Bir İnsan Yekpare Bir Umrandır
“Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum(9)… Kendimizden yoksunsak elbette her şeyden yoksun kalıyoruz(51)”, derken Genç Werther dilinden Goethe içimizdeki sonsuzlukla dışımızdaki sınırlar arasındaki dengeye varmanın çelişik ıstırabı arasından konuşur. İnsan kendine kendi sırrıdır. Her şey içimizde ve kendimizde…
İnsan, tasavvur ve tasdikleriyle varlık ve varoluşun düşünebilen tek muhatabı olarak ilkeleri teorik ve fikri zeminde tespit ile umran ve medeniyetin merkezinde yer alır. Bu bakımdan insan tasavvuru milletler camiası, bir millet yahut bir mahdud bir çevre için fevkalade önemlidir. Zira insan makulesi köken ve varoluşun müşterek ilkeleri ile zuhur eden bütünün sebep ve failidir. Bir kültür kendi insan tasavvuru ile adeta kendi kendini doğuran bir yapı içinde umranını ve ona dair ahval ve teşekkülleri var eder. İlk ilkesi bu bakımdan varoluşun umumi karakterini tayin ve tespit edeceğinden insan tasavvuru varoluşun esasını da meydana getirir demek hata olmaz. İnsanın neliği nasıllığının izahı ve ona dairleri düşünmeye başlamakta bu noktada önemlidir. Farabî, Tahsilü's-Seade/ Mutluluğun Kazanılması eserinde bu yolda; “İnsan denen bu hayvanda doğuştan gelen sığınak arama ve türdeşleriyle bir arada yaşama özelliği vardır; bu yüzden ona toplumsa hayvan ve siyasal hayvan denir. İşte burada aklî ilkeleri ve insanın, mükemmelliğe ulaşma çabasında kullandığı fiil ve melekeleri araştıracak başka bir ilim ve başka bir araştırma yöntemi, bundan da insan ilmi ve siyaset ilmi doğar… Araştırmacı, insanın, kendisi için varlığa getirlmiş olan amacın, yani insanın elde etmesi gereken mükemmelliğin ne olduğunu ve nasıl olduğunu araştırmalıdır. Daha sonra o, insanın bu mükemmelliği elde etmesini sağlayan her şeyi veya insanın ona ulaşmasında yararlanabileceği şeyleri araştırmalıdır; bunlar da iyilikler, erdemler ve güzel davranışlardır. (Farabî, Mutluluğun Kazanılması, Ter. A. Arslan İst., 2018, s.13, 14, 15.)” Bu bakımdan yeryüzünde umran düşleyen önce insanı, onun ve ondan ötürü oluşacak ana ilke ve sair yapıları düşünmelidir. Yahut bir değişim ve dönüşüm iddiası öncelikle insana odaklanarak geleceği tahayyül etmelidir.
