Bizden olmayanı sevme sanatı yahut normalleşme (2)
-----
İnsan bir medeniyet varlığı olarak toplumda birey olmanın farkındalığını hisseder.
2024-06-25 00:00:00
<p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: normal; background-image: initial;"><b><span style="font-size:12.0pt;
font-family:"Times New Roman","serif";mso-fareast-font-family:"Times New Roman";
mso-fareast-language:TR"> </span></b></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.4pt">İnsan bir medeniyet
varlığı olarak toplumda birey olmanın farkındalığını hisseder. Gerek katılarak
gerek ayrılarak toplumla bazen dayanışma bazen çatışma hali içinde kendiliğini
yaşar. Böylece ben ve biz kavrayışı bu meyanda oluşur. İnsanın ötekine dair kavrayışını
belirleyen ölçütlerin ne olduğu esasen kişinin kendi iç dünyası ve dış âlemle
ilişkisinin keyfiyeti bakımından son derece önemlidir. Bizden olmayana dair
kavrayışımızı şahsî ve indî pek çok ölçüt belirler; inançlarımızın, algılarımızın,
çıkarlarımızın vesair kriterlerimizin hayat çevremiz olan şehir ve onun düzeninin
de bunu tayin ettiğini hiç düşündük mü? Burada bize asırlar öncesinde “cahil
şehir” kavramı ile konuşan Farabî atam şehrin bizden olmayanı sevme noktasında
bizdeki etkisine de esasen bu şehri oluşturan şartları ve ruhî halleri
göstererek işaret etmişti. Medeniyetin sac ayaklarından şehir üzerinde
düşündüğümüz medeniyetçi milliyetçi anlayış da bu bakımdan toplum kadar
önemlidir. Bu ötekileştirme ve bizden olmayanı sevme konusunda düzen ve adalet
kavramı olan devlet de başka bir önemli miyardır. Zira insanların kendince
bizden olmayan saydığı ve öteki gördüğü ile ilişkisinde akl-ı selim, kalb-i selim
kaybolursa zevk-i selimini yitirmiş ilişkiler ağı o toplumu yozlaşmaya
sürüklemez mi? Hülasa bizden olanı sevmeme, onun hakkını gör(e)meme ve
kendinden olana orantısız müsbet davranma haklar ve adalet temelli medeni bir
toplumu tahrip eder. Hele burada çıkar ilişkileri gibi son derece bayağı
düzeyde yürüyen ilişkiler karteli söz konusu ise insan olarak o toplumda
kemaliyet ve keyfiyetin ne hâle geleceğini varın siz düşünün. Neyse ki önümüzde
böyle örnekler bulunmuyor…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.4pt">İşte burada daha önce de
yazılarımızda ortaya koyduğumuz cahil şehirlere bizden olmayanı sevme
noktasında insan bilincini etkileyen negatif unsurlar olarak baktığımızda
düşünmemiz gereken bir modern zaman şaşkınlığı bizi bekliyor gibi. Farabî’nin <i>zaruret şehri</i> dediği ve zorunlulukların
bir araya getirdiği toplulukta; sadece yeme, içme, giyinme, barınma gibi temel
meseleler üzerinde bütünlük fikrini maddiyat ve temel gereksinim psikolojisinde
son derece zaruri ama o derece diğerini dışlamaya yatkın bir durumun oluşabileceği
