Biz Kimiz?

-----

<p>Bizim kim olduğumuz bilgisinin ne önemi var? diyebilirsiniz ancak hemen belirteyim. Eğitimden sanata, edebiyata, bilim, teknoloji ve aile hayatımıza varana dek hemen her alanda “kim olduğumuz”un büyük bir önemi var. Çünkü eğitim felsefemiz başta olmak üzere, yöntemlerimizi, uygulamalarımızı, icatlarımızı, edebiyat ve sanat eserlerimizi, çocuk yetiştirme biçimimizi vb. pek çok işimizi buna göre şekillendirmek zorundayız. Yoksa bu ve benzer alanlarda ne doğru dürüst başarılı olabilir ne de özgün eserler ortaya koyabiliriz.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Bu kısa açıklamadan sonra bizim kim olduğumuza geçebiliriz. Evvela “biz Türk’üz.” Ama Türklük öyle etten kemikten ibaret bir şey değil. Çünkü Türklerin kendilerine mahsus özelliklerinden biri, en eski devirlerden beri genellikle kandaş bireylerden oluşmuş veya buna inanmış bir toplum yerine silah arkadaşlığına dayalı bir topluluk oluşturmak maksadıyla imparatorluk devletine yönelmiş; kavmiyetçi devlete gitmemiş olmalarıdır. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Merhum Teoman Duralı, hemen her konuşmasında Türk tarihinin bir dava tarihi olduğunu; bir soyu, bir ırkı, bir kavmi başat kılma davasından öte, bazı inançları yerleştirme davası olduğunu dile getirirdi. Ziya Gökalp de Türk töresini “eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin mecmuu” olarak tanımlar ve Türk kelimesinin “töre” kelimesinden türeyerek “töreli” anlamına gelebileceğini ifade eder. Türk mitolojisindeki Türk töresine uymadığı gerekçesi ile baba öldürme olaylarının yer alması da bu meseleyi açığa kavuşturmaya yeterlidir sanırım. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Ünlü tarihçi Jean – Paul Roux, Türk karakterinin baskın özelliklerinden söz edebilir miyiz? sorusuna şöyle cevap verir: <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Sibirya'daki avcı bir Yakut ile bozkırda hayvan yetiştiricisi bir Kazak, Sin-kianglı bir çiftçi ile İstanbullu bir kentli arasında nasıl ortak bir bağ olabilir? Bir Hun savaşçısı ile VIII. yüzyıldaki Moğol bir kervancı, X. yüzyıldaki mutasavvıf, XVI. yüzyılda Avrupa'da savaşan bir Osmanlı paşası, XVIII. yüzyıldaki Berberi bir korsan, çağdaş Altaylardaki bir Şaman, komünist şair Nazım Hikmet ya da Yol filminin yönetmeni arasında bir soy ilişkisi olduğu nasıl düşünülebilir? Kuşkusuz Avrasya'nın bir ucundan diğerine sürüklenen iki bin yıllık bir macerada yaşam koşulları aynı olmamıştır. Siyasal, ekonomik, kültürel koşullarda köklü değişiklikler olmuştur. Ama bazı gelenekler varlığını sürdürmüştür. Örneğin Afganistan'daki Türk köylülerinde, Anadolu'daki göçebe ve yerleşiklerde, çağımızın birinci bin yılının son yüzyıllarında, Güney Sibirya'da yazılmış metinlerin açığa kavuşturduğu ayinlere şahit oldum. Öte yandan ortaçağın başlangıç dönemindeki Uygur toplumlarına, Hazar Denizi kıyısındaki Hazar Krallığına, Altınordu Hanlığına ve Osmanlı İmparatorluğuna özgünlüğünü veren bazı tutum ve davranışlar da aynı kalmıştır. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Tarihçi Roux’un milletimizin ortak özellikleriyle ilgili tespitlerine geçmeden önce Türk seciyesinin köklerine ilişkin üç hususa kısaca değinelim. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Türk seciyesine temeli olan sosyal hayatın oluşmasında en mühim etkenin bozkır (step) olduğu konusunda araştırmacılar büyük ölçüde hemfikirdir. Teoman Duralı’nın “medeniyetlerin kesiştiği coğrafya” olarak nitelendirdiği Orta Asya, oldukça geniş bozkırlar dışında dağlar, ormanlar ve çayırlarıyla meşhurdur. Ottan başka bir bitkinin yetişmediği bu coğrafyada İbrahim Kafesoğlu’nun tabiriyle “bozkır kültürü” neşet etmiş ve ataların sözüyle “At, avrat ve pusat.” üçgeninde bir hayat yaşanmıştır. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Tarihte ilk olarak MÖ ikinci binden itibaren binek hayvanı olarak atın bu bölgede kullanıldığı kaydı düşülmüştür. Kadim Türkler atları sayesinde yayılmış, Çinliler “Türk’ten kurtulabilmek için atını vurmalıdır.” tabirini kullanmıştır. Böylece dünyanın en gürbüz, en mert, en kahraman savaşçıları, en dilber ve en çevik atları, en güzel develeri, en sütlü sürüleri bu yaylada yetişmiş, insanlık tarihinde büyük inkılaplar meydana getiren dâhiler buralardan çıkmıştır.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Bozkır, atın dışında hayvancılığa da müsait bir ortamdır. Bu yolla insanlar et, süt, yağ, deri, kıl, yün vs. gibi yiyecek ve malzemeleri temin ederek gıda, elbise, mesken (çadır) ve hatta hayvanların iç yağından aydınlanma gibi ihtiyaçlarını karşılamıştır. Bu durum onların savaş yönünden gelişmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim kadim Türklerin ok, yay, kargı, kılıç gibi aletlerin yapımında gösterdikleri maharetle birlikte demir madenlerini işletmede gösterdikleri hüner buna işaret etmektedir. Meşhur atasözündeki <b><i>pusat</i></b> meselesi buraya bağlanabilir.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Muhteşem üçlünün son ayağına gelince, bozkır çobanlığı gerektirdiği gibi, çobanlık da ataerkil aile yapısını gerektirir. Bu tarz ailelerde evli-bekâr bütün kardeş ve oğullarını yanında barındırmak mecburidir. Çünkü her aile muhtaç olduğu eşyayı kendisi tedarik etmek zorunda olduğundan aile fertlerinin çokluğu toplumun menfaatinedir. Bundan başka ataerkil aile ne kadar kalabalık olursa nüfuzu da o nispette artar. Toplumun saldırılardan korunması da o oranda kolaylaşır.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Ataerkil ailelerin hâkim olduğu bozkır kültüründe her fert toplum için çalışır. Ferdin, yalnız kendi ihtiyacı için değil, belki toplumun bütün fertleri için de çalışması, şahsi menfaat hissini ortaya çıkaran hırs ve hile gibi toplumun ahengini sarsacak ahlaksızlıkların ortaya çıkmasına mani olmuştur. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Göl kenarlarında, ırmak ve nehir boylarında yani tarım yapılabilecek yerlerde yaşayan Türkler ise toprağı işlemiş, hayvancılığın yanına tarımı da katarak çiftçilik yapmışlardır.&nbsp; Bu hayat tarzı bozkır kültürünün getirdiği çevikliği, ataklığı, sağlamlığı,&nbsp; dayanışmayı, doğruluğu, merhameti, cömertliği, diğerkâmlığı, düzeni ve itaati sevme gibi yüksek karakter özelliklerini geliştirmiştir.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">İster bozkır hayatı ister çiftçilik olsun her iki şekil de milli Türk seciyesinin adeta mihenk taşı olan “istiklal için her türlü fedakârlığa hazır” bir toplum meydana getirmiştir. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Bozkır hayatının daimi bir düzen ve disiplini gerektirmesi, Türk karakterinin en mühim özelliklerinden biri olan “töreye sadakat” şuurunu besleyen disiplin duygusunun bir gereği olarak görülmüştür. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Şimdi tarihçi Roux’un bizim kim olduğumuza ilişkin tespitlerine dönebiliriz:<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal" style="margin-bottom:6.0pt;text-align:justify">Maddi ve manevi sağlamlık, yüksek onur, verilen söze sadık kalmak, ihanet edenlere karşı acımasızlık, ırkçılıktan uzak oluş, vurgulu bir askeri anlayış ve buna uygun erdemler, gözü peklik, savaşanlar arası dayanışma, üste kesin itaat, kendisinin ve başkalarının yaşamını hiçe saymak, idarecilik ve muhasebe anlayışı, arşivleme becerisi, toplumsal sınıfların çok güçlü bir biçimde yapılandırılmış olmasıyla birlikte aralarında geçiş yapma kolaylığı, bilim ve sanat sevgisi, büyük mimarlık başarıları, hoşgörü, tasavvuf merakı ve bir tür alaycı kuşkuculuk.&nbsp;<o:p></o:p></p>