Tarih zaman ve mekân içinde ve bir süreçte oluşan lakin bunların üstünde ve dahi içinde varolan ilkelerimizi gösteren izleri taşıması bakımından önemlidir. İnsanı düşünürken öncelikle onun hayat esasını tespit noktasında İbn Haldun ile tarihe dönerek geleceği düşünmek faydalı olabilir: “Umran, toplumla kaynaşmak ve ihtiyaçları gidermek maksadıyla şehire veya bir konaklama yerine inmek ve orada birlikte ikamet etmekten ibarettir. Birlikte yaşamanın sebebi maişetleri temin ederken tabiatları icabı insanların birbirine yardım etme durumunda bulunmalarıdır. Bu umranın bedevî olanı da, hadarî olanı da vardır. Bedevî olanı ovalarda, yaylalarla, hayvanların otlamasına elverişli bozkırlarda ve çöllerin çevrelerinde bulunur. Hadarî olanı ise şehirlerde, kasabalarda ve köylerde bulunur. Buralarda oturmaktan maksat yerleşme yerlerindeki surlarla korunmak, savunmak ve buralarda barınmaktır. (İbn Haldun, Mukaddime, Süleyman Uludağ, s.208-209.)” Bir medeniyet tasavvurunun içinde insanı ve yerini tespit eder bu anlayış. İşte insanın bu bir arada yaşayan doğasını belirleme sonrasında, onun özü ile mutabık olarak saadetle, huzurla, erdemle ve mutlu yaşatacak ilkelerini, bunun nasıllarını ise diğer medeniyet kaynağımız Kutadgu Bilig müellifi bize aktarır: “İnsanın değeri bilgi, akıl ve anlayışıdır. Anlayış ve bilgiye tercüman olan dildir; insanı aydınlatan fasih dilin kıymetini bil. (22-23) Bilgili bilgisini dili ile meydana çıkarmazsa, yıllarca yatsa bile, onun bilgisi muhitini aydınlatmaz. Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Sen her iki dünyayı arzu ediyorsan, bunun çaresi iyilik yapmaktır. (27-26). İyi, halka faydalı olan ve bundan dolayı ona zevk veren şeydir (240). İyinin vasfı faydalı olmaktır. Kendi istifadesini düşünmez, başkasına fayda temin eder ve buna mukabil, bir karşılık beklemez. (72) Ey iyi insan, iyilik yapmakta devam et; iyilik ihtiyarlamaz, onun ömrü ebedidir. (126) İnsan derler, insan kimdir; insan başkalarına faydalı olan ve onların işlerini gören kimsedir. (239) İnsanların iyisi başkalarına faydalı olur. (238). İnsan hayatından kendisini yükseltmek ve adını yaşatmak için, başkalarına faydalı olmalıdır. (247). Başkalarına faydası dokunmayan ölü gibidir; faydalı ol, ölü olma; ey mert yiğit. ( 249)Ey hakîm, Tanrının kullarına faydalı ol; insanlara faydalı olan kimselere ancak insan denilir. Kendi menfaatini güden insan mı olur; insan olan halk menfaatini güder. (285). İnsanlar arasında insan olan kimse, başkalarına faydası dokunan kimsedir (410).” Bizim medeniyetimiz diye başlayan her cümle bu iki düşünürün gösterdiği yapı ve ilkeleri önüne koyarak düşünmelidir. İnsanın değerini bilgi ve akılda gören, onun erdemini iyi olmaya ve faydaya bağlayan, insana bu ilkelerle muhteva çizen anlayış onun kaynaşmak ve ihtiyaçlarını gidermek üzere var olduğu umran için fikri ve ahlaki erdeminin ne olacağını da göstermiştir.
Taklitle birkaç asırdır kök ilkeleriyle fikri ve ameli alakası kopmuş, çağın mahiyetinde mahfuz medeniyet esasında da uzak kalan tasavvurlarımız için titreyip kendine dönmek için kaynaklarımız sessizce konuşmaya devam ediyor. Bencilliğin ve hasedin her yeri kapladığı bir zamanda iyilik ve faydayı toplum ve öteki oryantasyonlu sunan bu vizyonun maşeri vicdanda yeniden canlanması ve kurumlaşması nazari pek çok makuleyi mevcuda dönüştürebilir. Tam burada Hacı Bayram Veli kavli şehirle gönül kavramlarını özdeşleştirerek bahsedilen iki büyük düşünürümüzün fikriyatını irfan ile bir yere