlarını bu belirsizlik, bölünmüşlük, aslında
kendini arayan temiz insanları kültürden kitle kültürüne sürükleyerek madun
kılarlar. Bu andan itibaren kitleyi sürüklemek kimi zaman öfke kimi zaman coşku
ile manuple etmek son derece kolaydır. Mağduriyetler ve bahaneler havalarda
uçmaktadır. Hele o milletin tarlaları sürülmüş ve bu amaçla her yere saçılmış
tohumlar büyük bir ihlas ve içtenlikle o toplum içerisinde baş konumuna
gelmişse yandı gülüm keten helva; orada medeniyet beklemek bir yana asgari
insaniyet için bile şartlar soluklaşmaya başlar. Değerler yapılan tüm illegal
için meşrulaştırma apartı olmanın ötesinde hayatta tek söz edemez hale
gelirler. Kutsallar artık farklı amaçlar için dinî, millî ve insanî sahada o
toplumun ve medeniyetin aleyhine işlemeye başlar. Modern zamanda çokça görüldüğü
üzere kapitalist, emperyalist, sömürgeci bir amacın maskesi olup nihai olarak
ağır tahribatın öncü birliği haline getirilirler. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.4pt">Ötekini sevmek için
insanın önce özündeki birliği bilmesi ve zatın zuhurunun insandaki
müşterekliğini anlamalısı gereklidir. Edeb kaybolunca adabsızlık cihana
yayılıverir. Bu bakımdan bizdencilik hastalığına yakalanmış bir toplum için
öncelikli olan şey bizi oluşturmak, müşterekleri, Yusuf atam kavlince fayda,
kültürümüzdeki isar, Rousseau dilince ortak irade kavramına ulaşacak bir fert,
aile ve toplum kültürünün bunu enayilik olarak görmeyecek şekilde normalleşmesi
gerekir. Normalleşme kavramı burada menfaatlerin örtüştürülmesi değil anlam ve
inanç katan, rıza merkezli ve herkesin insanlararalığına itimat edeceği
değerler üzerinde toplumun bütünleşmesi, devletin bunun bir anayasaya
dönüştürmesi ve şehrin bunu yaşatan bir maddi tezahüre dönüşmesi gereklidir.
Müştereklerini yitiren bir millet bu vasfında hızla kitle ve güruh olmaya doğru
evrilir. Bu bakımdan bizdenciliğin panzehiri daha üst bir bizcilik olmalıdır.
İnsanların bir takım siyasi, sosyal, etnik ve dinî birliktelikler içinde yolda
yürümesi garip değildir lakin bunların her biri başka bir istikametin
peşindeyse o toplum için mukadder olan parçalanmaktır. Bizdencilik hastalığı
farklı yollardan aynı amacı, gayeyi, toplum faydasını silikleştirdiği için bir
afettir. Cahiliye mantığı olan bu zihniyet ne yazık ki onu ortadan kaldıran
değerler bağlamında bir toplumu bölme durumuna getirilmişse tuz kokmuş demek
değil midir? Bu bakımdan müştereklerini bilen kendini bilir. Bu müşterekler ağı
buna bağlı bir mensubiyet bilinci oluşturduğunda ve tüm bizdenciliklerin üst
kavramı biz olduğunda tahribat ortadan kalkarak farklı renkler ve düşünce imkânlarının
aynı havuza su taşıdığı bir bereket ortamı ortaya çıkabilir. İşte müşterekleri
ve mensubiyeti konusunda ayanı sabitesi muallakta kalmayan bir toplum
mesuliyetini de yani biz burada niye varız, niçin varız ne şu anda ne yaparak
hayata kendimiz ve insanlık adına değer katarız düzeyine çıktığında makul bir
medeniyet yolu da açılmış demek değil midir? <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"> İşte
bizdenci kurnaz bencilliğinden çıkmak için öncelikle insanın <i>isar yani fayda</i>
ahlâkı ile terbiye olmuş bir ruhu olmalıdır. Yani kendine ne sanırsa öteki için
de onu isteme ahlâkına sahip olmak. İyinin vasfı faydalı olmak; faydalı olan
zevk veriyor ve karşılık beklemeden yapılıyorsa orada bizdencilik kumpası menfi
manada işlevini yitirmeye başlayabilir. Zira kendini ve çıkarlarını değil
umumun faydasını önceleyen tüm alt intisaplar genel için varılacak o yol için
harekete geçer. Bir zamanlar farklı tasavvuf yollarının aynı menzile farklı
yollardan yürümesi gibi. O menzil hak, hakikat içinde iyinin güzel doğruluğu
menzili idi. Ömür o zamanlar emek ile aziz idi. Bunların retorik saplantı olmaktan
çıkması toplumun samimi olarak bu iradeye sahip bireylerden oluşmasına
bağlıdır. Bu bir tercihtir. Bir başka yazıda bu meyanda ele alacağımız üzere
Farabî’nin cahil şehir ahalisi ahlâkına müntesip bireyler için bu söylenenler
komik birer naifliktir. Burada fayda prensibinin ayaklarının yere basması için
o toplumda adaletin tezahürü için <i>liyakat ve ehliyet</i> merkezli bir
paylaşım kültürünün oluşması gerekir. Bu bir tercihtir; Allah katında da
insanlar huzurunda da vicdan her şeyin hakemi olarak her amelin arkasındaki
niyeti izlemekte ve kayıt etmektedir. Her türlü hinlik bu babda kayıt altındadır.
Nihayet tüm bunların üstünde medeniyetçi bir ahlâkın oluşması tüm alt
mensubiyetler için üst bir mana, hareket alanı ve hedefi oluşturabilecektir.
Bizdencilik vebasının yayıldığı bir zeminde insan ve değerler araçlaşarak;
insanî tüm gayeler ber-heva olacaktır. Bu bakımdan bizden olmayanı sevmek
sanatı aslında kendini bil ihtarı ile yakından alakalıdır. Değer
kavramlarımızın mefhumları normalleştiğinde yani olması gereken işleve
ulaştıkça hayat ve ona dair tüm medeni tezahürler de bu cümleden
normalleşecektir. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"> <i>Bu
dünyâyâ gönül veren sonucu pişman olısar. Dünya benim dedikleri hep ona düşman
olısar. (Yunus Emre)<o:p></o:p></i></p>
<p class="MsoNormal"> Kurban
Bayramınız hayırların fethi şerlerin define; kurbiyete vesile olsun…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hak İçin Olsun <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Vesselam<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"> <o:p></o:p></p>