aşikârdır. Kendini sürdürme güdüsü ve zarureti. Bu insan, diğerini sevme
sanatından mahrum kalmaya yatkın ve hırsları diğerini ezmeye mütemayil
olabilir. Zira aklı ve kalbi bir bağ ile örtülmüş gibidir. Bu bakımdan temel
ihtiyaçlarının kısır dünyasında kendine, hayata ve insanlara bakan bir bilinç
haliyle bütüncü ve kapsayıcı bir akıl üretemez. Erdem bu toplumun içinde
kendine yer bulup diğerine dair kendine ne sanırsa ötekine de onu isteme kalbi
ve ahlâk haliyle gelişemez. Bu bakımdan şehirde toplumun ne ile güdülendiği ve
devletin bu çerçeveyi nasıl yönettiği son derece ehemmiyetlidir. Zaruret
medeniyetinde yaşayan insanlar için bizden olmayanı sevmek de zor olsa
gerektir. İnsan bu temel meselelerini halledince hayat aşaması içinde daha
ileri seviyede rahat aramaya başlar; genişlemek ve ferah ister. İşte
zenginleşmek dürtüsü onu başka bir savrulmaya götürür. Burada kaba bir
zenginlik ve mal karşıtlığı anlaşılmamalıdır. İnsanı bilgelikten yahut
yaratılış gerçeğinden uzaklaştıran zenginleşmek dileği onu gözünü kan bürümüş
kıyıcı bir mahlûka dönüştürür. Kapitalizmin kıyıcı ya da komünizmin
yozlaştırıcı zenginlik tutumu arasında insanlık modern zamanda felah bulamadı. İnsanın
erdem için kurduğu varoluş töresi <i>zenginlik</i>
ile başka bir yere Farabî kavramıyla cahil bir zemine kaydı. İşte tam burada
insanın bu halince başka bir şehir ortaya çıkar. Bahsedilen şehrin ahalisinin
ve idarecisinin öncelikli gayesi ve arzusu zenginliktir. Şehirde görülen
yardımlaşma kavramı zaruret şehrinde temel ihtiyaçlar için iken burada
zenginlik ve servet nedeniyle gerçekleşir. Para ve çıkar tüm kutsalları
giyinmiş bir gölge gibi her değerin içine sızar. Her kapıyı açar ve her şeyi
çözer hatta medeniyet kurar sanılan para, insanın en büyük anaforuna dönüşür.
Tüm değerler bu yolda değersizleşir. Halk bu şehirde zenginlik saplantısından,
hırsından ve cimrilik gibi sebeplere birikimler oluşturma uğrunda yardımlaşır. Yardımlaşma
kavramı gibi değerler yozlaşır hatta yobazlaşır. İşte burada paranın düzen
olduğu bir düzlem ortaya çıkar. İnsan kendi çukurunda kendisini parçalayan bir
çakala dönüşür. Kendinden bir et daha koparttıkça acıyla hazlanan bir tarifsiz mahlûk
ortaya çıkar. Bu insan için diğerini sevme; bizden olmayana dair iyi düşünme
bekleme herhâlde hamakat olacaktır. İnsanın kendisindeki dürtü şehri olmuştur
bir kere daha. Akabinde insan yetinmez; temel ihtiyaçlar sonrası zenginlik onu
başka bir uçuruma Farabî’nin tabiri ile <i>bayağı</i>
bir cahilliğe yöneltir. Şehri bu mefhumu <i>bayağılık
şehrine </i>dönüşür. Bu şehir; toplumu yeme, içme ve cismi hazlarına ehemmiyet
veren eğlence ve oyuna düşülen bir şehirdir. Burada artık bizden olmayan
kavramını düşünmek bile imkânsızdır. Bunları sağlayan toplum ve çevre esastır.