taşır: Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde Ol şârdan oklar atılır gelir ciğere batılır Ârifler sözü satılır ol şârın bazâresinde Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstâda sunarlar Çalabın ismin anarlar ol taşın her pâresinde Ol şâr dediğim gönüldür ne âlimdir ne câhildir Âşıklar kanı sebîldir ol şârın kanâresinde Bu sözü ârifler anlar câhiller bilmeyip tânlar Hacı Bayrâm kendi bânlar ol şârın minâresinde. Şehirde iki cihan aresinde olduğunu düşünen insan yani nereden gelip nereye gideceğini düşünen insan; yaptığı şehirle inşa olunur, yani kendi manasından kendini var eder: musluklar çift birinden nur akar birinden kir. Böylece insan kendi sırrı olur. Şar dediğim gönüldür diyerek umran kuran insanın iyi ve fayda ile alakasına ulaşan tasavvur taş içinde mana, mana içinde taş ile var olur. İşte tüm bunları inceleyerek bilim haline getiren İbn Haldun bu yolda: “Malum olsun ki, tarihin hakikati, âlemdeki umrandan ibaret olan insan cemiyetinden (insanî ictimaî) haber vermektedir. Bu da âlemin umranı ve bu umranın tabiatına ârız olan vahşilik, ehlileşme, asabiyetler, insanların yekdiğerine galip olmak yolları gibi haller ve bundan meydana gelen mülk, hanedanlıklar, bunların mertebeleri, kazanma, geçinme, ilimler ve sanatlar gibi insanların iş ve çalışmaları ile edinmiş oldukları meslekler ve bu gibi şeylerden olmak üzere tabiatı icabı umran doğan diğer ahvaldir (İbn Haldun, Mukaddime, s.199).” Farabî'nin Türkistanlılara açtığı yol sair mütefekkirlerce hayata ve insan şerh edilerek bize kadar ulaşmıştır.
İnsan kendi sırrı olan, manasına meftun bir yolcudur. Hem kendi devası hem de fitnesidir. Tarihte görülen iyi ve kötüler insanın nazari aklı, fikri tasavvurları ve tatbiki hareketleri ile ortaya çıkanlardır. Bana ilkeni söyle sana umranını söyleyeyim tarzında bir bakış maziden geleceğe beşeriyet tarihindeki olup bitene bakışta ve geleceği düşünme noktasında pratiklik sağlayabilir. Ferdî seviyeden millet düzeyine kadar her aşamada insanın hayatına esas edindiği ilkesi onun toplum ve millet hayatındaki üslup ve eylemlerinin esasını oluşturur. Bu bakımdan insan tasavvuru oturmamış bir zihniyet dünyasının mesele çözüp, iddialarını gerçekleştirmesini beklemek iyimserlik olacaktır. İyilik, fayda ve bilgi esasındaki insan tasavvurumuzun neresindeyiz; buna dair ilkelerimiz ve kurumlarımız ne vaziyette ve bunu inceleyecek ve geliştirecek sosyal bilimlerde ne durumdayız? Burada yapılmak istenen, işaret edilen tarihi metinler misalinden yola çıkarak ideolojik yahut romantik bir arayış ve teklif olmanın ötesinde, varoluşumuzun mevcut ilkelerini insani ve kültürel köken ilkelerimizle yeniden birleştirerek araftan çıkma yolunda bir düşünme denemesidir. İnsan düşüncesizleştikçe kendine yabancılaşır, düşünce ise insansızlaştıkça yozlaşır. Modernleşme dönemimizin en bariz meselesi ana ilke(ler) ile varoluşumuzun gerçekleri ve zemininin ahenksizliğidir. Medeniyetimiz, kültürümüz hayatın içinden kendini, insanı tanıdı ve tarif etti; tümel aylaklıklara, idealize kolaycılıklara sapmadan. Burada fikirleri konulan dört düşünürümüz de hayattan ve insandan bahisle teori ve fikri erdemi ifade ettiler. İlkeleri uzaklarda değil akıllarından, irfanlarından ve içlerinden devşirdiler; hayattan kaçmadan, hayata da yakayı kaptırmadan bir muvazene gösterdiler. Kaynaşarak, iyi ve faydalı ile ol şarda (şehirde) yapılarak iki cihan aresinden âleme bakıp gittiler.
Ramazan bereket, gönül ve iyilik sebebi olsun; mübarek olsun…
Vesselam