Ötesi teferruat. Gözümüz doyar mı gönül doymadan? Halimizden anlayan bulunur mu
hâlden anlamadıkça? Pompei ahalisi gibi kendi yanardağının külleri arasında sefahat
içerisinde yok olup gitmektir; şehir denilen mekân ve insan burada kendisinin
hazlarının ötesinden herkese bakar. Statü batağı diğer bir insanî tuzak olarak zenginlik,
bayağılık ve haz durumunu takip eder. <i>Şeref
düşkünü şehir</i> kavramlaşması burada ortaya çıkar. Farabî, sözde ve eylemde
şeref kazanmak için dayanışan bir şehir ve topluluktan bahseder. Dayanışma
kavramı da yardımlaşma gibi erozyona uğrar. Burada insanın başka bir putu bizden
kurbanlar bekler. Onlar tabi ki bizden olmayanlardır. Bu şehirde halkın gayesi;
saygı, ihtiram gören, övülen, anılan, başka milletler tarafından bilinen, söz
ve davranış yoluyla yüceltilen kişi haline gelmektir. Hırsımızın bu şehrine hoş
geldiniz, hoş geldim. İnsan artık egosuna kurbanlar arar ve narsist
uçurumlardan ben ben diyerek kendisine kurbanlar arar. Farabî son olarak, modern
zamanlarda pek çok zalim yüzünüzü gördüğümüz ama tarih boyu hep ola gelen bir
psikolojik hâle, insan durumuna ve onun var ettiği mekân mefhumuna işaret eder;
insanı insanla sınayan en ağır yere <i>zorbalığa</i>
gelir. <i>Zorba şehirlerden</i> bahseder. Bu
şehir ahalisinin gayesi hâkimiyet altında kalmadan hâkimiyet kurup egemen
olmaktır. Mafyalaşan bir toplum düzeninde temel ihtiyaçlardan statü vebasına
kadar yukarıda sayılan her şey zorbalık yoluyla amaca ulaşmayı insan nefsine
güdüler. İyi olmak saflık, doğruluk enayilik, güzel ise boş adam naifliği olur.
Burada bahsedilen şehirler ahalisinin bu psikolojik güdülerini yozlaştıran kibir,
kurnazlık ve kabalık gibi cahiliye sıfatlarını da bu şehirlerin içinde
düşündüğümüzde bizden olmayanı sevmek diye bir kavram ve mefhumun bilinçlerde
olmasının muhalliği aşikâr olmaz mı?<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"> Şimdi
gelin canlar bu ayineden kendimize, topluma, şehre ve insanlığa bir bakalım.
Bugün 21. asırda içimizdeki küçük, çevremizdeki ortalama ve dünyadaki büyük
insanlık şehri erdemle arasına koyduğu mesafe ve yukarıda resmedilmeye
çalışılan haletler içerisinde ne durumdadır? Bizden olmayanı sevmeye mâni
olarak bunları hiç düşündük mü ve normalleşmenin yolunun bu medeni olmayan
mefhumları tashih etmek olduğunu efkâr-ı umumiye hiç fark etti mi? Ne için
varız ve gidişimiz neyedir? “Fe eyne tezhebûn” (Nereye gidiyorsunuz?). Aynadaki
yüzünüz size ne söyledi; bendeniz irkildim. Kendimiz için istediğimizi başkası
için istemedikçe kâmil yahut bilge insan olmak zor iş. Şehrimizi cehaletten
kurtarmanın yolu içimize ve işimize bakmak değil mi? İnsanî özündeki birliğe
vuslatı olmayanın hariçteki suretleri sevmek için sebep bulması zorlaştığı gibi
şehrin oluşmasındaki temeller ki bu toplumu ve devleti de etkileyen temel
ölçütlerdir, bizden olmayana dair duruş ve tutumumuzda son derece derin
tesirleri olduğunu Farabî’nin şehri cahilleştiren kavramlar ve oluşma sebeplerinden
görmek mümkündür. Bizden olmayanı neden sevmeyiz; bizden olmanın ölçütü, sebebi
ve gayesi nedir? Gündelik bayağı hesaplar bunun neresindedir. Bu bir sanattır
evet; akll-ı selîm, kalb-i selîm ve zevk-i selîm yani medeniyetçi bir akıl
ister. Yetmiş iki millet için yardımlaşma ve dayanışma duygumuz ne durumda?
Dayanışma ve yardımlaşma kavramlarımızın kökeninde ne var, tarihi süreci neye
dayanıyor ve gayesi nedir? İşte bunlar diğerini sevmenin tarihinin metafiziğini
bize öğreteceği gibi kendimizi felsefi bir nazardan ontolojik, epistemolojik ve
aksiyolojik olarak sigaya da çekmemiz olasıdır. Niyet mi dediniz o var mı
sahiden…Bunlar normalleşmedikçe medeniyetçi olmak zor ama niyet nedir esasen!<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Hak İçin Olsun <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal">Vesselam<o:p></o:p></p>